Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Ayşen URFALIOĞLU (İstanbul, 1967)

Öznur Çukur, B.U. Ekonomi, oznur_174@hotmail.com


Geçtiğimiz günlerde Maçka Sanat Galerisinde resimlerini sergileyen Ayşen Urfalıoğlu’nu atölyesinde ziyaret ettim. Ayşen Urfalıoğlu hakkındaki ilk izlenimlerim ise kendisinin de röportajında zaten bahsettiği gibi bir kadın ve bir anne olmasıydı. Kızı Su ile çok sıcak bir şekilde karşıladılar beni ve çok içtenlikle sorularımı cevapladılar. Peki, kimdir Ayşen Urfalıoğlu? Ayşen Urfalıoğlu 1967 yılında İstanbul’da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü, Hüsamettin Koçan Atölyesi’nden mezun oldu.1993’ten beri kişisel sergiler açıyor, grup sergileri ve sanat etkinliklerine katılıyor. Genel olarak ‘kadın olma’ durumunu işleyen sanatçımız yaşadığımız coğrafyadaki kadınlık hallerini eserlerine yansıtmaktadır. Yaşamını ve çalışmalarını da İstanbul’da sürdürmektedir.

Öznur Çukur: Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Sizce Ayşen Urfalıoğlu kim?

Ayşen Urfalıoğlu: Ayşen Urfalıoğlu öncelikle bir kadın. Ben bu durumu çok önemsiyorum, işlerime de bu yansıyor. Bir kadın, bir anne ve bakmayı görmeyi, özellikle içini görmeyi çok seven bir kadın. Kendimi en çok böyle tarif edebilirim. Dingin, sakin, çevresindeki her şeyi çok merak eden özellikle insanı ve duyguyu merak eden biriyim. Mesela kendimde ki şeylere bile bazen çok hayret edebiliyorum ve mutlaka onu irdeliyorum. Eğitimimi Marmara Güzel Sanatlardan aldım Hüsamettin Koçan Atölyesi’nde. Daha sonra devam etmedim yüksek lisansa falan. Çünkü amacım sadece resim yapmaktı. Girerken de amacım oydu ve bu yüzden tek seçenekle girdim. Öncesinde ekonomi okuyordum ama ikinci senemde ayrılıp sanata yöneldim. Çünkü başından beri tercihim oydu ama bazen ülkemizdeki sistem bizi istediğimiz yerden çok farklı yerlere yönlendirebiliyor. Güzel sanatlardayken de anne olunca, hayatımda sadece çocuklarım ve bu işin olmasını istedim ki böylede oldu.

Öznur Çukur: Resim çalışmalarınıza nasıl başladınız?

Ayşen Urfalıoğlu: Ben kendimi bildim bileli resim yapıyorum ve yaptığım şeyler hep çok beğeniliyordu. Ve bu bildiğiniz gibi yetenekle alakalı bir alan mesela sesiniz güzelse güzeldir, o hemen belli olur, belli olunca insanlar buna aa çok güzel söylüyorsun der. Bana da her zaman aa çok güzel resim yapıyorsun derlerdi ve asılırdı resimlerim hep okulda falan. Yoksa ailede böyle birisi yok, önüme alabileceğim. Bütün arkadaşlarımın resimlerini ben yapardım mesela. Matematik falan sevmezdim pek. Onun yerine bu tarz kitaplarımın etrafında veya defterlerimde, yanımda kim oturuyorsa, sınıfta hangi öğretmen varsa onların resimleri oluyordu. Yani aslına bakarsanız her zaman resim yaptım. Çünkü iyi yapabildiğiniz bir şeyi daha çok yapmak istiyorsunuz.

Öznur Çukur: Sizi etkileyen, yönlendiren birileri var mıydı bu konuda?

Ayşen Urfalıoğlu: Aslında yoktu böyle birileri. Ama bir şeyi iyi yapınca birileri de beğenince motive oluyorsunuz ve daha çok üzerine düşüyorsunuz.  Ailemde her zaman destek oldu tabii ki, hiçbir zaman önüme engel koymadı ama bu kararı ilk olarak ben verdim.

