Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010
GENCO GÜLAN (İstanbul, 1969)


Genco Gülan 1969 yılında İstanbul’da doğmuş, Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Sanat okumuş, “yeni medya” alanındaki yüksek lisans derecesini New York’ta New School Üniversitesi’nden almış bir sanatçıdır. Yurt içinde ve yurt dışında birçok önemli sergide eserleri sergilenmiş olup aynı zamanda Web Bienal 2003’ün sanat direktörlüğünde ve Selanik Balkan Bienali’nin danışma kurulunda, Kosmopolis 2004’ün yönetim kurulu üyeliğinde ve Alternative Museum, New York’un danışmanı olarak görev almıştır. Köln ve New York Institute of Technology gibi Üniversitelerde seminerler vermiş olan sanatçıya ilişkin atıflar Newsweek, Herald Tribune, NY Arts, Art in America, Art News, Das Kunst, Beaux Arts, Me Naiset ve Idomeneé gibi yayınlarda yer almıştır. Halen Mimar Sinan ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak da çalışmaktadır. Son olarak Conceptual Colors (Kavramsal Renkler) adlı kitabını yayınlamıştır.
Ezgi Göç
Düzenleyen: Aykut Kale, aykut.kale@boun.edu.tr

Ezgi Göç: Bu soru kulağa biraz klişe gibi gelebilir ama senin vereceğin yanıtı merak ediyorum gerçekten. Sence sanat nedir ve kime sanatçı denir?

Genco Gülan: Her şeyden önce sanat bence bir çeşit fikir üretme işidir. Görsel sanatçı olduğum için daha görsel olarak fikir üretip bunu görsel olarak ifade etmek diyebilirim. Hatta sanatı fikir üretiminde bu görsel dili kullanmak olarak tarif ediyorum, yani nasıl yazarlar edebiyatçılar düşüncelerini yazarak ifade ediyorlarsa, görsel sanatçılar da düşüncelerini daha görsel bir dil oluşturarak ifade ediyor. Belki bunu hiyeroglifle mukayese edebilirsin.

Ezgi Göç: Aslında ilginç bir şey, ben de ana dalım çeviri olduğu için bunu çevirmenlikle mukayese ediyorum. Örneğin sanat eleştirmeninin yaptığı şeyle çevirmenin yaptığı şey bana çok benzer geliyor. Çevirmen dili kullanarak bir metni yorumluyor ve çevirisinde bu yorumu ifade ediyor, sanat eleştirmeni de sanat eserleri konusunda buna benzer bir yorumlama ve çeviri yapıyor. Yine sanatçı da bir şeyleri yorumluyor ve bu yorumu sanata çeviriyor.

Gülan: Art kritikten beklenen başka şeyler var, art kritik de dönüşüyor. Yani farklı bir dil olması çok önemli çünkü diğer dilin tıkanmışlığını görüyoruz, yazı dilinin tıkanmışlığını görsel sanatlar bazı noktalarda aşabiliyor bazı noktalarda aşamıyor. Buradan güzelliğe geçebilirim istiyorsan. Güzellik de bence bir kıstas yani güzellikte de bir şey var ama bu sanatın kriteri değil, yani güzellik toplumsal hayatımızda bir kriter daha çok. Sosyal yaşamda bir kriter ama sanatta romantizmden beri yani Rousseaulardan beri güzellik sanatın kriteri değil ama popüler kültürde öyleymiş gibi algılanıyor ama güzellik çok, çok izafi bir kavram mesela son yaptığım heykeller Ankara’da sergilenen heykellerde...

Ezgi: Evet, geçen hafta gördüm.

