Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Canan Şenol (Canan, İstanbul, 1970)

Elif Kaptanoğlu, Boğaziçi Üniversitesi, elifkaptanoglu@gmail.com

 

Canan ile sanatı, dünya görüşü ve tecrübeleri üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. Bizi yoğun programına rağmen evinde ağırladı ve bizimle şu an üzerinde çalıştığı  'Vak Vak Ağacı' ile ilgili eserinin ilk halini paylaşacak kadar nazikti. Bir kadın olarak sanat camiasının ve hayatın içinde doğru bir şekilde yer almanın ustalıkla gizlenmiş zorluklarını fark ederek, onlarla savaşarak yoluna devam ediyor Canan.

Elif Kaptanoglu: Sizce sanat nedir? Belli bir işlevi yerine getiren bir şey midir?

Canan: Bunlar ontolojik sorular ve bence cevapları yok. Daha doğrusu tek bir cevapları yok; herkese göre değişen cevapları var. Sanat gerekli mi bilmiyorum. Benim için gerekli. Bu benim yaşam biçimim, hayatı algılayışım ve kendimi ifade etme biçimim. Dolayısıyla ben sanat yapmasam olmaz, yaşayamam. Ama benim yaptığım sanat sizin için gerekli mi; onu sizin sorgulamanız lazım. Ben bunu sizin ihtiyacınız olduğu için yapmıyorum; benim üretme ve kendimi ifade etme ihtiyacım olduğu için yapıyorum. Sanat benim için bir çeşit ifade aracı. Çünkü günlük hayatta bir birey olarak kendimi ifade etmekte zorlanıyorum. Doğal olarak bu bütün işlerime yansıyor. Ben, özel olanın politik olduğuna inanıyorum. Bu 1970'lere ait bir feminist sloganı ve feminist teorinin önemli ve belirleyici bir düşüncesi. Dolayısıyla, işlerimde çoğunlukla biopolitik kavramlar üzerinden yola çıkıyorum.

Elif Kaptanoglu: Açıklar mısınız?

Canan: Foucault biopolitikayı panoptikon metaforu ile açıklıyor. Panoptikon aslında Jeremy Bentham'ın tasarladığı bir hapishane modeli. Bu modele göre tek kişilik hücreler dairesel bir düzene göre yerleştirilmiş ve ortada bir denetleme kulesi, denetleme kulesinin hemen üzerinde de bir aydınlatma mevcut. Bu aydınlatma sebebiyle mahkumlar gözetleyeni göremiyor ve orada kimse olmasa dahi sürekli gözetlendikleri hissine kapılıyorlar. Bu sayede kendilerine otokontrol uygulayarak kendi kendilerinin gardiyanları oluyorlar. Foucault sistemi bu şekilde açıklıyor. Ben de biopolitik kavramları bu şekilde açıklıyorum. Evet, sokaktaki kameralarla, kredi kartı harcamalarımızla, telefonlarımızın dinlenmesiyle somut olarak zaten izleniyoruz; ama aslında birçok iktidar alanıyla birlikte görünmeyen bir şekilde de izlendiğimizi hissediyoruz ve otokontrol uyguluyoruz. Bu iktidar alanları nelerdir? Ben çok belirgin iktidar alanlarını seçiyorum. Devlet diyorum, toplum diyorum, din diyorum ve aile diyorum. Din olarak sadece İslam'ı kastetmiyorum. Birçok dinde Tanrı her yerdedir. O toplumu düzene sokmak için bir kurallar silsilesi vardır. Bunu eleştirerek de söylemiyorum; sonuçta dinlerin yıkıcı olduğu kadar yapıcı tarafları da var. Ama iş bireysel inançtan çıkıp kişiler üzerinde bir iktidar kurma durumuna yönlendiği zaman sorunlu hale geliyor. İslam'a göre, gözler O'nu idrak edemez ama O her yerdedir. Sürekli olarak verilen bu izlenilme duygusu yüzünden insanlar günaha girme veya cezalandırılma endişesiyle, ya da ödüllendirilme arzusuyla kendi kendilerine bir otokontrol uyguluyorlar ve kurallara uyuyorlar. Bu, kişinin kendi bireysel varlığının dışında hareket etmesini gerektiriyor. Zaten panoptikon metaforunda da normalleştirerek kontrol altına alma söz konusu. Bireyleri tek tipleştirmek; dinde böyle bir şey var. Devlet kurallar koyuyor. Devlet ve keza toplum bu kurallara uymayanları önce dışlamakla tehdit ediyor, sonra cezalandırıyor. Ailede de benzer bir durum var. Orada daha da korkuncu sevgi bağı ile zorunluluk söz konusu. Anneye, babaya sevgi, kocaya sevgi, karıya sevgi, çocuğa sevgi ve bir kurallar silsilesi... Böyle bir çerçeve, bireyi gönüllü olarak bireysellikten çıkmaya, normalleştirilmiş roller edinmeye ve bu roller üzerinden hareket etmeye sürüklüyor. Elbette bu, coğrafyaya, yaşadığınız ülkeye, bulunduğunuz toplumun kurallarına göre değişiyor; ama sistem hiç değişmiyor. Toparlayacak ve sanata dönecek olursak, ben zaten bir birey olarak normalleştirilmeden huzursuz ve rahatsızım. Günlük hayatımda bunun bilincine varmaya başladığım anda huzursuzluk duyuyorum; ama tabii bu kolay kolay kırılabilecek bir şey değil. Bazı yerlerde farklılıklarım var; ama bazı yerlerde de hala kıramadıklarım var. Onları fark ettiğim anda onlarla mücadele ediyorum. Bir yandan sistemi eleştirirken aslında bir yandan da sistemin bir parçasıyım ve bunu fark edip törpülemeye çalışıyorum. Sanat işte benim bu düşündüklerimi, farkındalıklarımı ifade etme aracım.