Öznur Çukur: Çalışmalarınızda çoğunlukla kadın temasını işliyorsunuz. Neden kadın teması?

Ayşen Urfalıoğlu: Bunun sebebi öncelikle kadın olmam, kadın olarak bakıyorum hayata çünkü. Dolayısıyla çok samimi ve kolay oluyor.  İkincisi böyle bir coğrafyada yaşadığımız zaman, çevremizdeki haksızlıklar, sistem etkiliyor ister istemez insanı. Çevrenizden etkilenerek bir şeyler yapıyorsunuz. Ben bu tip şeyleri her zaman çok irdeledim açıkçası. Babam asker olduğu için doğu görevindeyken sınıfta bir ya da iki kızdık. Bunlar beni hep çok olumsuz etkiledi. Ben hiçbir zaman dayak yemedim ama dayak yiyen çok kadın gördüm. Belki bu, geçmişteki alt bellekten bugüne kalan etkilerdi. Diğer bir etken ise öğrenciyken ikinci sınıfta hamileydim bununla uğraşıyordum, üçüncü sınıfta oğlum astımdı ve ben onun nefes alma problemleri ile ilgileniyordum. İnanılmaz okuyordum bu konuda. Çocuğum ayrıca prematüre olduğu için prematüre nedir gibi şeyler de okuyordum. Yani zihinsel ve duygusal hangi konuda o an yoğunsam mutlaka o konu ile ilgili çok ciddi araştırma yapıyorum, okuyorum, ondan sonra da onu duyguya indirgeyerek en çarpıcı noktalarını vurgulamaya çalışıyorum genelde. Yani kısaca diyebilirim ki işi kolaylaştırdı kadın temasını, bir kadın ve bir anne olarak işlemem. Çünkü hem anne hem kadın olmak, ikisi de çok girdabı, duygusal yoğunluğu olan şeyler ki sanat zaten ciddi bir girdap gerektiriyor ve benim için sanat bir patoloji yapmazsam hastalanıyorum.

Öznur Çukur: Bir serginizde koku temasını işlemişsiniz ve serginizin adını ‘Koku’ olarak koymuşsuz. Merak ettiğim nokta, koklama duyusuyla alınabilecek bir şeyi görselleştirme fikri nereden aklınıza geldi ve nasıl görselleştirdiniz?