Gülan: Onların ismi “Geleceğin arkeolojisi” mesela çok güzel heykeller var çok güzel,  diyorum ki, güzellik tanımı bu figürlerden ortaya çıktı yani güzellik tanımı işte antik dönemlerden çıkıyor, klasik dönemde perçinleniyor ve bize kriter olarak yerleşiyor. Ve portrecilik denen şeyde böyle kadınla erkek arası vücutlar var bize güzellik olarak verilen. İşte bunların oranları var. Bu kriterle günümüzdeki kriter çok farklı. Benim işlerim var mesela yağlı boya tablolar. Beyoğlu’nda padişah Abdülaziz’in - bakmam lazım işte Abdülaziz’in saraylarından birinde bir sergi açtım “Gündelik Atölyeciler” diye, orada 19. yy sonlarında Roma’da freskler yapılmıştı ve o zamanın güzel hanımlarının resimleri yapıldı yani daha tombul hanımlar daha etine dolgun, hafif göbekli, o zaman silikon yoktu göğüsler silikonsuz ama böyle göbek var, kalça var, yani o zamanın Fransız ve Osmanlı güzel tabiri, beyaz tenli. Bunları benim kendi dijital figürlerimle mukayese etmiştim, ben de bunları bilgisayardan aldığım figürlerle fresklemiştim. Benim figürlerim çok daha zayıf kaslı figürlerdi yani daha bir yaratık; insan formundan uzaklaşmaya başlamış, yani bugün bilgisayarlarda işte daha 3 boyutlu filmlerde kullanılan. Ve ondan sonra bu güzellik farkını sergilemek için de bir estetik cerrah arkadaşımdan insan yağı istemiştim yani liposuction ile alınanlardan ve yağlı boyalar da ondan kullanmıştım. 

Ezgi: Yaa, gerçekten?

Gülan: Gerçek insan, ama sonuçta yani insandan da çıksa yağ sonuçta, sonuçta kullandığımız organik yağ. Şimdi yağ da güzelleşmek için alınıyor. Bir önceki yüzyıl olsaydı kadınların böyle bir zahmete girmelerine gerek kalmayacaktı, ama bu yüzyılda insanlar daha çok yemelerine karşın daha zayıf olmaları gerekiyor böyle toplumda ağır bir baskı var.

Ezgi: Böyle güzellik tanımının değişmesini gösteren kronolojik bir şey var, biliyor musun bilmiyorum, ilk başta söylediğin gibi en başta biraz göbekli beyaz tenli kadınlardan gele gele olay biraz değişiyor.

Gülan: Evet, odadaki modeller var yani insan vücudunun bu silikonlarla desteklenip yeni bir yaratığa dönüşmesi ki oradan da tamamen bunun üstüne gidiyor. Ben performans yaptığım için bu beden değişimlerini kendi üstümde de yapıyorum. Bir sergi için bir video hazırlamıştım, videodaki model benden modellendi. Videodaki kişi, tabii semazen videosu Almanya’nın ZKM müzesi için yapıldı, modellenirken animatöre dedim ki  göbekli yapma, neden, semazenler göbekli olmaz. Ondan sonra tabii semazen göbeksiz olur, o da dedi ki saç yapmak çok zor saçsız yapalım, sonra tabi o saçsız, göbeksiz bir Genco Gülan yaptı bu sefer bana hiç benzemiyordu, sonra serginin açılışında baktım ki böyle olmayacak çok ciddi bir diyete girdim. 10-15 kilo verdim 1- 1,5 ayda. Bir de Almanya’ya gittiğimde de saçımı kazıttım ilk defa. 20. yy sanal görüntülerimiz gerçek biyolojik yapımızı etkilemeye başlıyor yani fiziksel olarak da bizi değiştirebiliyor.

Ezgi: Önce senin üzerinden bir şey ortaya çıkarıyor sonra sen ona uymak için kendini değiştiriyorsun bir nevi.

Gülan: Yani bu daha büyük bir yaptırım, bu avatar meselesinde karşında daha büyük bir yaptırım var, kendini görüyorsun çünkü başka biri olsa, işte bu kadar ağır bir yaptırım olamaz. Daha önce neydi bunlar işte mankenler sinema yıldızları falan fakat bu avatar dünyasında gördüğün karakter sensin yani o. Senin başka bir versiyonun var yani çok ciddi bir yaptırım.

