Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Güneş Savaş

Lisya Fins, B.U., lisyafins@gmail.com

Oda Projesi İstanbul’da temellenmiş bir sanatçı kolektifidir. Özge Açıkkol, Güneş Savaş ve Seçil Yersel; 2000 yılında çalışmalarını birlikte yürütmeye karar veren grubun üyeleridir. Bir “mekân”da bir arada olma ihtiyacının ardından oluşan Oda Projesi’nin düzçizgisel bir tarih anlayışı içinde anlamlandırılması, “zamanında” yapılan ya da sürmekte olan hareket ve duruşları anlatmada yetersiz kalabilir. Oda Projesi’nin, İstanbul’dan, Galata’da bir mahallenin coğrafyasından, dokusundan ve yaşayanlarından etkilenerek ve onlarla etkileşime geçerek, İstanbul sanat ortamının birbirine benzer koşullarından sıkılarak hareketlenen bir oluşum ve bir sanatçı kolektifi olduğu söylenebilir. 1997 yılında tanışan Özge, Güneş ve Seçil, Galata’da Şahkulu Sokak’ta bir ev kiralarlar. Artan fiyatlar, tarihi bir semt olarak değer kazanan Galata’da yaşama koşullarının değişmesi ile ekip yerinden edilince, mahalelli onlara aynı sokakta boş bir daire gösterir, kiralanan yerde üç oda, bir mutfak, bir tuvalet vardır, toplam 45m2.
2000 Ocak ayında kendilerine Oda Projesi diyen grup, 3 odanın orta odasını herkese açarlar; bu herkes, mahalleli, dostlar, sanatçılar, farklı disiplinlerden insanlar; mekân ve kullanımları, gücü ve potansiyelleri üzerine düşünmek isteyenlerdir. Perec’in “Yararsız Bir Uzama Dair” metni izinde Özge ilk projeyi gerçekleştirir. Odayı boş olarak açar / gösterir; beş sene boyunca Oda Projesi niyeti, önerileri burada şekillenir ve İstanbul’da, yurtdışında farklı yerlerde, sergilerde, mekânlarda, yayınlarda, radyolarda kendini yaygınlaştırır, değiştirir, dönüştürür.
Oda Projesi içinde yer aldığı mahallede, odada, avluda, meydanda, sokakta, sanat galerisinde, gazetede, kitapta, radyoda… Üç ayaklı bir ilişki biçimi yaratarak (Oda Projesi / “mekan” sahibi / davetli “misafir” / “komşu”), bu üçlü ilişkiden çıkan sürecin önemine işaret eden ve sonuca önceden bilerek değil yol alırken karar verilen bir dizi proje gerçekleştirmektedir. Genişleyen, büzüşen bir organizma gibi olan Oda Projesi’nin, mekân deneyimleri, farklı dil olasılıkları ve gündelik hayat dinamiklerini ödünç alarak oluşan stratejiler, taktikler geliştiren yapısı sürmektedir.

Lisya Fins: Merhaba. Öncelikle Oda Projesini biraz tanıtabilir misiniz?

