Elif Çelebi (Montreal, 1973)

Şirin Kahveci, Boğaziçi Üniversitesi, sirinkahveci@mynet.com

Editted by İrem Hatıl, irem.hatil@boun.edu.tr

Elif Çelebi’nin sıcak ev ortamında yaptığımız söyleşide sanatçının eserleri ve sanata yaklaşımıyla ilgili konuştuk. Birer bardak çay eşliğinde gerçekleştirdiğimiz sohbet esnasında Elif Çelebi’yi sanatçı olarak tanımanın dışında sanatçıyı sevecen bir anne olarak görme fırsatını da buldum. Sohbetimiz sırasında sadece Elif Çelebi’nin kendi eserleri değil, sanatçının sanata genel bakış açısını da ele aldık. İlginç olarak Çelebi’nin işlerinde Paskalya tavşanını kullandığını söylemesi aklıma Jeff Koons’u getirdi. Her iki sanatçının da farklı kültürel geçmişlerden gelip aynı simgeyi eserlerinde kullanıyor olmaları Elif Çelebi’nin sanat eserinin evrensel özellikler taşımasının gerekliliğiyle ilgili açıklamasını çok güzel örneklendirdi. Tabi belirtmek gerekir ki iki sanatçı aynı objeyi çok farklı şekillerde ve farklı mesajlar vermek için kullanıyorlar. Bu sohbetin hem sanatçıyı bireysel olarak tanımak hem de sanatçını kendi eserleriyle ilgili yaptığı değerlendirmeleri öğrenebilmek açısından önemli bir fırsat teşkil ettiğini düşünüyorum. Ayrıca Elif Çelebi’ye sıcak konukseverliği ve samimi cevapları için bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.
Şirin Kahveci: Biyografinizde Montreal doğumlu olduğunuz yazıyor, fakat lisans eğitiminizi Marmara Üniversitesinde bitirmişsiniz. Kanada’dan Türkiye’ye dönme tarihiniz ve nedenleriniz nelerdir? Ve lisans eğitiminiz için neden Türkiye’yi seçtiniz?
Elif Çelebi: Dönme tarihimi söyleyince zaten sorunuz yanıtlanmış olacak. Ben çok ufakken döndüm Kanada’dan, üç yaşındaydım. Kanada vatandaşlığım da var ama açıkçası çok da düşünmedim orada okumayı. Ben 1991 mezunuyum ve o zamanlar uluslar arası ilişkiler bu kadar kuvvetli değildi. Yurt dışında okuma isteği 2000 sonrası çok büyük bir hız kazandı. Şimdi, özellikle erasmusla yurt dışına gitmeyen öğrenci yok ama bizim zamanımızda öyle değildi. Ben de çok düşünmedim o yüzden açıkçası.
Şirin Kahveci: Küreselleşen dünyada sanatın yerel özelliklerini koruduğunu, ya da koruması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Elif Çelebi: Sanat eserinin sanat eseri olabilmesi için evrensel özellikler taşıması gerekir. İster tiyatro olsun, ister video işi, ya da resim veya müzik olsun mutlaka evrensel olması gerekir. Tabi içinde bazı yöresel etmenler barındırabilir fakat sırf yerellikle uluslararası bir sanat eserinden bahsetmek mümkün değil. Aslında günümüzde yerelliğin ne olduğundan bahsetmek de pek mümkün değil, yerel olan her şey biraz da evrensel. Ben kendi işlerimde Paskalya Tavşanını kullanıyorum, çikolata şeklinde. Bu mesela yurt dışında çok garip karşılanabiliyor. Özellikle dışarıdan bakanlar için, (kapalı, Müslüman bir ülke olarak görüldüğümüz için), tabi bu onlar öyle görmek istediği için, çok garipsenebiliyor Paskalya Tavşanını kullanmam. Ama benim anneannem yumurta boyardı Paskalya’da her zaman, dini anlamda değil ama bir nevi ritüel olarak kutladığımız bir şeydi. Bu benim için çok yerleşmiş bir alışkanlık olsa da çok uzak bir kültürün sembolü.