Ezgi: Burada mesela şundan bahsetmiş oluyoruz yani güzellik kavramı evrenselleşiveriyor çabucak ve değişse bile evrensel olarak değişiyor. Ama bir yandan da izafi olandan bahsettik, nasıl ikisi aynı anda olabiliyor?

Gülan: Şimdi evrensellik aslında yeni bir olay, bir ikinci kitabım çıktı “Dijital Devrimin Yeniden Kodlanması” orada da şunu söylüyorum ilk defa 2000 yılında bütün dünyada yeni yıl kutlanıyor yani bu globalizm dediğimiz şey daha teorik bir şey ama 2000 yılı bu nedenle bir milat. Daha önce de globalizmden bahsediliyor post-modernizmden bahsediliyor ama böyle bir şey yok. Şu anda Starbucks’tayız, onun kahvesini içiyoruz, yani globalizmin dayattığı bir takım şeyler de var, koşullar da var, güzellik de bunlardan biri ama şunu söyleyeyim dünyada tabii ki bir güzellik kültürü var ama bu daha çok artık toplumsal yani sanatsal. Aslında kriter yok ama kriter var yani çağdaş sanatın en büyük numarası da bu. İlk önce diyor ki kuralsız ama daha sonra kurallar ortaya çıkmaya başlıyor ki bu da çok uzun bir liste.

Ezgi: O zaman çok fazla da bir şey değişmiş olmuyor önce kurallar din çevresinde değişirken sonra para çevresine ya da zamanın değişmesiyle sanayi devrimiyle farklı kurallar kazanıyor ama şu anda kural yok derken bile kurallar olduğundan söz ediyoruz.

Genco: Çağdaş sanatın en büyük ikiyüzlülüğü de bu, çünkü insanlar kuralları seviyorlar. İnsanlar rahat ediyorlar sınırlarının olmasını istiyorlar, aynı denizde yüzerken gerilen ipler gibi, aslında sana bir güvenlik hissi veriyor, kurallar da aynı şekilde. Sanatçı olarak da bizim sürekli bu denizdeki ağları geçmemiz bekleniyor yani bizim de sanatçı olarak sürekli kural dışı olmamız gerekiyor. Yani sanatçı tanımında böyle bir şey yok ama yaptığımız her şeyin sıra dışı olması gerekiyor. Sanata aslında işlevsiz diyoruz ama sanatın görevi işlevsiz görünmek ama beynini uyarmak da aynı zamanda. Çünkü bu toplumsal hayatta toplumların içinde sen biliyorsun ki üstüne örneğin aslan saldırmayacak ya da başına yukardan bir dal düşmeyecek, artık çok kontrollü ortamlarda yaşıyoruz ve insan da 10000 yıllardan beri uygar yani yazının bulunmasından itibaren 8 milyon yıldır insan doğayla yaşıyor. Nasıl insanlar artık hayatın monotonluğuna alıştılar, gittikçe kontrollü hayatlar yaşıyorlar, hayat nasıl bizi jimnastik salonlarına itiyorsa, insanların uyarılmaya, düşünmeye, düşündürülmeye ihtiyacı var.

Ezgi: Bu yüzden de hani kuralları kontrol ediyormuş gibi yaparken bir yandan da sanatçıdan o kuralları yıkmasını bekliyor. 