Güneş Savaş: Oda Projesi 2000 yılından itibaren birlikte çalışan bir sanat kollektifi. Üç kişi oluşturdu bu sanat kollektifini: Özge Açıkkol, Seçil Yersel, ve ben -Güneş Savaş. Kendimize ait bir mekanımız vardı Galata’da. Üç odadan oluşan bir mekandı burası. Ve onun orta odasını bir sanat mekanıymışcasına açabilir miyiz düşüncesiyle başladık. Üç yıldır o mahallede zaten kendimize ait bir mekanımız ve mahalleyle deneyimlerimiz vardı. Galata şenliği, çocuklarla ve kadınlarla çalışmalar gibi... Ama bunların hepsi de mahalleli olmak nedir diye öğrenirken, kendi kendimize çıkardığımız çalışmalardı. Hiçbiri bir sanat projesi olsun diye yapılmamıştı. Biz hepimiz o sırada Marmara Güzel Sanatlar sanat öğrencisiydik. Bu üç senelik deneyim sonucunda, kendi mekanımızın bir odasını bir sanat mekanıymışcasına açabilir miyiz diye düşündük. Bu bir galeriye, ya da bir sanat mekanına özenen olabilir, ama o işleri tekrarlamak amaçlı değil. Sadece o rolü üstlenip, acaba onu o rol üzerinden değiştirebilir miyiz diye düşünüyorduk. Bunun üzerine mahalleye sanatçılar, mimarlar, sosyologlar ve yazarlar davet etmeye başladık. O kişilerin gelip Galata’daki mahalle sakinleriyle birlikte ortak projeler üretmelerini talep ettik. Tabii ki mahalleye gelirken kafalarındaki düşünceleriyle, mahalleye gelip mahalleliyle tanıştıktan sonraki düşünceleri çok farklıydı. Herkes kafasında bir projeyle geliyordu ama mahalleli onu her koşulda kendi isteği doğrultusunda şekillendirip yönlendiriyordu; kendi bakış açısıyla değiştiriyordu. Böylece hep farklı bakış açıları biraraya gelmiş oluyordu. Bizim burada kendimizi konumlandırma şeklimiz ise aracı olmaktı. Sanat dediğimiz üretimin kapalı mekanlarda, galerilerde, müzelerde olması dışındaki olasılıklar nedir, kendi mekanımızda onu araştırıyorduk. Kendi başımıza bu mekan çalışmalarını yaparken üç sene sonra yurt dışından teklifler gelmeye başladı. Çeşitli bianeller ve yine mahalle bazlı çalışmalar yapmaya devam ettik yurtdışında. Dediğim gibi, biz şimdiye kadar hep mahalleliyle o ülkedeki sanatçılar arasında ilişkiler kurmayı ve aracı olma yöntemini denedik.
Biz, Oda Projesi olarak genellikle sanat nesnesi üretmiyoruz ama kendimizi çeşitli mecralarla tarif etmeyi seviyoruz. Bir sanat projesi olarak kitaplar üretmek, gazeteler üretmek gibi... Mesela açık radyoda programlar yaptık. Bu programlar da bizim mahallede yaptığımız kaçak radyo yayınının tekrar dönüştürülmesi üzerineydi. Yani kendimiz de bir takım medyalar kullanıyoruz, ama bu medyaların da kendi kalıplarını ödünç alıp, yine onları da değiştirmeye, dönüştürmeye çalışıyoruz.

Lisya Fins: Peki neden Galata ile başladı Oda Projesi?

Güneş Savaş: Aslında onun bir nedeni yok. Biz üniversiteden arkadaşlardık ve kendimize bir atölye arıyorduk. Hocamız Balkan Naci İslimyeli Galata’da ucuz bir mekan bulabileceğimizi söyledi. Onun da o zamanlar bir mekanı vardı Galata’da. Bizi bir emlakçıyla tanıştırdı, ve daha uygun olduğu için Galata’da başladık çalışmalarımıza.

Lisya Fins: Geçenlerde projelerinizden “Tongue” adlı projeyi okumuştum. Ondan bahsetmek ister misiniz?

Güneş Savaş: “Tongue” Berlin’de Nadin Reschke ile birlikte yürüttüğümüz bir projeydi. Biz Nadin ile İstanbul’da ve Hamburg’da daha önce başka projeler de yapmıştık. Bizim yurt dışına davet edildiğimiz ülke genel olarak Almanya oluyor. Birçok Avrupa ülkesine gittik tabii, ama tekrar tekrar pek çok şehrine gittiğimiz ülke Almanya oldu bugüne kadar. Yurt dışındaki çalışmalarımızda her zaman bir dil sorunuyla karşılaşıyoruz. Nadin ile yaptığımız projelerde genelde hep aynı mekanda kalıyorduk. Aramızda her zaman ortak dil olarak İngilizce konuşuyoruz ama mesela sabahları hep birbirimize Almanca-Türkçe karışık bir dil kuruyorduk. Bunun üzerine, bambaşka bir proje yaparken dedik ki, biz bu dil sorununu bir projeye çevirmeliyiz ve birlikte bir “dil” projesi yapmalıyız. Bu proje hem bizim Almanca öğrenmemiz için olabilir, hem de bizim ürettiğimiz bu karışık dil için olabilirdi. Nadin’in de bizim de yaklaşımımız aslında bir üçüncü dil yaratmak üzerineydi; yani sanatla acaba farklı insanları bir araya getiren ilişkisel bir üçüncü dil yaratılabilr mi, kurgulanabilir mi diye düşündük. Böylece bir dil kursu yapmaya karar verdik. Tabii ki bu aynı zamanda dil politikalarıyla da çok fazla alakalıydı. Çünkü göçmenlerin çok olduğu ülkelerde dil her zaman bir baskı nedeni, baskı kaynaklarından biri. Tepki gösterilen, öğrenilmeyen, ya da öğrenilmeye çalışılan, sürekli savaşılan bir alan. Tüm çalıştığımız ülkelerde hep göçmenlerle de çok çalışmış olmanın getirdiği bir deneyimle, o dilin ne kadar problemli bir alan olduğunu hep gözlemliyorduk. Dedik ki bir dil kursu yapalım, ama bu dil kursunda, Almanya’da olduğumuz için Almanca tabii ki önemli ama, tüm göçmenlerin (Bulgar, Türk, İtalyan, ya da Fransız olabilir) öğrendiği ve kendi bildikleri Almancalar öğrenilsin ve öğretilsin. Gerçek olan Almancayı, ya da kurallı dilbilgisiyle tamamen doğru Almancayı unutalım dedik, ve göçmenlerin kendi kullandıkları Almancalarını ders halinde bize öğretmelerini istedik. Bizler bu Almancayı öğrenelim dedik. Tabii ki bu kursa katılmak isteyenlerin hiç biri sadece öğrenci ya da sadece öğretmen olmayacaktı. Herkes hem öğretmen, hem de öğrenci olacaktı. Bu etkileşimli alanda projeye katılmak isteyenleri günlere böldük, ve herkesin kendi Almancasını öğrettiği ve diğerlerinden farklı Almancalar öğrendiği günler oluşturduk.