Şirin Kahveci: Kültürel mirasın bir sanatçının eserlerinde görülmesi konusunda ne düşünüyorsunuz ve kendi eserlerinizde kültürel mirasınızın yansımalarının bulunduğuna inanıyor musunuz?
Elif Çelebi: Bunun için özel bir çabam yok ama bir takım öğeler kullanıyorum tabii. Mesela ilk yaptığım video çalışmasında adak üzerine çalışmıştım ama oradaki hayvanın adak edilmesi birinci unsur değildi. Ya da başka bir video işimde de dua var ama orada da mesele Güney Afrikalı zenci bir sanatçının Müslüman olup da söylediği bir dua. Yani bizim topraklarımızda söylenen bir şey değil, daha çok evrensel bir bakış. Oradaki duanın sözleri de çok önemli değil aslında, o duanın bana hissettirdikleri ya da hatırlattıkları daha önemli, biraz tavşan gibi yine.
Şirin Kahveci: Bir gazetede, küratörlerin sanata etkisiyle ilgili yöneltilen bir soruya “Sanatçılar ister istemez özgünlükten uzaklaşarak, sıradan bir cümlenin harflerini oluşturuyorlar” diye cevap vermişsiniz. Bu cevaptan yola çıkarak, belirli bir zümreye hitap etmeyen ya da “genel” sanat anlayışından uzak, sıra dışı eserlerin sanat dünyasında tutunmasının daha zor olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Elif Çelebi: Konuşmanın içinden çekip alınca ya da o günkü gündemdeki bir şeyi yeniden söyleyince farklı şeylere yol açabilir. Bir sanatçının eseri özgün olmalı mutlaka. Gerçi bu bahsettiğim bienallerde de her sanatçı kendi eserlerini yapıyor ama bunların bir araya geliş ve sergileniş şekilleri önemli. Sonuçta hangi işi belirli bir düzen içinde yan yana koyarsanız koyun aynı anlayışla koyduğunuz zaman tek tipleşiyor demek istemişimdir.
Şirin Kahveci: Aynı konuşmanızda yine bütün dünyada ortak “sergileme dili” ve “bienal dili” oluşmasından da bahsetmişsiniz. Ortak sanat dilin oluşması sanatı ve sanatçıyı negatif yönde nasıl etkiliyor?
Elif Çelebi: Demek istediğim şey tam olarak da bir ortak dil değil aslında. Bir takım eğilimler oluyor, mesela bir sene bazı etnik problemlerle ilgili eserler aranıyor ve onların sergilenmesi gerekiyor. Eğer sizin onların dışında bir eseriniz varsa sorun oluyor. Sonuçta bütün sanatçılar hayatını aynı problemlerle yaşayarak üretemezler zaten. Ama bizde biraz öyle olmaya başlıyor.
Şirin Kahveci: Röportaj öncesinde hakkınızda biraz araştırma yapmak istedim. Sergilenen eserleriniz ve çalıştığınız projeler hakkında birkaç gazete haberi bulabildim fakat bunun dışında eserlerin kendilerini görebilmek çok zorluk oldu. Yurt dışındaki sanatçılara kıyasla Türkiye’deki sanatçılarla ilgili, özellikle internet üzerinden, bilgi bulmak çok zor. Bunun nedeni olarak neyi gösterebilirsiniz?
Elif Çelebi: Birinci eksiklik tabi ki de benim kişisel web sayfamın olmaması. Birçok güncellenmeyen web sitesi de var, sanal müze veya üniversite sayfaları gibi, ama bir giriş yapıldıktan sonra bunlar güncellenmiyor ve bu durum daha sonra araştırma yapanlar için bir takım zorluklar oluşturabiliyor. Yurt dışı yurt içi diye ayırmıyorum ama Türkiye’de enformasyon merkezi gibi çalışan yerler çok az. Bizde bilgi ağına ulaşmak çok zor, mesela dışarıdan gelip sanatçılara ulaşmak isterseniz de büyük zorluk çekersiniz. Biraz da popülerlikle ilgili bir şey aslında, Türkiye’de çağdaş sanatın geçmişi çok değil, 90larda falan başlıyor. Özellikle 2000den sonra sanatçılar yurt dışına açılmaya başlıyor.