Gülan: Hem çok kurallı bir yerdesin hem de diyorsun ki hadi beni şaşırt. Sanattan bir takım şeyler bekliyorsun ama ilk önce algımızı açmamız lazım anlamaya çalışmamız lazım ve buna olanak tanımamız lazım, mesela İngiltere’de iki defa fotoğraf çekerken polis tuttu beni. Bir keresinde bekçiler geldi. Benim burada ne çektiğim önemli değil, zaten benim burada çektiğim şeyin sıra dışı gözükmesi gerekiyor. Zaten sıra dışı olan bir şeyi çekmemem gerekiyor sanatçı olarak. Fakat sıra dışı olunca da polis geliyor. Zaten “sıradan” olmamasını istiyorlar. Yani buna yasadışı değil ama zaten sıradan. Böyle kafamda şeyler falan yok yani yaptığım iş sıra dışı olsun. Mesela BBC’ye verdiğim bir röportajda dedim ki Türkiye bu bakımdan daha şanslı çünkü hala Türkiye’ de kurallar tanımlar bu kadar katı değil mesela kılıç adam fotoğrafları yaptım, gayet otobana çıktım kılıç balığı kafasıyla fotoğraflar çektim, polis de ne yapıyorsun ne ediyorsun demedi. Almanya’da yapsan anında polis vurur seni. Bu yüzden batı da geri kalmaya başladı bu yüzden İstanbul’un sanatı daha dinamik.

Ezgi: Mesela çok yönlü olmak zorundasın. Sanatın tarihini yazıyorsun ve biliyorsun takip ediyorsun hem de bir yandan çok üretken bir şekilde çalışıyorsun, bu kadar üretken nasıl olabiliyorsun? 

Gülan: Olmak zorundayım çünkü var olmaya çalışıyorum, bunu yapmaya çalışırken de her yöntemi deniyorum. Mesela futbolda bir kural var. On birer kişi maç yapıyor ama sanatta bir kural yok çünkü tek bir sanatçı bunu yapıyor görünüyor ama bir yandan yani adamın arkasında binlerce kişi oluyor. Örneğin ben piksel stüdyolarıyla animasyon yarışmalarına giriyorum, rakibim piksel dünyanın en büyük animasyon şirketi... Tabii koca bir takım acayip makineleri var, bende hiç bir şey yok tabii ki kaybediyorum bu yarışı ama yine yarışmaya giriyorum. Dolayısıyla ben de yöntem olarak çok farklı disiplinlerde çalışıyorum. Bizi ne üniversiteler destekliyor ne kültür bakanlığı destekliyor. Hiçbir desteğimiz yok tamamen iman kuvvetiyle, bu durum insanı gerilla taktiği kullanmaya itiyor. Gerilla taktiğinin bir takım avantajları oluyor ama şekil değiştirmen gerekiyor, sürekli ortama uyman gerekiyor, ben de bunu mecra değiştirerek yapıyorum yani sık sık mecra değiştiriyorum.

Ezgi: Hani şu mürekkep lekeleriyle olan?

Gülan: Mürekkep lekeleri işte onu nasıl resme uygularım onun üstüne kafa yoruyorum. Dijital Rorschach diye bir seriye başlayacağım daha başlamadım. Yine bir ikiz meselesine tekrar takılmış durumdayım çünkü kaç zamandır ikiz arıyorum yani ikiz isimli bir takım projeler yapıyorum ve sürekli şansım yaver gitmiyor.

Benim ikiz kavramı ile ilgili bir takıntım var, yani bu simetri meselesi. Yani çok bildiğimiz bu simetri meselesini hem heykelde uyguluyorum hem kendi performanslarımda uyguluyorum, resimde de uygulayacağım o nedenle Rorschach testini mesela çalışım dün akşam.

Ezgi: Benim M*** ve M*** diye iki arkadaşım var, tek yumurta ikizi onlar da... 

Gülan: Nedense ikizler böyle çok şeyler, toplum aslında ikizleri de istemiyor, yani aslında bizim de vücudumuz tamamen ikiz, bir simetri üstüne kurulu, sağ ve sol gözümüz var, sağ elimiz... Bütün vücudumuz nerdeyse tamamen simetrik ama buna karşı bu ikizler yani toplumda genel olarak ikiz olduklarının bilinmesini istemiyorlar, ikizlikten rahatsız oluyor insanlar. Tanıştığım ikizler bile ikize benzemiyor, bunu çok ilginç buldum ama çözemedim, yani bu kadar simetrik bir vücudumuz olduğu halde neden simetrimize tehdit gibi gelebiliyor aynı zamanda.