Lisya Fins: Sizin en çok sevdiğiniz, benimsediğiniz, ya da sizi en çok şaşırtan projeniz hangisiydi?

Güneş Savaş: En sevdiğim diyebileceğim tek bir proje yok aslında. Birçok projemiz var ve her bir projeyle ilişkim çok başka, ama beni en çok şaşırtan proje bir mahallede yaptığımız mimarlık projesiydi. Yarışmalara katılan mimarlarla ortak bir proje ürettik. Mimarlık şartnamesinden yola çıkarak mahallede bir yarışma şartnamesi oluşturduk. Ama bunu, bizim o mahallede o ana kadar yaptığımız tüm projelerin içine yedirildiği ve aynı zamanda da mahallenin gündelik hayatını içeren bir şartname olarak hazırladık. Mesela kafanıza halı silkenebilir, su dökülebilir, çocuklarla karşılaşabilirsiniz, sokakta yıkanan halı görebilirsiniz gibi tüm bu bilgileri bir mimarlık şartnamesinin içine erittik. Mimarlardan bu bilgilerden yola çıkarak yeni bir mahalle tahayyül etmelerini istedik. Mahalleyi gelip görmek ve mahalleye yeni bir mimari yapı önermek de yasak olarak eklendi şartnameye. Bütün bu verilerden yola çıkarak mimarlar yeni bir mahalle tahayyül edeceklerdi. Yarışmamızın jürisi de mahallede yaşayan bakkal, mahalledeki komşular, çocuklar ve muhtardı. Yani tamamen mahalleden oluşan bir ekipti.
Binanın dördüncü katında bir çay şenliği eşliğinde bir sunum yapıldı. Mimarlar geldiler ama hep bir sorun yaşanıyordu. Mimarlardan yeni mahalle tahayyülünde bulunanlar da oldu, ama yine mahallenin içine birşeyler yapmayı planlayanlar da oldu. Sunum yaparken mimarlar belirli müşterilerle çalışmaya ya da bir kurula konuşmaya alışkın oldukları için, sürekli söylediklerinin anlaşılmadığını düşünüp: “Anlatabiliyor muyum?” diye sorarak mahalleliye kendilerini açıklama ihtiyacı duyuyorlardı. Ama mahalleli o kadar güzel sorular sormaya başladı ki, mimarlar o “Anlatabiliyor muyum?” sorusunu geçip kendilerini gerçekten dillendirmeye başladılar. Böylece aralarında çok güzel bir ilişki oluştu.
Bu projenin uygulamaya geçmesi için de aslında şöyle düşünüyorduk. Bizi Kassel’de “Collective Creativity” adlı bir projeye davet etmişlerdi. Biz de kazanan mimarın yapısını aslında orada sergide gerçekleştirecektik. Bize çok büyük maketler, paftalar geldi. Gayet ciddi bir sunum yapıldı mahalleliye. Fakat son mimar elinde hiç birşey olmadan, bomboş geldi. Mahallelinin karşısına geçip: “Ben şartnameyi okudum. Buraya gelmemem gerektiği halde geldim.” Zaten mimarların hepsi aynı şeyi yapmışlardı. “Ve ben gördüm ki” dedi “sizin bilginizle benim bilgimi ancak biriktirerek ortak bir ürün çıkartabilirim. Bu yeni bir mahalle olacaksa da, bu mahallenin içinde bir yenilik olacaksa da ancak bunu sizlerle çalışarak gerçekleştirebilirim. Dolayısıyla ben sizsiz bir şey üretemeyeceğime karar verdim ve hiç birşey üretmedim. Bilgimi ve deneyimimi ancak sizlerle birleştirerek bir yapı oluşturabileceğim” dedi. Bizler, acaba mahalleli o şaşaalı müthiş maketlerden hangisini seçecek diye düşünürken, o mimar kazandı. Ve dolayısla biz birden boşa kaldık, çünkü Kassel’de yapılacak, sunulacak bir mimari yapı oluşmadı.
Bu proje aynı zamanda da, diğer projelerimizde olduğu gibi, kaydediliyordu. Bizim projenin en önemli malzemesi de bu zaten. Biz hep bir süreç projesi olduğumuz, ve hep uzun süren - bir ay, iki ay, en az on/onbeş gün süren - çalışmalar yaptığımız, ve bunlardan bir nesne üretmediğimiz için bizim için en önemli paylaşım alanı kayıt. Çünkü bizim çok fazla izleyicimiz de olmuyor. Hep katılımcılarımız oluyor. Galata’dayken de yurt dışında çalıştığımız zaman da hep insanlarla ortak bir çalışma yapıyoruz ve sürekli birilerinin bizi izlemesi çok zor oluyor. Tabii bunun daha sonra paylaşılması gerekiyor. Dolayısıyla her yaptığımız çalışma kayıt altındadır. Bu proje için de tüm mimarların sunumundan oluşan filmler yapıldı. Ayrıca Kassel’dan taşınan bütün paftalar ve maketler gösterildi. Bunlarla birlikte, en son mimarın sunumunun da gösterildiği bir paylaşım yaptık.