Ayşen Urfalıoğlu: Su benim ikinci çocuğum, bir de oğlum vardı. Oğlumu bir trafik kazasında kaybettim ama ondan öncesinde de koku benim için hep önemliydi fakat bunun önemini onu kaybedince anladım. Ben her zaman çocuklarımı çok koklarım, bütün her şeyi koklarım daha doğrusu, yediklerimi dahi. Oğlumu kaybettikten sonra kokunun önemini daha da fark ettim. Ruh denen şeyin kokuyla bağlantısı olduğunu düşündürdü bu olay bana. Çünkü sonradan kokladığımda o yoktu orada. Bu beni çok etkiledi ve onun üzerine düşünmeye başladım. Nasıl oluyor da bedeni hala buradayken kokusu farklılaşabiliyor diye. Bunun üzerine araştırmaya başladım, doktorlardan, kitaplardan ama ne yazık ki bu konuda çok az kaynak var. Bildiğiniz gibi çok da önemsenmiş bir duyu organı değil, hayati bir duyu organı olarak da hiçbir zaman görülmüyor, ne bileyim göz kadar, başka organlarımız kadar. Ben düşünüyorum ki koku yaşayan bir şey. Doğumunuzla ölüm süreciniz arasında sürekli değişiyor kokunuz. Bebekken farklı kokuyorsunuz, büyürken farklı kokuyorsunuz, aşık olduğunuzda farklı kokuyorsunuz, siz aşık olursunuz hiç belli etmemeye çalışırsınız ama sizi çok iyi tanıyan bir insan kokunuzda anlar, yaşlandığınızdaysa daha farklı kokuyorsunuz. Bu değişim beni acayip etkiledi. Araştırmalarım sonucunda da sonunda koku ile ilgili çalışma yapmaya karar verdim. Kullandığım malzeme sabundu ve bu benim çocuklarımla ilgiliydi. Çocuklar saf temizdir ve sabun da bunun sembollerinden biriydi. Bu sergide birçok şeyin anlamı var o açıdan, hem malzemesel, hem duygusal olarak. Evyap benim için özel sabunlar üretti ve sergimde hayvan figürlerini kullandım. Hayvanları kullanmam ise dinlerde ve felsefelerde hayvanlar ve çocuklar sorgusuz bir biçimde cennete gidiyor. Beni bu da çok etkiledi açıkçası ki hayvanları da çok severim zaten. Ve bende sergimde bir hayvan figürü kullanmaya karar verdim, oydu buydu derken kuzu olmasına karar verdim. Çünkü benim çocuklarımdı yapmak istediğim ve tabiî ki orda en çok yakalamak istediğim şey duyguydu. İşlerime hangi işim olursa olsun, zihinsel bir takım çözümlemeleri olabilir, o konuda birçok araştırma yapmış olabilirim ama benim için en önemlisi duyguyu kaybetmemek. Bu çalışmada da dokuz yüz adetlik bir koyun sürüm oldu. Üç boyutlu ilk işimdi bu benim diyebilirim. İçinde video performans ve üç boyutlu heykelinde yer aldığı bir sergiydi. Koku hücrelerinin yapısı da beni çok etkilediğinden bunu düğümlerle resimselleştirdim.

Öznur Çukur: ‘Koku‘ adlı serginizde bir ‘Melek Sandalyesi’ne yer vermişsiniz. Bu konuda biraz bilgi verebilir misiniz?

Ayşen Urfalıoğlu: Oğlumun ölümünde çoğu insan bana ‘sevin o cennete gitti’ demişti. Bu söz beni çok etkiledi ve araştırdım. Dinlere göre 12 yaşına gelmeden hayatını kaybeden çocuklar yine sorgusuz sualsiz cennete gidiyorlar ve ben de bunu nasıl görselleştirebileceğimi düşündüm. Yok olmayan, toprağın altında kaybolmayan bir kaç organdan bir tanesi diş ve bir sandalye var sadece oniki yasına kadar olan çocukların oturabileceği. Eğer o dişin üzerine oturursa çocuk melek oluyor. Benimde birkaç yıl boyunca ‘o cennette’ cümlesi aklımdan gitmediği için Melek Sandalyesine yer verdim sergimde.

Öznur Çukur: Son olarak genel bir soru sormak istiyorum. Türkiye de sanatı nerede görüyorsunuz diğer ülkeler ile kıyasladığınızda?

Ayşen Urfalıoğlu: Açıkçası ben çok başarılı buluyorum. Bizim ciddi bir geçmişimiz yok bu anlamda fakat inanılmaz bir ivme ile öğrenme kabiliyetimiz var. Ve çağımızda neredeyse hiçbir şeyi lokalize edemiyorsunuz. İnanılmaz bir güçle yayılıyor her şey. Ama yine de biz kendimize ait şeyleri korumayı başararak çok önemli bir yol kat ettik sanata dair. Ben bu nedenle çok başarılı buluyorum. Eksik olan şeyler tabi ki var ama bunlar da zamanla aşılabilecektir diye düşünüyorum. Bizim eksiğimiz işe bakmayı bilmiyoruz. Üretilen iş açısından kesinlikle eksik değiliz ama dediğim gibi izleme açısından bir eksiklik var o da pek izleme alışkanlığı olan bir toplum değiliz. Çok az bir kesim Türkiye de sanatı takip ediyor. Bunun da sebebi modern müzelerin eksikliği. Devlet modern sanat müzesi yok mesela. Bunların sayısı arttıkça, çok iyi sergilerin sayısı arttıkça, görme alışkanlığının fazlalaşacagına inanıyorum ben.