Elif Kaptanoglu: Güncel sanatta estetiğin yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Canan: Ben sanatta estetiğin bir yerinin olmasının gerektiğini düşünüyorum ve bu şekilde bir üretim biçimi bulmaya çalışıyorum. Günümüz sanatı kavramsal unsurlarla ve çeşitli medya ile icra ediliyor. Bu rahatlık, her türlü konunun işlenilebilirliği, her türlü malzemenin kullanılabilirliği, bir yandan herkesin sanat yapabileceği bir alan oluşturdu; ancak biraz da özensizliği beraberinde getirdi. Bunu fark etmeye başladığınız anda yapıtınızda kişisel farklılığınızı ve sanatçı olarak kendi özelliğinizi ortaya koymanız gerekiyor. Yani bir söz söylerken elbette sizin de estetik, görsel bir bakış açısıyla söylemeniz gerekiyor. O anlamda ben üretilen sanatı ikiye ayırıyorum. İlk olarak daha çok politik işler üreten güncel sanatlar var ve daha özgür bir üretim biçimi kullanıyor. Ticarileştirilmemiş veya ehilleştirilmemiş bir sanat ortaya koymaya çalışıyor. Bir on sene önce bu avantgarde idi, kabul edilmeyendi; işte o zaman bir estetik bakış açısı aranmadan kabullenilebilirdi. Ama şimdi zaten o kadar kabul görmüş bir şey ki. Ticari alanda daha yeni yeni yer bulmaya başladı, ama yine de mesela video sanatı artık o kadar da kabul edilmeyen bir sanat alanı/dalı değil. Birçok yerde ve neredeyse tüm bienallerde sergileniyor ve herkesin üretim biçimi birbirinin aynı olmaya başladı. Haliyle buraya yeni bir söz getirmek gerekiyor. İkinci olarak, ticari alanda üretilen yapıtlara baktığımızda, orada ağır bir estetik kaygısının, hatta daha çok dekoratif bir bakış açısının olduğunu görüyoruz. Ama bu sefer oldukça ehilleştirilmiş ve politik sözü neredeyse hiç olmayan, olsa bile sözünü etliye sütlüye karışmayan bir dille söyleyen bir sanat biçimi ortaya çıkıyor. Sonuç olarak aslında ben günümüz sanatını bu şekilde ayırmadan da, ki sonuçta ticari sanatlar da günümüz sanatı ve birçok yapıtın da gizli bir ticari tarafı söz konusu, sanat yapıtının hem içerik anlamında, hem de görsel olarak bir estetiğe sahip olması gerektiğine inanıyorum. Ticari alanda üretilen, daha çok sanat fuarlarında yer alan işlerin içeriğini eksik buluyorum; bienallerde ve daha bağımsız olan sergilerde sergilenen işlerin de görsel niteliklerinin eksik olduğunu düşünüyorum. İkisini bir araya getirebilen işlerin yapılması gerektiğine inanıyorum, ve bunun da imkansız olmadığını düşünüyorum. Her zaman karşıma çıkmasa da, ikisini bir araya getirebilen, gördüğümde haz aldığım, görmekten mutluluk duyduğum işler var aslında.

