Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010
ALİ MİHARBİ (İstanbul, 1976)


Emre Baş, emrebas43@hotmail.com

 

1976 yılında İstanbul'da doğan Ali Miharbi, mühendislik eğitimi almak için gittiği ABD'de hem Northwestern Üniversitesi'nde Elektronik ve Bilgisayar mühendisliği bölümünü bitirmiş hem de 2000 yılından itibaren aktif sanat hayatına başlamıştır. Halen ABD'de hayatını sürdürmekte olan Ali Miharbi, Teknoloji ürünleri sanat çalışmalarıyla Meksika, Güney Kore ve ABD'de birçok sergiye katılmıştır.


Emre Baş: Bize kısaca Ali Miharbi'nin hayatını özetler misiniz?
Ali Miharbi: 1976 yılında İstanbul'da doğdum. İlk defa Alman Lisesi yıllarımda programcılık ile tanıştım; Amiga 500 ile grafik ve programlama denemeleri olarak basit bilgisayar oyunları tasarlamaya başladım. ABD'ye eğitim için gidip elektronik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği ve resim olmak üzere üç anadal okumak gibi bir deliliğe başladığımda henüz aklımda bunları bir araya etmekten çok, ilgi alanlarımdan mümkün olduğunca az taviz vermek isteği yatıyordu. Üniversite son sınıfta net-art ile tanıştım ve bu alanda işler yapmaya başladım. 2000 yılından itibaren birkaç yıl sanatsal üretimim kesintiye uğradıysa da aralıklı olarak üretmeye ve sergilemeye devam ettim. Bu süreçte hem ABD'de hem de Türkiye'de iş dünyasını görmüş olmam, sonradan sanata olan bakışıma katkıda bulundu. 2006 yılında Düğümküme sitesinin kurucu yazarlarından Burak Arıkan ve Dara Kılıçoğlu ile tanıştım, onlarla girdiğim diyaloglar da yaratım sürecimi etkiledi. Ayrıca sanat, teknoloji, kültür konularında yazı yazmaya başlamam bu konuları İnternet sanatı dışında bir araya getirmenin yollarını aramamı ve bunun önemi konusunda yeni fikirler edinmemi sağladı. Şu ana kadar Türkiye, Meksika, Güney Kore ve ABD'de çeşitli karma sergilere katıldım.

Emre Baş: Digital Art'a olan ilginiz nasıl başladı? Sanatın bu kolunu seçmenizdeki en büyük etken bilgisayar mühendisi olmanız olabilir mi? Hem bilgisayar mühendisi hem sanatçı olmak nasıl bir duygu? Yolunuza sanatla devam etme kararı alırken hiç para kaygısı gütmediniz mi?
Ali Miharbi: Bir kısmına ilk soruda az çok değinmiştim, şimdi daha fazla ayrıntıya giriyorum. Üniversitedeyken, çevreyi, zamanın akışını kullanmak veya reçeteler yazarak tekrar edilebilen performanslar yaratmak dışında; eskime, paslanma, çürüme gibi geri döndürülemez süreçleri de kapsayan, özellikle 70'lerde yapılmış saat eserlerini inceleyip bunlardan esinlenerek sanat projeleri üretmeye çalışıyorduk. İzleyicinin izleyicilikten çıkıp katılımcı olması, ortada alınıp satılabilir bir nesne olmaması gibi konular da eskiden beri tartışılmaktaydı ve beni o dönemde ilgilendirmeye başlamıştı. Bunun yanında, şimdi eski Ütopik etkisini yitirmiş olsa da, o dönemler özgürlük ile neredeyse eşanlamlı olarak kullanılan İnternet ile bu özelliklerin birçoğunun bir araya getirilebileceğini düşünüp bu konuda araştırma yapınca benden önce bunları düşünüp yapmış birçok sanatçı keşfettim. Bunlara o dönemde hala bir katkım olabileceğini düşünerek ben de İnternet tabanlı projeler yapmaya başladım. Dijital teknolojiler sürekli gelişiyor, hayatı değiştiriyor, beraberinde bu teknolojileri geliştirenlerin görmedikleri/beklemedikleri yeni sosyal sorunlar, sorular ve tartışma konuları getiriyordu. Sanat, eleştirel bir perspektifin oluşmasında katkıda bulunabilir diye düşünüyordum, halen de bu şekilde düşünüyorum. Ekonomik kaygılar elbette oluyor ama buna rağmen devam etmek bunun ne kadar kuvvetli bir güdü olduğunu gösteriyor.