Bir proje üstünde çalışıyorum, tiyatro festivaline vereceğim bu projede bu sefer ölümle yüzleşmeye karar verdim ve de şunu merak ediyorum gerçek insanların gerçek ölüm hikayeleri... Ölüm sadece dinin konusu değil sanatın da konusu. Gerçek insanların gerçek ölüm hikayelerini kaydedip bunu oyunculara seslendireceğim. Müthiş ölüm hikayeleri mesela bu deprem sırasında ölü fotoğrafları çeken bir adam bana hikayelerini anlattı işte ona her gün özel iğne yapıyorlarmış ki koku hissetmesin koku almasın diye yani bu ceset tasnifi de bir iş ve bu iş ona düşmüş Bu sefer mesela estetik olmayacak, güzel olmayacak, eğlenceli olmayacak, üzücü olacak ve en önemlisi çizgisel olmayacak. Bana hep sordular işte neden hiç çizgisel çalışmıyorsun, ben de diyorum ki benim beynim çizgisel çalışmıyor yani benim için hikayede çizgisellik şart değil. İnsanlar da hep bekliyorlar, biri her zaman onlara bir pamuk prenses hikayesi anlatsın. Filmden ayrılırken mutlu gitsinler. 

Ezgi: Ama sanatta bunu yapmak zorunda değiliz, değil mi?

Gülan: Sanatta bunu yapmak zorunda değiliz. Bunun bedeli ne olur,  satın alınmayabiliriz, bu çok büyük bir tehdit ama bu tehdidi de göze almalıyız, riske atmak zorundayız. Çünkü yani pazar da ve satın alınma da sanatın bir parçası, bunlar bağımsızdır diye kesinlikle bir şey söyleyemeyiz, sanat ayrı bağımsız bir daldır, pazarla kesişimi vardır ama ayrı bir daldır.

Ben bir de yapay zeka yapay algı üzerine çalışıyorum, özellikle ve en önemli savlarımdan bir işte robotların artık bizle, insanlarla yarışabilir hale geldiği. Hatta bunun geçtiği. Bu görünmüyor tabii ki, biz robotları hep metal şeyler olarak zannediyoruz ama yazılım olarak robotlar insanları gelip geçmiş durumdalar ve de robot algıları için de resimler ürettim ve yine yapay zekâ kullanarak hem makale yazdım -akademik makale- yayınladım ve yapay zeka kullanarak bir tiyatro metni yazdım, tiyatro yarışmasına yolladım “Universal California” diye bir yarışmaya yolladım. 

Ezgi: İnternetteki yapay zekalarla diyaloga girerek mi yoksa...

Gülan: Evet, evet Shakspeare’i onlarla buluşturdum diyelim, öyle bir tiyatro metni oluşturdum, hatta bunlarla ilgili bir takım dersler verdim. Romeo Juliet’i uyarladım ve Romeo Eliza.011 diye bir oyun yazdım ve tam günümüzde aşk ilişkisini anlatıyor. Şimdi aşklar öyle yaşanıyor ki yani sen fiziksel olarak bir ortamda oluyorsun ama sevdiğinle tamamen elektronik aletlerle haberleşiyorsun. 4-5 ayrı cins yapay zeka robotunu kullandım bunların çeşitleri ayrılıyor işte veritabanlı çalışanlar ya da interneti veritabanı olarak kullananları var, daha zeki olanları, daha az zeki olanları, kelime oyunları olanları var. Ve bunlar çeviriye çok yakın yani çeviri mantığına yakınlar. Ve yine bunların görsel algılarıyla ilgili işler yaptım ve resimler yaptım. Robotlar artık mükemmel tanıma uygun işler üretiyorlar güzel tanımına uygun olmayan hatta sanat tanımına uygun olmayan işler. Demiştik ya aynı zamanda insanlık tanımı; uygun olmayan şeyler yapabilmek haline geliyor, dolayısıyla eskiden kusur denen şey günümüzde hep bu bağlamda güzelliğe dönüşebiliyor.