Elif Kaptanoglu: Özellikle 2009 İstanbul Bienali ile ilgili olarak, bienallerin bazı büyük sponsorlarla çalışması çok tartışıldı. Bu konu hakkındaki fikirleriniz nelerdir?

Canan: Sponsorluk elbette iyileştirilecek. Ama para olmadan hiçbir şey yapılamıyor; sanatçı hayatını yaşayamıyor. Bu tür bienallerde sanatçının cebine bir şey girmez; en fazla prodüksiyon masrafı karşılanır. Ama mesela bu bienalde benim prodüksiyon masrafım bile karşılanmadı. Bu anlamda bütçede ciddi sorunları vardı. Zaten bienalde çok şeffaf bir bütçe açıklaması yapıldı. Dolayısıyla sanatçının burada kârı yok. Organizasyonun döndürülebilmesi için halihazırda bir sponsorluk sistemi gerekiyor malesef. Film festivalleri de bu şekilde düzenleniyor, müzik festivalleri de kitap fuarları da... İnsanlar kitap fuarlarından kitap alırken yayın evleri ile var olan sermaye ilişkisini sorgulamıyorlar. Bir müzik festivaline giderken oradaki sermaye ilişkisini ve arkasında çalışanları, kaç kişinin ne kadar ekmek yediğini kimse sorgulamıyor. Film festivallerindeki prodüksiyon masrafı, bir filmin üretilmesinin hangi tür sponsorluk ve sermaye ilişkilerinden geçtiği sorgulanmıyor. Bienale gelince bunun sorgulanması inanılmaz. Gerçekten ciddi bir adaletsizlik söz konusu. Elbette sponsorluk sistemi tartışılmalı; ama bu sorgulama sadece bienaller üzerinden yapılmamalı, her türlü kültürel üretimde var olan sanat sermaye ilişkisi sorgulanmalı. Politik işler üreten bir sanatçı olarak bu sorgulamayı ben her zaman yapıyorum. On senedir değil para kazanmak cebimden para harcayarak işler üretiyorum. Üstüne üstlük sanat çevresinde iş üretmek o kadar zor ki! Bir kere sanat çevresinde ağır bir mobbing vardır. Buna rağmen, sanatçı kendisini hem ürettiği iş anlamında hem duruş anlamında çok ağır eleştirir. Hem bu eleştirileri kendinize yapacaksınız, hem çevrenizde size ciddi anlamda mobbing uygulanacak, hem cebinizden para harcayacaksınız, hem cebinize beş kuruş para girmeyecek, hem hiç kimse sizi "Karnınız doyuyor mu?" diye sorgulamayacak, hem de gelip bu sermaye ilişkisini sorgulayacaklar; haksızlık. Hiç kimse fabrikada çalışan bir işçiye "Bu iş yerinde niye çalışıyorsun?" diye soru sormaz. Der ki; "Kardeşim sen haklarını alabiliyor musun? Örgütlü müsün? Sendikalı mısın? Burada nasıl bir üretim yapıyorsun?" Bunu sorgularlar. Bir sanatçı bienale katıldı diye, "Sen sermayeyle ilişki halindesin," diye bir suçlama getiremez; ya da şunu diyemez: “İşte sen silah üreticileriyle işbirlikçisin.”  Gönderilen metinde bunlar vardı. Bu, bir sanatçıya yapılabilecek en büyük haksızlık. Böyle bir sorgulama hayatta yapılamaz. Ben bir kültür üreticisiyim; kültür üretiyorum. O sermaye ilişkileriyle herkes iç içe. Bu eleştirileri yapan insanlar da günlük hayatta alışverişlerini yapıyorlar. Bir yerde çalışıyorlar ve bunun karşılığında para kazanıyorlar. Kültürel bir üretim yapıyorlarsa belki o parayı kazandıkları işlerden yapmıyorlardır; ama başka türlü yapıyorlardır. Onu oraya ikame ediyorlardır. Ben açıkçası sanat üretirken hiçbir zaman ayrıca bir iş yapmayı düşünmedim. Çünkü burada bir üretim yapıyorum, bunu yapabildiğim en düzgün şekilde yapmaya çalışıyorum ve maalesef kendi yaptığım işte para kazanmak istiyorum. Bu çok doğal, çünkü iyi bir iş üretebilmek için üretiminize ömrünüzün bütün saatlerini ayırmanız gerekir. Ayrıca bir iş yaptığınızda sanat üretme şansınız yok. Açıkçası ben bunu samimi bulmuyorum. Başka işler yapan insanların bütün enerjilerini bir sanat üretebilmek için harcayamadıklarını düşünüyorum. O yüzden de direniyorum. İşletme mezunuydum, çalışıyordum, yüksek maaş alıyordum. Parlak bir kariyerim vardı, ama ben bundan vazgeçtim; çünkü bunu yapmak istemedim. Ama bir işimi bırakmışken ve sanat üretmeye karar vermişken ayrıca bir iş yapıp sanki burada temizmişim gibi gözükmek bana gayet riyakar bir davranış biçimi olarak geliyor. Bu eleştirileri yaparken insanların bence aynayla yüzleşmeleri gerekiyor. Mesela aileleri tarafından sponse ediliyor olabilirler. Bu sponsorluk ilişkisini sorgulamaları gerekir. İnsanların önce kendileriyle ilgili sermaye ilişkilerini sorguladıktan sonra gelip kültürel üretimdeki sponsorluk ilişkisini sorgulamaları gerekiyor. Elbette ben farklı bir şekilde sanat üretiminin olması gerektiğinin özlemini duyuyorum. Nasıl diyeyim, sanat yatırım aracı olmasın, ama sanatçı karnını doyurabilsin. Yani hiçbir şekilde ticari kaygı duymadan sanat üretimini yapsın, ama birileri onun karnını doyursun. Geleceğini ve ailesinin geleceğini garanti altına alsın. O zaman hiçbir sorun yok. Ama bireysel yaşam savaşı bu şekilde sürmüyorken sanatçıların uzaydan gelmiş gibi bu tür bir ilişki biçiminde üretim yapmasını ya da bir yaşam biçimini sürdürmesini de hiç kimse beklemesin. Öfkeli bir cevap oldu, ama bu duruma kızgınım.