Emre Baş: "Movie Mirrors" adlı çalışmanız gerçekten mükemmel. Bu parlak fikir aklınıza nasıl geldi?
Ali Miharbi: Sonradan bambaşka bir yöne gittiyse de, genel olarak remix yöntemi ile yapılıp orijinalliği sorgulayan işler bir çıkış noktası oldu diyebilirim. Burada kastettiğim orijinalliği sorgulamak, sadece eserin oriijnalliği değil, sosyal roller, kimlikler, kurgu-gerçek ilişkisi gibi konulara doğru da genişletilebilir. Omer Fast'ın "CNN Concatenated" isimli video işi gerçek-kurgu-hikâye-medya ilişkisiyle ilgili etkilendiğim işlerdendi. Bunun yanında daha önceden yüz algılama yöntemleri kullanan projeler yapmıştım. Bu yöntemi kullanarak izleyiciyi takip etmek ve galerideki izleyicileri, medya görüntülerini kullanarak gerçek zamanlı olarak tekrardan canlandrmak fikri geldi aklıma. İlk başta CNN görüntüleriyle denedim ama yeterli derecede görüntü çeşitliliği yoktu. Daha sonra sinema görüntülerinin hem görsel hem de kavramsal olarak daha uygun olacağını düşünerek film fragmanları toplamaya başladım, aralarında insan yüzü olanları otomatik olarak filtre edip bir veritabanı oluşturdum ve webcam karşısındaki izleyicinin ekrandaki konumu ve yüzünün ekrandaki boyutu bilgilerinden yararlanarak veritabanındaki kısa animasyon kesitlerini kombine edip ekrana getiren bir yazılım oluşturdum.

Emre Baş: Yaptığınız çalışmaları incelediğimde dikkatimi çeken bir şey oldu; videoların hiçbirinde ses efekti yoktu. Çalışmalarınızda niye böyle sessiz videolar tercih ediyorsunuz? Mesela "Movie Mirros" adlı çalışmada ekrandaki yüz her değiştiğinde, genellikle eski televizyonlarda olan bir cızırtı sesi gelse daha etkileyici olmaz mıydı? Ya da "Last Time" adlı çalışmada; saat ilerlerken bir ses efekti?
Ali Miharbi: Aslında şu anda henüz belgelenmemiş birkaç yeni çalışmamda ses var. Ama genel olarak sadece efekt olsun diye ses kullanmıyorum çünkü anlatmak istediğimi minimum sayıda öğe ile anlatmaya çalışıyorum. Zaten karmaşık teknolojiler kullandığım için işin sunum tarafını mümkün olduğu kadar sade tutmaya çalışıyorum. Örneğin saatin çok hafif bir sesi var, saat motorunun hızlı çalışmasından çıkan ses; bu kalabalık bir ortamda veya videoya çekildiğinde duyulmayabiliyor ama yine de onun üzerine fazladan bir şey eklememeyi tercih ediyorum. Kısaca, sesi, ya sürecin sonucu olarak ek bir işlem gerektirmeden oluşmuşsa ya da gerçekten vazgeçilmez bir öğe olacaksa kullanıyorum.

