Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2012

Deniz Tortum

Nazlı Cem, Boğaziçi Üniversitesi

nazli.cem@gmail.com

Deniz Tortum 1989, İstanbul doğumlu bir sanatçı. Lise öğrenimini Robert Kolej’de tamamladıktan sonra Bard College’da sinema eğitimini tamamladı. Çok genç olmasına rağmen işleri birçok yarışmada ödül aldı ve sergilendi.
Deniz Tortum’un işlerine olan saygım dışında kendisiyle röportaj yapmak istememin bir diğer sebebi ise Lara Kamhi’yle karşılaştırılabilecek olmasıydı. Deniz Tortum’un işlerindeki kararlılık ve netlikle Lara Kamhi’nin işlerindeki kararsızlık ve spontanelik büyük bir tezat oluşturmakta.

Düz yazı öldü, yaşasın datavari kronoloji dışı fragmanlar!!!

1- Yeni medya sanatında önemli bir husus vardır: dijital eskiyi içinde nasıl barındırabilir? Dijital, hala aklımızda geleneksel medyanın farklı bir representasyonu olarak vardır. Halbuki bu yeni dijital medyanın asıl kuvveti, bu medyanın bir paradigma değişikliği olduğunu idrak eden sanatçılar tarafından açığa çıkarılıyor. Örnek vermek gerekirse: Yeni medya, kendi zirvesine duvara projekte edilmiş fotoğraf enstalasyonuyla değil, Nintendo için üretilmiş Süper Mario oyununun kasetini modifiye ederek bir bulut peyzajı yaratan Cory Arcangel gibileri sayesinde ulaşacaktır. 

2- Ben de bu eski ve yeni medya çatışmasının altını çizmek için şöyle bir iş yaptım: 60 yıllık bir 16mm kamerası olan Bolex ile karanlığı çektim. Bu filmi yıkattım ve elime 16mm karanlık bir film şeridi geldi. Bu şeritte sadece filmin esası olan grenler bulunmaktaydı. Bu şeridi taradım ve bilgisayara aktardım. Fizik okuyan arkadaşım Ada Petiwala’dan bu elimdeki dijital gren imajını vektörskop analizine koymasını istedim. Bu çalışma biraz süre aldı ama sonunda meyvelerini verdi. Ada bir sabah evime geldi ve bana renk (ki siyah beyaz filmde renkten söz edebilir miyiz? Cevap: ELBETTE) ve piksel analizini verdi. Elimde sayfalarca data tutuyordum. Sonraki günlerde bu datayı kullanarak, sadece bu sayısal bilgilerden bir enstalasyon yarattım. Günler aldı, ama değdi. 

3- Beni en çok etkileyen profesörüm, Peggy Ahwesh oldu. Onun sayesinde her türlü şeyin doğru bir sunumla çok çok ilginç olabileceğini anladım. Kimi ilginç şeyler çok banal bir şekilde sunulunca mesela, güçü kat be kat artıyordu (‘My Cat gets an aura reading’ eserini tavsiye ederim). Yaptığı her işi beni derinden etkilemiştir. “The Color of Love” filminde bir sanatseverin Bard’a bağışladığı 50 yıllık 8mm porno koleksiyonunun en altından çıkardığı bir 8mm filmi manipüle eder mesela. Bu film en altta kaldığından ezilmiş büzülmüş ve su lekeleriyle dolmuştur. Peggy bunu alır,elle boyar, hızını kimi zamanlar arttırır, kimi zaman azaltır (mesela vajene zoom-in olduğunda). Arkaya da Amerikan klasik müziğinin sıkıcı şarkılarından birini dayar. Ya da “She Puppet” eserinde Tomb Raider isimli çocukluğumuzun erotik bilgisayar oyunundan deneysel ve varoluşu sorgulayan bir film yaratmıştır - bu iş machinima türündeki ilk önemli işlerden de biridir aynı zamanda. “Bethlehem” adlı videosu da Bruce Conner’ın Found Footage filmlerine bir saygı duruşudur. Yıllar boyunca el kamerasıyla çektiği görüntüleri, sanki Found Footage’mışcasına editlemiş ve kendi hayatına inanılmaz bir mesafe alabilmiştir. Adeta amoral bir rüyaya dönüştürmüştür kendi hayatını. Temennim, Peggy Ahwesh’in Türkiye’de de seyircisine kavuşmasıdır.  
4- Benim sanatımda ne doğa, ne ruhsal bunalımlar, ne politik olaylar ana rölü oynuyor. Benim sanatımın başrol oyuncusu ve ilham perisi YOUTUBE’dur. Ama bu demek değildir ki politika dışlanacak. 