Elif Kaptanoglu: Sanat yapıtını ortaya çıkarırken nasıl bir süreç izliyorsunuz?

Canan: Genelde bir düşünce biçimi zaten mevcut. O herkesin sahip olduğu kendi kişisel özellikleriyle ilgili bir şeydir; ama önce bir düşünce belirir. O belki bir sene bekler, belki hemen üretime geçer. Elbette bir ilham perisi yukarılardan gelip hop diye her şeyi bitirir diye bir şey yok. Sanat öğrenilen ve çok çok emek isteyen bir şeydir. Düşünsel bir süreci vardır. Bir iş üretildiği zaman siz bakarsınız, iki dakikada yapılacak bir iştir; ama onun on yıllık bir birikimi vardır. O fikir belki on yıl önce o kişinin aklında, ruhunda belirlenmiştir; yavaş yavaş şekillenir. Ama özellikle son üretimlerim daha çok araştırmaya dayalı. Daha çok okuyorum, daha çok bakıyorum. Sanat tarihini inceliyorum. Zaten dediğim gibi o var olan üretim biçimi de oturmuş vaziyette. Genel bir konsept belirleniyor. O konsept üzerinde yavaş yavaş çalışmaya başlanarak iş şekilleniyor. Ama üretim, sunum biçimi her işe göre değişiyor. O kavram oluştuktan sonra o kavrama en uygun üretim ve sunum biçimi hangisiyse oraya doğru yöneliyorum. Çoğunlukla da bir yaptığımı bir daha yapmıyorum. Bu, benim açımdan oldukça zorlayıcı bir üretim biçimi oluyor. Çünkü bir şey üretiyorsunuz, o üretim biçimini öğreniyorsunuz; bir dahaki sefere yapıldığında daha az zaman harcanacak ve daha kolay olacak; ama ben sıkılıyorum ondan. Başka bir üretim biçimi çıkıyor. Biraz kendimi hırpalayıcı bir üretim sürecim var.