Emre Baş: Benim şahsen en beğendiğim çalışmanız RTUK oldu. Sizi bu çalışmayı üretmeye iten sebep ya da düşünce neydi? Biliyorsunuz Türkiye'de hala Youtube'a bile erişim izni verilmiyor, hem Türkiye'de hem USA'de yaşamış bir sanatçı olarak, bu kısıtlamaların sanat ve sanatçı üzerindeki etkileri nelerdir?
Ali Miharbi: İnternet sansürü, Türkiye'de genel anlamda ifade özgürlüğü olmamasının bir yansıması. Birçok zaman tartışıldığının aksine İnternet'e veya YouTube'a has değil, çok daha geniş bir problem. Elbette ki bu konu beni oldukça rahatsız ediyor ama bundan çok kimsenin yeterli tepki göstermiyor olması, ciddiye alınmaması, İnternet'in televizyonmuşçasına bir denetlemeye tabi tutulmaya çalışılması daha da raharsızlık verici ve hiçbir gelişmiş ülkede olacak işler değil. Dolayısıyla bu konuda biz de suçluyuz diye düşünüyorum, ses çıkarmayarak, zaman zaman "ifade özgürlüğü olsun" ifadesinin sonuna "ama"lar ve devleti haklı çıkarak bahaneler getirerek sansüre katkıda bulunuyoruz. Hoşumuza gitmeyen şeyleri görmeye alışık değiliz. Başkasının yaptığı seviyesizliklerin sadece onları bağladığını göremiyoruz. Kolaydan "kapansın" deniyor, sansüre karşı çıkanların büyük bir bölümü ise "tüm sitenin kapanması saçma, sadece zararlı içerik kaldırılsın" diyor, bu açıdan bakılınca aslında ikisi de sansürcü zihniyet. Ben ikisine de karşıyım ve biraz buna da değiniyorum RTÜK projesinde. Her kullanıcı tek tek İnternet'teki içerikten bir parça silebiliyor bir Firefox eklentisini kullanarak, elbette sembolik bir silme işlemi bu, ortada bir eylem veya doğrudan sansüre tepki yok gibi. Amaç ironik bir tavırla, biraz da olaya daha geniş açıdan bakarak, İnternet'e televizyon muamelesi yapılmasını, Türkiye'de belki de çoğunluğun kısmi sansürü desteklemesini (örneğin milli, geleneksel ve dini değerlere laf uzatmanın resmen yasak olması ve sanki birileri bunlara dil uzatsa değerlerini yitirirleşmiş paranoyası veya batıl inancı; Türk toplumunda genel olarak gördüğüm fikirsel alan ile fiziksel alanı ayırt edememe acizliği); tüm bunları çıkış noktaları olarak alıp biraz kara mizah yoluyla ifade etmeye çalıştığım bir proje RTÜK.

Emre Baş: Sanatın bilime katkısı hangi ölçektedir? Bir toplumda sanat ilerlediği için mi bilim gelişmiştir? Ya da gelişmiş toplum insanlarının sanata ayıracak vakitleri ve parasal kaynakları mı daha fazladır? Hem sanatçı hem de bilgisayar mühendisi olarak sanırım bu soruları en objektif bir şekilde yanıtlayacak sanatçılardan birisiniz…
Ali Miharbi: Hiçbir disiplin diğerinden tamamen izole edilmiş değil; iş kollarının ve akademik disiplinlerin her zaman çift yönlü etkileşimde bulunduğu bir ağdan bahsedebiliriz ancak. "Bilim" biraz daha az sosyal dursa da "teknoloji" dediğimiz zaman tamamen sosyal olaylarla iç içe buluyoruz kendimizi. Aynı sosyal yapılar ile sanat da etkileşim halinde. Elbette bu etkileşimler içinde ekonominin tesiri de çok büyük. Para kaynağının niteliği de, yani ağırlıklı olarak devletten mi yoksa özel sektörden mi geldiği gibi konular da sanat üretimini derinden etkiliyor. İlk soruya geri dönecek olursak, birkaç istisna haricinde sanat doğrudan bilime değil, hayatın içinde görmediklerimizi veya belli açılardan bakmayı düşünmediklerimizi göstererek ve zamanla bunu toplumsal hafızanın bir parçası haline getirerek kültüre katkıda bulunur, bazen kendine has bir dil geliştirebilir ve bunlar dolaylı olarak diğer alanlarda çalışanların kültür ile ilişkilerini etkileyebilir diye düşünüyorum.