5- Mesela şu an hala üzerinde çalıştığım bir projem var. Melih Misket isminde. Projenin özeti şöyle: Melih Gökçek yaklaşık bir yıl önce çocuk olimpiyatlarının reklamını yapmak üzere bir televizyon programına katılmış ve bu olimpiyatın maskotu olacak, Lynch filminden çıkmış gibi gözüken psikopat Ankara kedilerini tanıtmıştı. Bir kaç dakikalık bir sohbet sonrasında, Melih Gökçek yerinden kalktı ve bu iki maskotla dakikalar boyunca misket oynadı. Ben de bu videoyu aldım ve rotoscoping tekniği ile bunu animasyona dönüştürüyorum. Her karenin (saniyede 29 kare [hemen Haneke, Godard seven sinefil arkadaşlarımız aa olur mu sinema saniyede 24 yalandır / hakikattir diye atılmasın. Zira NTSC ve interlaced convert aldım] ) tek tek üzerinden geçiyorum ve elle Melih Gökçek’i saçma sapan bir animasyona dönüştürüyorum. Bu eserde sanırım bu process de eserin kendisine dahil oluyor. AKP’ye karşı nedense sivil toplumun yapabildiği her şey boşuna. Aynı bu animasyon gibi. 
6- Yeni Medya alanında aslında şu sıralar ilgimi en çok çeken şey: Gerçek zamanlı 3 boyutlu simülasyonlar. Bunlara bilgisayar oyunları da diyebiliriz. Ama tam olarak öyle de değil - interaktif videolar, ve benzeri şeyler de giriyor. Tale of Tales diye bir sanat kolektifi var ve onların yaptığı işler çok ilgimi çekiyor. The Graveyard diye bir oyun / 3d simulasyon var mesela. Bu oyunda bir kadını mezarlıkta yürütüyorsunuz, kilisenin yanındaki banka oturtuyorsunuz ve onunla birlikte çalan hüzünlü müzikle eski günleri yadediyorsunuz. Bu kadar basit ama bir o kadar da etkili. Adeta bir Bela Tarr filmi gibi. Ben de gelecekte bu tip işlere yoğunlaşmayı istiyorum. Türkiye’de bu konuda büyük bir alan ve açıklık olduğunu düşünüyorum. Ve hatta, Google Glasses’ın çıkması ile tüm bu interaktif sanatın çok farklı bir boyuta geçeceğine de inanıyorum. Mesela Google Glasses’da olan bir oyun sizi gerçekten şehirde dolaştıracak ama aynı zamanda deneyiminize müdahele de edecek.
7- Son olarak da “arşivin” önemini vurgulamak istiyorum. Eskiden, daha emekle görüntü ve ses kaydedebildiğimiz dönemlerde, bunun korunması için daha çok çaba sarfediyorduk. Şimdi bir görüntü kaydetmek cebimizden telefonu çıkarıp bi tuşa basmakla mümkün, fazla kolay. Bu yüzden tüm bu görüntülerin saklanmasına o kadar da çaba sarfetmiyoruz sanki. Ben yeni medyada Türkiye’de böyle bir organizasyon kurulmasının da taraftarıyım. Tüm bu dijital, günlük ve banal (everyday ve mundane) görüntüleri saklayacak bir yer. Bu gelecek için çok önemli. Ve saklamak ve korumak, yaratmaktan daha mühim.