Elif Kaptanoglu: Almanya'da sergilendiği sırada sansüre uğramış “Bir Varmış Bir Yokmuş” isimli bir işiniz olduğunu biliyorum. Sanata uygulanan sansür hakkında ne düşünüyorsunuz ve oradaki tecrübelerinizden biraz bahseder misiniz?

Canan: Sansür yazılı ve görsel sunumun olduğu her tarihte vardı. Daha doğrusu düşünceler ifade edilmeye başlanıldığı zamandan beri var. Sadece Türkiye'ye özgü değil; bütün dünyaya, coğrafyaya özgü; çünkü var olan, kurulu sistemin dışında, farklı bir şey ifade etmeye çalıştığınız anda sansür sistemi işliyor. Mesela, Türkiye'de gizli bir sansür söz konusu. Size sergileme olanağı sağlamazlar; ama hiçbir zaman da sansür yapmış görünmezler. Siz, sergileyemediğiniz sürece gizli bir sansüre maruz kalmış olursunuz; ki bu aslında en tehlikeli olandır. Çünkü kimse sansüre uğradığınızın farkına bile varmaz. Yurtdışında da bu şekilde oldu. Her coğrafyanın kendine özgü hassas tabuları vardır. Bu hassas noktalara dokunduğunuz anda dünyanın her yerinde mekanizma aynı şekilde işliyor. Ben de orada bir aile kritiği yapmayı düşünüyordum. Aile üzerine bir fotoğraf serisi ürettim. Mülkiyet ilişkilerinden tutun belirlenmiş rollere, aile içi şiddet ve aile içi cinsel istismara kadar geniş bir yelpazeden bir bakış açısı üretmiştim ve bütün işler bunları kapsıyordu. Almanya'ya burslu olarak gitmiştim ve işlerim kamusal alanda yer alan bir galeride sergilenecekti. Sergileme sistemini dışarı kurgulamak gerekiyordu. Benim ürettiğim işler çocuklara zarar verebilir düşüncesiyle, ve açık alanda sergileme yapma zorunluluğum olduğundan bir çözüm yolu bulmaya çalıştım ve  çocukların boylarını aşacak gözetleme delikleri açtım. Zaten gözetlenme, gözetlenerek kontrol altına alınma ve normalleştirme kavramları üzerinden iş ürettiğim için ve aile de bunun için vazgeçilmez bir iktidar alanı olduğu için böyle bir yol izledim. Bunlar, Barbie bebekleriyle üretilmiş işlerdi ve dolayısıyla cinsel organları yoktu. Çocuklar zaten bu oyuncaklarla sürekli çıplak olarak oynuyorlar. Gittiyseniz görmüşsünüzdür, Almanya'da seks shoplar yaygındır. Hemen galerinin yanında da bir tane vardı ve orada yapay penisler, çeşitli seks aletleri ve oyuncakları çocukların çok rahatlıkla görebileceği alanlardaydı. Çok muhafazakar bir kasabaydı, ama yürürken bunları rahatlıkla görebiliyordunuz. Neyse ben sonuçta fotoğrafları çevreleyen camı boydan boya pembeye boyadım ve aralara gözetleme delikleri açtım. Fotoğrafları da sadece bu deliklerden görülebilecek şekilde düzenledim. Açılışın hemen ertesi akşamı polisler geceyarısı atölyeyi bastılar. Bunun gece olması da çok ilginç değil mi? Oysa gece vakti polisin belinde silahla gelmesi yerine, gündüz vakti elinde resmi bir belgeyle, yasal bir dayanakla gelmesi gerekir. İçeride çocuğum uyuyor, o gecelikli, ben gecelikliyim. Bizi apar topar polis arabasına bindiriyorlar, arka koltukları telle ayrılmış, polisle doğru düzgün konuşamıyorum. Konuşamamız da polisin İngilizce bilmemesinden değil de orada bir iktidar şiddeti uygulamak istemesinden. Polis Almanca bir şeyler söylüyor, ben yarım yamalak anlayıp İngilizce cevap veriyorum, karşılığında bana tekrar Almanca cevap veriyor. Aslında oradaki sansür sisteminde benim yaşadığım en büyük şiddet biraz da Türk olmamdan da kaynaklıydı. Polis kendi insiyatifini kullanarak beni sergi alanına götürdü ve bütün pornografik alanları kapatmamı söyledi. Ben de doğal olarak sordum; “Hangilerini kapatmamı istiyorsun? Göster bana.”  “Bütün çıplak barbieleri kapatacaksın.” dedi bana ironik bir şekilde ve ben de tek tek kapattım. Bütün olay boyunca insani bir davranış zaten yoktu. Çocuk ağlıyor yanımda, bırakacak hiç kimse yok ve orada adam onları kapattırmakla meşgul, bana silahını göstererek emir cümleleri kuruyor. Yani gerçek bir şiddete uğradım orada. Elbette kapattım, çünkü korktum, korkmamak mümkün değil. Olay sonrasında da ağır bir toplumsal şiddetle yaşadım. Kızım yuvaya gidiyordu, orada bana kötü davranmaya başladılar, kızımı oradan aldım. Küçük bir kasaba olduğu için insanlar birbirlerine de gösteriyorlardı ve tepkiler alışveriş yaptığım marketin satış yapmak istememesine kadar gitti. Sokakta insanlar omzumdan tutup “Sen burada bizim kasabamızda böyle bir sanat sergileyemezsin!” diye sarsacak kadar ciddi bir şiddet uygulamaya başladılar. Tabi ben orada kendimi çok yalnız hissettim. Elbette destek olanlar da oldu. Yüzde ellisi çok kaba ve negatif davranışlarda bulunurken geri kalan yüzde ellisi de “Bir sergi kapatılamaz, bu yapılan şey yasal değildir.” diyerek bana arka çıktılar. Zaten bir hafta sonra avukatlar aracılığıyla sergiyi tekrar açtık. Ama açılmış olması bir şeyi değiştirmedi. Ben orada kaldığım sürece toplumun bana uyguladığı şiddette bir azalma olmadı. Tam tersi hedef haline geldim. Geriye dönüp baktığımda aslında o sergi benim bu kurguladığım ve açıklamaya çalıştığım sistemi çok aleni ortaya koydu. Yani aile kavramının bir kritiğini yaparken devlet-toplum işbirliği o normalleştirme sürecini koymaya başladı önüme. Orada bir sanat yapıtı üretiyorum, ensest üzerine bir iş üretiyorum ama çok açık ki ben onu onaylamıyorum, eleştiriyorum ve orada bu eleştiriye dair bir tepki alıyorum. Hassasiyet noktaları nasıl çalıştı bilemiyorum ama garip olduğu kesindi.