Emre Baş: USA'deki gibi sınırsız bir özgürlüğün de diğer insanların kişisel hak ve özgürlüklerine gölge düşürdüğüne katılıyor musunuz? Mesela USA'de Başkan Obama ile dalga geçen birçok karikatürist ve Talk Show programları var. Bütün bunları özgürlük ve sanat diye nitelendirebilir miyiz? Ya da Türkiye'deki gibi Obama da bunları yapan insanlara tazminat davaları açsa, Amerikan halkının tepkisi ne olur?
Ali Miharbi: Öncelikle, ABD'de de genel anlamda özgürlükler sınırsız olmasa da ifade özgürlüğü ve bireysel hakları düşündüğümüzde bizden fersah fersah ilerde olduklarını rahatça söyleyebiliriz. Özgürlüğün tanımı zaten başkasının özgürlüğüne zarar vermemeyi kapsadığı için ve insanların isterlerse çok seviyesizce de olsa fikirlerini söylemelerinin hiçbir zararı olmadığı için, fikri kısıtlamanın haklı bir gerekçesi olamaz diye düşünüyorum. Bu tarz kısıtlamaların bireyleri korumak değil, çoğunlukla devletlerin, şirketlerin veya insan özgürlüğünün artması ile güçlerinin zayıflayacağından korkan toplumsal yapıların baskıları gibi başka nedenlerden kaynakladığını düşünüyorum. Bir kişiye iftira atıp yanlış bilgi verilmediği sürece hakaret ve küfür de yasak olmamalı bence, çünkü bir kez böyle bir kısıtlamaya gidildiğinde bunu esnetip baskıcı bir rejimin korkularını dindirmek amacıyla kullanmak mümkün. Zaten her zaman küfür ile şakalı argo konuşma, sert eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi de net olmuyor. Bunun yanında Batı ülkelerinde Türkiye'deki gibi devlet büyüklerinin özel bir statüsü yok, örneğin İngiltere'de gayet prestijli gazeteler Irak Savaşı zamanında Blair'ı Bush'un köpeği olarak resmediyorlardı. Türkiye'de yaşayan İngiliz kolaj sanatçısı Michael Dickinson aynısını Erdoğan'a yapınca mahkemelere düşmesi de Türkiye'de ifade özgürlüğü olmamasına dair dış basında gösterilen örneklerden. Daha yeni bir örneğe bakacak olursak, yakın zamanda ABD'de Müslümanların TV kanalına yaptıkları ölüm tehditleri sonrasında, Southpark'ın Muhammed'i gösteren bir bölümü sansürlendi. Ardından tepkiler başladı ve Facebook'ta yüzlerce Muhammed çizimi ve kolajı dönmeye başladı. Bu yüzden Pakistan'da Facebook kapatıldı, bu da olayın daha fazla duyulmasına ve inadına daha çok insanın Muhammed'i resmetmesine neden oldu. Bu aslında İnternet'te sıkça rastlanan bir olgu, hatta ismi de var: "Streisand Etkisi". Burada amaç birine hakaret etmek değil, sansüre tepki. Daha spesifik olursak, bir grup insanın inancından kaynaklanan baskı nedeniyle bu inançla ilgisi olmayan ve kimseye maddi bir zarar vermeyen başka bir grubun kısıtlanmasına gösterilen tepki. Aynı zamanda imgelerden rahatsız olan grubun bunu kolayca şiddete dönüştürme eğilimine karşı da bir tepki. (Türkiye'de de sözlerin şiddete dönüştürülmesi neredeyse doğal karşılanıyor, birçok şiddet olayından bahsedilirken başa "ama" getirilip "ama tahrik var" deniyor, "anneme/bayrağa/dinime küfrettiyse bıçaklarım" diyenler maalesef hoşgörülüyor. Bence bu işin aması maması olmaz, söz ile fiziksel şiddet arasındaki çizgi açık ve nettir. Bunu görmemek, hakaret ile insanların kirlendiğini zannetmek, sözlerin adeta büyü yaparak cisimleri hareket ettirme gücüne sahip olduğuna inanmak gibi bir şey). Gerçek anlamda demokratik olan ülkelerde "hakaret suçu" diye bir şey yok. Bir şeyin seviyesiz olması devlet müdahalesi gerektirmiyor, yetişkin insanların bakıp kendi kararlarını verecekleri olgunlukta oldukları varsayılıyor; Türkiye'de kanunların şu anki durumu maalesef ülke vatandaşlarını karar verme yeteneğinden yoksun, olgunlaşmamış, 'kötülüklerden korunmaya' muhtaç çocuklar, devleti de "baba" olarak konumlandırıyor. ABD'de ifade özgürlüğünü tehdit eden bir girişim olduğu zaman kayda değer sayıda insan organize oluyor, tepki gösterek yasaklamanın çözüm olmadığını, hatta yasaklandığı için birçok şeyin normalde yayılacağından çok daha fazla yayılabileceğini ve çok daha fazla uygulanacağını gösteriyorlar. Bizde böyle bir refleks henüz gelişmemiş, sistem özgürlükler üzerine değil yasaklar üzerine kurulmuş. Umarım çoğunluğun bunları anlaması çok uzun zaman almaz, çünkü zaman geçtikçe kökleniyor, değiştirilmesi zorlaşıyor.