Şirin Kahveci: Türkiye’de yaşayan ve çalışan bir sanatçı olmak çalışmalarınızı olumlu ve olumsuz yönlerde nasıl etkiliyor?
Elif Çelebi: Başka yerlerde de yaşama şansım oldu ve hala var ama ben İstanbul’da yaşıyorum. Fakat İstanbul’da yaşamayı sanatçı olduğum için tercih etmiyorum ben mümkün oldukça sık sık olduğum yerden uzaklaşıp yer değiştirmeyi tercih ediyorum. Ama bu yurt dışında da olabilir, Berlin olabilir, Paris olabilir, her hangi bir dağ olabilir, Türkiye2de ücra bir köşe olabilir. Önemli olan olduğum yerden uzaklaşmak. Kendime dışarıdan bakma şansı verdiği için bana iyi geliyor. İstanbul beni ne kadar besliyor dersek belki o kaotik yapısı beni besliyor. Ama herhangi bir şehirde de bu olabilirdi.
Şirin Kahveci: W. H. Auden’in şairler için söylediği bir söz var:
Her yazarın gözünde kendi işi dört kategoriye ayrılır.
1.Tamamen çöp olup, yazarın düşünmüş olmaktan bile pişman olduğu eserler. 2.Çok iyi fikir olup yazarın beceriksizlik veya aceleciliğinden dolayı başarıyla sonuçlanamamış eserler.
3.Önemsenmemek dışında yazara hiçbir zararı olmayan eserler.
4.Yazarın yapmış olmaktan gerçekten gurur duyduğu eserler.”
Ben bu tespitin şiir ve edebiyat için olduğu kadar diğer sanat eserleri için de yerinde bir tespit olduğunu düşünüyorum. Sizin de, gerek daha sonrasında beğenmediğiniz için gerekse daha farklı ve daha başarını bir şekilde kafanızdaki fikri yansıtabileceğinizi düşündüğünüz için, sergilemekten pişmanlık duyduğunuz eserleriniz var mı?
Elif Çelebi: Yapmaktan pişman olduğum bir eserim yok, fakat düşündüğüm zaman sergilediğim için pişmanlık duyduğum işim var. Yani o işi orada değil de başka bir yerde sergilemeyi isteyeceğim birkaç eserim var. Kimi zaman bir küratörle ya da sergi düzenleyicisiyle serginin geneli üzerine ve işiniz üzerine konuşuyorsunuz ama sergilenen mekâna tam olarak hâkim olamayabiliyorsunuz, özellikle de büyük çaplı sergilerde ya da büyük grup sergilerinde. Özellikle enstalasyon işlerinde mekan çok önemli, çünkü siz işinizi o mekana yapıyorsunuz. Benim bahsettiğim işler de zaten enstalasyon işlerimdi. Özellikle bir tanesi hiç sergilenmeyeceği bir yerde sergilendi ve heba olduğunu düşünüyorum. Aynı şey video işleri için de geçerli, ses düzeninden dolayı bir kakofoni oluyor ve sizin eseriniz anlaşılmaz bir hal alıyor. Tabi bu sergileyenin kendi problemi, bu noktada iş sizin hakimiyetinizden çıkıyor.
Şirin Kahveci: Eserlerinizde hayvanları kullanmayı tercih etmenizin herhangi bir önemi ya da özelliği var mı?
Elif Çelebi: Aslında ilk güzel sanatlara girdiğim senelerde hayvanları kullanıyordum daha sonra hayvanlara pek yönelmedim. Çıkış noktası çok farklıydı, daha kısıtlı bir noktadan bakıyordum. Sadece ekoloji açısından değerlendiriyordum fakat ekoloji konusunda da pek bilgim yoktu, yani ekoloji sadece insan ve çevreyle alakalı diye düşünüyordum. Hâlbuki ekolojinin insan ve insan, insan ve toplum, insan ve hayvan, arasındaki tüm ilişkileri kapsayan bir bilim dalı olduğundan pek de haberdar değildim. O zamanlarda hayvanları kimi zaman metafor, kimi zaman sembol olarak çeşitli açılardan kullanıyordum.