Lisya Fins: Sizce sanat nedir? Sanatı nasıl tanımlarsınız?
Güneş Savaş: Sanatı ben daha çok Oda Projesi üzerinden tanımlayabilirim. Çünkü aslında sanata yaklaşımım Oda Projesi ile birlikte gelişip değişmeye başladı. Ben sanatın gerçekten gündelik hayatın içinde kullanılabilen birşey olması gerektiğini düşünüyorum. Ama asla resim, heykel ya da entonasyon sanat değildir demiyorum. Benim için sanat, gerçekten birileriyle ilişki kurmam için bir araç olmalı. Çünkü hep benzerimiz insanlarla birlikte yaşıyoruz, benzerimiz insanlarla sohbet ediyoruz; ve başka, farklı biriyle karşılaştığımız zaman hep bir rahatsızlık ve neyi nasıl konuşacağımızı bilemediğimiz bir ortam oluşuyor. Sanat acaba gerçekten bu üçüncü dilin oluşturulmasına destek olabilir mi? Ve gündelik hayatta nasıl bir araca dönüştürülerek kullanılabilir?

Lisya Fins: Oda Projesi teknolojiyi ve medyayı kullanarak sanat projelerini oluşturuyor. Bunu nasıl dönüştürüyor ve kullanıyorsunuz?