Canan: Elif Kaptanoglu: Kendinizi feminist olarak tanımlıyorsunuz ve kadın bedeniyle ilgili işleriniz var. İçlerinden benim en çok dikkatimi çekenlerden biri “Bahname” idi. Bu yapıtınızla ilgili neler söylemek istersiniz, aklınızda ne gibi sorular vardı bu eseri ortaya koyarken?

Canan: Feminist olmamda herkesin bir şekilde katkısı var, bütün iktidar alanlarının, devletin, babamın, kocamın, eril sanat camiasının, toplumdaki erkeklerin, eril bakış açısının vs. Bu doğal bir süreç yani, özellikle seçilmiş bir duruş değil ve elbette bu konuyla ilgili mücadele veriyorum. Bahname'ye gelecek olursak, Bahname minyatürle yapılmış bir yapıtımdı ve benim minyatürle çalışmaya başlamamın asıl sebebi bir yakın Türkiye tarihi eleştirisi yapmaktı. Türkiye bir batılılaşma süreci yaşarken kendi içinde de bir doğu ve batı kavramı oluşturdu. Bu süreçte eski ve yeniyi ayırırken de geçmişle olan bağlarını kesti ve bunu yaparken de bir anlamda kendi değerlerinden de vazgeçti. Neydi; eski kötüydü, minyatür kötüydü, avamdı ve bayağıydı. Türkiye geçmişi sadece muhafazakarların eline teslim etti ve kendi geçmişine bu oryantalist bakış açısıyla bakmaya başladı.  Yani oryantalist bakış açısı sadece batıdan gelme değil, Türkiye'nin kendinin de oluşturduğu bir bakış açısı aynı zamanda. Kendi geçmişinde var olan ve şu anda yaşayan kültürel alanına dair de bir oryantalist bakış açısı var. Ben de geleneksel bir bakış açısıyla bakmıyorum ama modernleşme sürecini sorguluyorum. Direkt batılı bir kalıbı alıp burada bir şeye giydirmeye çalışma ve giyilen giysiye uyamama düşüncesini sorguluyorum. Mesela biraz geçmişi araştırınca kendi geçmişinize nasıl önyargıyla ve nasıl bir oryantalist bakış açısıyla baktığımız gözler önüne seriliyor. Ben de biraz bunu göstermeyi amaçlıyorum. Mesela Bahname 17. yüzyılda yazılmış bir kitaptan alıntı ve orada kadın hazzından bahsediliyor. Sekiz çeşit ferçten (kadın cinsel organı) bahsediliyor, evet belki biraz absürd geliyor ama kadının kendine uygun zekeri (erkek cinsel organı) bulması için tanımlar yapılıyor. Konuya karşı şu anda bile bu kadar muhafazakar bir bakış açısı varken o gün lezbiyenlik tanımı yapılıyor. Osmanlı'da toplumsal cinsiyet anlayışı çok daha farklıydı. Erkeklerin birbirleriyle birlikte olması eşcinsellik olarak tanımlanmıyordu, kadınlarla birlikte olmaları da heteroseksüellik olarak tanımlanmıyordu.  Çok geniş bir bakış açısına sahiptiler. Tabii ki her şey mükemmel değildi ama ben günümüzü ve modernleşme sürecini anlamak için bu geçmişe bakışın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Elif Kaptanoglu: Bir bebeğinizin olmasının sanatınıza ve genel olarak yaşama bakışınıza nasıl bir etkisi oldu?