Şirin Kahveci: Yıllar önce Costa Rica’lı sanatçı Guillermo Habacuc “sanat için” bir sokak köpeğini sanat galerisinin içine bağlayıp açlık ve susuzluktan öldürdüğünde bu dünya çapında bir tepkiye yol açmıştı. Sizin bu “eserle” ilgili görüşleriniz nedir?
Elif Çelebi: İnternetten görmüştüm bu işi. Bu soru savaş belgeseli çekenlere de sorulur, mesela “Neden müdahale etmediniz?” diye. Herhangi bir şekilde herhangi bir canlının öldürülmesine karşıyım ama oradaki müdahale edip etmeme noktası çok ince bir çizgi ama yine de ben her öldürmeye karşıyım.
Şirin Kahveci: Yine buna bezer şekilde Danimarka’da Aros Müzesinde sergilenen, iki Danimarkalı sanatçının ülkelerinin Avrupalılaşmasını eleştirmek için, bir atı Viking Kurban etme geleneğine göre kesip, parçalayıp kavanozlara yerleştirerek oluşturdukları bir sanat eseri var, bu eseri gören çoğu ziyaretçi tiksinme ve acıma duygularıyla ayrılıyorlar. Siz böyle bir sanat eseri hakkında ne düşünürsünüz?
Elif Çelebi: Benim bahsettiğim “Adak” işimde de adak haneye gittim adak yapılan hayvanların boğazının kesilmesini çektim. Aynı şeyi belki benim için de söyleyenler olur, orada da mesela bir hayvanın boğazı kesiliyor ve ben seyirci kalıyorum ama bu olan bir şeyi göstermek için yapılan bir işti. Tabi ben kendi işim için bir hayvan keser miyim diye sorarsanız, asla.
Şirin Kahveci: Sanatçı özgür olduğu sürece yaratıcıdır ve orijinal eserler yaratabilir, fakat bu eserleri topluma sunacağından bir şekilde toplumun normlarına bağlı kalması gerekmektedir. Sizin üretkenliğinizi ya da eserlerinizin özgünlüğünü kısıtlayan herhangi bir toplumsal norm var mı?
Elif Çelebi: Üretim aşamasında hiçbir şeyle karşılaşmadım. Genelde sanatçı bir şeyleri üretirken atölyesinde kalıyor ve orada üretiyor. Sergileme aşamasında böyle bir şeyle karşılaşılabilinir. Ben Fransa’da yer alacak bir sergiye kürklerden oluşacak bir iş götürecektim ve galerici “Bizi topa tutarlar!’ gibi çevreci bir söylemle karşıma çıkmıştı. Halbuki zaten çevreciliğe değinen bir işti. Başka bir işi götürmeyi tercih etti kendisi. Bir de Almanya’da bir video işimde bir dua vardı. Bu işim de “Duanın şarkı şeklinde söylenmesi sizin ülkenizde garip karşılanmıyor mu?” şeklinde bir tepkiye yol açtı. Türkiye’de buna benzer bir şeyle hiç karşılaşmadım.
Şirin Kahveci: “Bellek ve Hayal Gücü” konulu 7. Şili Bienaline “Desire” konulu eserinizle katılmışsınız. Sanırım bu eserde arıların savaşı insanların savaşı yerine bir metafor olarak kullanılıyor. Bu eserinizi biraz anlatmanız mümkün mü?
Elif Çelebi: O video Makedonya’da çekildi. Sırbistan sınırında Kumanovo adlı bir kasabada bir sanat sempozyumuna davetliydim yirmi günlük, bu video da orada iki savaş arasında çekildi. Bulunduğum yerin ilginçliği savaşta yıkılan bir kilisenin tekrar onarılmış hali olmasıydı. Çok ıssız bir dağ başında tam Sırbistan sınırında kilise manastır karışımı bir yerde bir workshop yapıldı. O esnada bir piknik masasında çekilmiş bir video o, bir bardak Fanta içine büyük bir arzuyla arılar geliyorlar, bardak tamamen dolana kadar durmadan geliyorlar. Sabit bir kadrajla çekildi video, bardak yarıya kadar doluydu ve arılar geliyor, bardak doluyor ve arılar bardağa değdikleri anda ölüyorlar hem birbirleriyle savaşıyorlar hem de o arzuyla kendi kendileriyle savaşıyorlar.