Güneş Savaş: Biz teknolojiyi, dijital ortamı ve medyayı kullanarak çalışmalarımızın sürecini sanata dönüştürüyoruz. Bir sanat nesnesi üretmiyoruz ama tüm üretimimizi ses ve videoyla kaydediyoruz. Dolayısıyla zaten kendimizi paylaşabildiğimiz ve arşivleyebildiğimiz tek mecra bu. Ama bunun dışında, mesela “Radyo” bizim için çok önemli bir sanat projesiydi. Kendi başına bir ses yığınının tamamiyle bir sanat yapıtı olduğunu bile iddia edebiliriz. Fransız sanatçı Matthieu Prat ile ortak yapılan bir projeydi “Radyo”. Mahalleden çıkarılmadan önceki son projemizdi. Çünkü mutenalaşma süreci ile Galata çok hızlı değişti ve hızla el değiştirdi. Bizim de dairemiz satıldığı zaman, biz yeni bir yer kiralamak istemedik. Zaten sanatçılar olarak, orada var olarak ve yaptığımız projelerle de birlikte bu mutenalaşma sürecinin elbette bir parçasıydık. Mahalleye davet ettiğimiz insanlar ve insanlarla ortaklık kurdurduğumuz ilişkiler de aslında bu sürecin bir parçası oldu. Biz de mahalleden çıkartılırken tekrar aynı mahallede kalmamaya karar verdik ve Matthieu’nun projesiyle mahallede kaçak bir radyo yayını kuruldu. Günün belirli bir saati avlunun ortasına bir anten kuruluyordu, ve kaçak yakalanmış bir kanalda bir radyo yayını yapılıyordu. Bu radyo yayınında mahallelinin kendi yaptıkları müzik programları, sohbetler, çay programlarının yanında, bir de şimdiye kadar bizimle çalışmış olan sanatçıların gelip kendi çalışmalarını, yaşantılarını anlattıkları programlar da vardı. Aynı zamanda da mutenalaşma ile ilgilenen mimarlar ve sosyologlar da gelip programlar yapıyorlardı. Bunlarla birlikte evin içindeki ve sokaktaki tüm seslerin de dahil olduğu bir radyo programından bahsediyoruz. Her an çocuklar ve kadınlar girip çıkıyor, sokak satıcıları geçiyor, ve tüm bunlar arka planda sürekli devam eden süreçler olarak kayda alınıyordu. Biz zaten bu radyo programına tüm bu sesleri emerek, ve reklamlarda bakkalımıza, orada yapılan menemene yer vererek, geçen halıcının sesini kaydedip ondan bir reklam oluşturarak oradaki gerçek ortamın kaydını yaptık. Böylece bir ay boyunca, taşındığımız günde çıkan taşınma seslerimiz de dahil, tüm günlerin kaydı yapılmış oldu bu projede. Elimizde oluşan bu bir aylık kaydı nasıl dönüştürebileceğimizi ve tekrar nasıl paylaşabileceğimizi düşünmeye başladık. Bunu da açık radyo ile yapabileceğimize karar verdik. Kanalımız 101.7’ydi, ve 101.7 EFEM adındaydı. Mahalledeki çocukların hepsi “efem” diye yazdığı için biz de kanalı fm diye değil de “efem” diye yazmaya karar verdik. Açık radyodaki 101.7 efem yayınımızda hem bu varolan malzemeyi kullanmaya başladık, hem de her hafta kendimize bir konu seçip sokakta kayıtlar oluşturup bunları birbirlerine montajladık. Hep montaj programlar yaptık. Hatta bazen radyonun içinde yemek pişirdik, tamirat yaptık. Böylece hem arka fonda sürekli bizim kaydımızın sesi varken, hem de stüdyonun içinde asla olmaması gereken sesler de kaydediliyordu. Stüdyoda soğanların kavrulduğu, bütün stüdyonun koktuğu, çiçeklerin ekildiği bir ortam düşünün. Hatta bazen dışarı çıkıp bütün açık radyonun tek tek envanterini çıkarttık. Şimdi ben radyoda şunu görüyorum bunu görüyorum diye tüm envanterini çıkarttığımız ve bunların dışında çok fazla parazit ses de kullandığımız bir yayın yapıyorduk. Dolayısıyla radyo içinde radyo olup, radyo bilgisini de değiştirdik. Genelde güzel seslerin, müziklerin dinlendiği bir teknolojiyken, biz radyoyu dinlenmesi oldukça zor seslerin de bulunduğu, ama aynı zamanda beraberinde pek çok sözlü tarih çalışmasını da içeren karışık bir üretim olarak oluşturduk. Bu proje bizim için çok büyük bir sesli yapıt oldu ve mecramız da radyoydu. İki sene kadar yayın yaptık. Bunu daha da devam ettirebilirdik, ama kendimizi tekrarlamayalım ve yeni bir yöntem bulalım diye düşündük. Çünkü bir buçuk-iki yılda elimizdeki bütün malzemeler tükendi. Biz de çok fazla dışarıda ses kaydı yapmış ve biraz da yorulmuştuk. Tabii her hafta bir program hazırlamak çok yorucu bir süreç. Üçümüz çıkıp ayrı ayrı ses kayıtları yapıyorduk, onlar ve de eski kayıtlar montajlanıyordu. Her hafta bir gün bir yapıt üretiyorduk aslında. Bu da çok ciddi emek ve enerji gerektiren bir süreç. Aynı zamanda stüdyoda olduğumuz sürede de bir üretim yapıyorduk. Dolayısıyla bu proje çok yoğun bir çalışmaydı. Zaman zaman yeniden heyecanlansak da tekrar başlamaya vaktimiz olmadı.