Canan: Ben bir kadının bunu istediği sürece bir çocuk sahibi olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü modern yaşam biçimi kadına bağımsızlık vaadinde bulunurken bir yandan da onu çok yalnız ve doğal hayattan kopmuş bir hayata zorluyor. Ben üremek ve bir canlıyı karnımda hissetmek istiyordum. Açıkçası hayatım boyunca uzun vadeli planlar yapabilmiş bir insan değildim. Çocuk sahibi olmak isterken de annelik rolünden ve ömür boyu bir canlının sorumluluğunu taşımaktan çok bir dünyaya bir canlı getirmek istedim. Bunu yaptığım için de çok memnunum, geriye dönüp baktığımda her seferinde iyi ki yapmışım diyorum. Elbette çok zordu. Çünkü bir sanatçı olarak insanların size bakış açısı değişiyor. “Artık çocuk bir kadın oldu ve iş üretemez” gibi bir bakış oluyor ve bununla mücadele etmek de çok zor. Sokaktaki insanın düşünceleri çok belli. Şiddeti onaylayan bir bakış açısı olabilir, maço olabilir ve bunları doğrudan ifade eder. Bu tip insandan korkmaya hiç gerek yoktur. Ama entelektüel gözüken, yeri geldiğinde size feminizm dersi vermeye kalkan, akıl veren, ardından size psikolojik olarak herhangi bir kimseden daha çok şiddet uygulayan erkekler var. En tehlikeli davranış biçimi de bu. Eril sanat çevresinde de bu kadar fazladır ki. Alenen yapılan bir şey yoktur ortada ama aynen gizli sansür gibidir, ortada açıkça söylenen bir söz olmadığı için kimse de eleştiremez bunu. Eril sanat çevresi ne yazık ki kadın sanatçılara bunu yapıyor. Eğitim seviyesi, entelektüel seviye yükseldikçe şiddet biçimleri daha gizli oluyor ve mücadele etmesi daha zor bir hal alıyor. Dolayısıyla bunun bilincinde olmak lazım. Anne olmak bu açıdan benim için çok zordu. Bir yandan annelik rolü vardı bir yandan kafamıza yerleştirilmiş uyduruktan bağımsız kadın görüntüsüyle mücadele ediyordum. Çünkü ne kadar size öyle bakılmak istense de bağımsız değilsiniz çünkü sırtınızda büyük bir yük taşımak zorundasınız. Bunun farkına varıp da mücadele etmeye başladığınızda davranış biçiminiz şekillendiği için işler biraz kolaylaşıyor. Ben toplumla çok savaştım bu anlamda. Ben bir çocuk getiriyordum dünyaya, çok doğal bir süreç yaşıyordum aslında ama toplumun bunu niye bu kadar zorlaştırdığını anlamakta güçlük çektim. Bir bebek sahibi olmanın en zor tarafı buydu ama kesinlikle çok ilham vericiydi.

Elif Kaptanoglu: Teşekkürler.