Lisya Fins: Şu aralar üzerinde çalışmakta olduğunuz bir proje var mı?

Güneş Savaş: Evet, şimdi Maltepe’nin sırtlarında Gülsuyu-Gülensu diye bir mahalle var. Bir gecekondu mahallesi. 74 sonraları devrim yöntemiyle kurulmuş, çok farklı bir yapısı olan bir mahalle. Mahallenin bir kısmı daha önce, 60’larda kuruluyor ama, diğer bir kısmının da 74’ten sonra darbe öncesi gençliğin çalıştığı bir mahalle olarak kurulduğunu görüyoruz. O zamanlar burası parsel parsel bölünüp insanlara dağıtılıyor ve burada belirli ölçüler içinde insanlar kendi evlerini inşaa ediyorlar. Çok farklı bir yapı. Fakat şimdi burası bir kentsel dönüşüm projesiyle TOKİ’nin satın alıp değiştirmeye çalıştığı bir alan. Mahallede Ece Sarıyüz, Philipp Misselwitz ve Nikolaus Hirsch’in üzerinde çalıştığı “Kültürel Aracılar” adlı bir proje gerçekleştiriliyor aynı zamanda. Araştırılan konu da şehir merkezleri dışındaki yerlerde kültürün nasıl üretildiği, kültürel üretimin ne olduğu. Mesela burada şehir merkezinde sinemalar, tiyatrolar ve konser salonları vardır; hızlı bir kültür üretimi ve tüketimi oluşmaktadır. Peki bu sehir merkezlerinden gerçekten çok uzak noktalarda konumlanmış mahallelerde kültür nasıl paylaşılıyor, üretiliyor? Gülsuyu-Gülensu mahallesi de bunları araştırdığımız, deneyimlediğimiz, öğrenmeye çalıştığımız bir alan. Ama dediğim gibi çok yoğum bir tarihi var. Devrim geçmişinden, darbeden sonraki yaşananlardan ve şimdiki kentsel dönüşüm projesinden kaynaklanan bir tarih ve yaşanmışlık birikimi söz konusu. Bizler de orada şu an 4-5 projeyi aynı anda yürütüyoruz. Bunlardan biri “Sözlü Tarih Projesi”. Mahallenin ilk kurulum aşamasını görmüş, o dönemlerde yaşamış kişilerle mahallenin nasıl kurulduğunu, o süreci, o zamanlar ile şimdiki zaman arasındaki farkı, ve mahallelinin geleceğini nasıl gördükleri hakkındaki yorumlarını konuştuğumuz beş soruluk bir sözlü tarih çalışması yapıyoruz. Bir diğer projemiz de “Seyyar Vitrin”. Bu “Seyyar Vitrin”, çekmeceleri olan şeffaf bir kutu. Mahallenin çeşitli yerlerine gidilip, orada mekan ile ilgili bir sergi yapılıyor. Mesela son serginin adı “Futbol”. Mahallenin futbol takımının kupaları, kıyafetlerinin olduğu bir sergi dolaşıyor sokaklarda. Bunun dışında başka küçük projeler de var bu mahallede son bir buçuk yıldır çalıştığımız. İlk bahsettiğim sözlü tarih projesi şu aralar video dökümantasyonuna alınıyor. Toplamda 60 kişiye ulaşmayı hedefliyoruz, şu anda 50 küsürlerdeyiz. Proje sonunda hem arşiv olarak her kişinin ayrı bir video dokümantasyonu olacak, hem de bütün bunların toplamında bir kısa film çıkartılacak. Ama asıl olarak da bunun bir kitabı basılacak. Tabii herşeyi mahallenin içinden yürütmeye çalıştığımız için, mahalledeki yayın evinin bu kitabı basmasını hayal ediyoruz. Bu kitap Türkçe ve İngilizce olarak basılacak, ama tamamen İngilizceye çevrilecek mi yoksa parça parça mı olacak, onun üzerinde daha tamamen henüz bir karar vermedik, çalışıyoruz. Şimdilik Blogspot’undan bu projeyi ve diğer projeleri takip etmeniz mümkün.

Lisya Fins: Bu keyifli söyleşi için size çok teşekkür ederim. Oda Projesinin başarılarının devamını dilerim.