Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010
Hakan Onur (İstanbul, 1965)


Didem Demirel, B.U. digdem_demirel@yahoo.com
Edited by Hazal Tuğçe Şenol, tugce.senol@boun.edu.tr

Hakan Onur 1965 yılında İstanbul’da doğdu. 1982 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümüne girdi. 1986 yılında mezun olan Onur aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünde Yüksek Lisansa başladı. 1989 yılında “Sanat ve Sezgi” adlı tezini hazırlayarak eğitimini tamamladı. Daha sonra tekrar Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girerek “İletişim Alanı Olarak Sanat ve Medya” adlı Doktora-Sanatta Yeterlilik tezini yazarak 1998 yılında mezun oldu. Onur, çalışmalarını İstanbul’da kendi atölyesinde devam ettirmekte ayrıca Marmara Üniversitesi Resim bölümünde hocalık yapmaktadır.
21 Nisan sabahı saat 10:30’da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde ilk kez bir araya geldik ve gayet keyifli, çay kahve eşliğinde, bir sohbet havasında geçti röportajımız. Daha en başta röportaj isteğimi geri çevirmeyip, yoğun programına rağmen randevu vermiş olması sanatçı Hakan Onur’un mütevazı kişiliğini sergilemekte. Çok fazla yeni medya sanatından, dijital sanattan ya da yeni teknolojilerden bahsedemesek bile, sıcak sohbeti, güler yüzü ile kendi sanatı, yapıtları ve meşhur Med Cezir sergisi üzerine oldukça aydınlatıcı bir röportaj olduğu kanısındayım. Kendisine çok teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyorum.
Didem Demirel: Neden resim?
Hakan Onur: Bu sorunun cevabı yok aslında, yani niye yemek yemek, niye uyumak gibi bir soru bu benim için. Çok doğal bir durum bu benim için. Hikayesini anlatırsam o da ayrı bir şey, doğrusu başını hatırlamıyorum.
Didem Demirel: “Med Cezir” adlı serginizdeki resimlerinizde bir görüşe göre koltuk imgesi anneyi simgeliyor. Katılıyor musunuz bu görüşe? Ayrıca “Anne” isimli enstalasyonunuz oldukça meşhur. Sanatınızda sizin için annenin önemi nedir?
Hakan Onur: Farklı yorumlar yapılabilir tabi ama anne kavramını kullanıyorum ve bu benim çoğu işime yansımıştır. Bunlardan bir tanesi de 1997-1998 yıllarında yaptığım bir Anne işi var. Adı “Anne” olan bir iş, zaten direkt olarak çalışmanın çıkış noktası oydu. Şöyle bir çalışmaydı; Yaklaşık 250 tane, 120 cm’lik florosanlardan oluşturulmuş bir duvar düşünün, bu duvarın üzerinde Anne yazıyor, aynı anda Brahms’ın bir ninnisi çalıyor, 30 saniyelik bir bölümü ve bu ninni devamlı tekrarlanıyor. Yüksek bir ışık ve aynı zamanda ısı, bu üç şey ışık, ısı ve ses aslında benim kafamdan geçen bir anne kavramıyla örtüşüyor. Işık sizi kendisine doğru çekerken bir süre sonra gözünüzü kamaştırarak uzaklaşmanıza neden oluyor. Ses, ninni evet çok cazip ama 30 saniyelik ninninin devamlı tekrarlanması bir süre sonra sıkıntı ve kendinizi içinde kaybetme sürecini başlatıyor. Isı ise ilk önce çok cazip, bu ısı florasanların balanslarından geliyordu, kullandığım teknikle balanslar ısınıyordu ve dışarıya yansıyordu. Duvarın önüne geldiğinizde bu ışıklı panonun, bu ısı da ilk önce sizi ısıtıyor ama bir süre sonra terletiyor. Aslında buradaki diyalektik sürece baktığınızda her kavram kendi içinde karşıtlığı barındırıyor. Işık, ses ve ısı. Bu çok tipik olarak Anne üzerinden yola çıkılmış bir iş ama mesela koltuk imgesi ile alakalı olarak Anne okumasını yerleştirmedim ama değişik yorumlarla bu gerçekleşebiliyor. Benim çıkış noktamda koltuğun kendisinin bir iktidar sembolü olarak temsili söz konusuydu. Bunun dışında yerleşiklik, yani bu koltuğu birçok açıdan ele alabilirsiniz. Her simgeyi birçok açıdan ele alabilirsiniz. Bir tanesi benim için öz yaşamsal boyutu. Evet belki arkasına bir anne imgesi oturtabilirsiniz ama bunun dış dünya ile ilişkisinde iktidar kavramını koltukla örtüştürebilirsiniz. Ondan sonra tabii ardından gelen bu iktidar, bireysel alan sonra bunu mesela bir seyir alanı olarak yani koltuğa oturur ve etrafınızı seyredersiniz. Otururken duyduğunuz rahatlık bir süre sonra sizi hareketsiz kılar gibi gibi noktalara götüren okumalar yapılabilirsiniz.
Bunun yanında daha sonrasında bir klozet bunların yanına girdi ikinci bir simge olarak. Bu klozette tabii ki aynı eylemi taşıyor koltukla, aynı oturma eylemi ama burada yaptığınız okumalar sizi bambaşka bir noktaya götürebilir. Hayattaki seçimlerimiz ve sonuçlarına katlanmayı çağrıştırıyor. Çok basit anlamda söylemek gerekirse bir şeyler yersiniz ve yediklerinizin sonucunda dışkılamaya gittiğinizde onun sonucuna katlanırsınız. Ne yerseniz onu çıkarırsınız. Sonuçta bir sancı da verebilir, bir rahatlamada verebilir. Bu bir görüş, ama başka okumalarda yapabilirsiniz.
Ardından bu koltukla klozetten sonra tabii bunların yanında Mickey Mouse yumruklar vs. de var fakat ikinci dönem resimlerimde kaleler ve şatolar devreye girdi. Onlar da yine karşınıza iktidarın temsili olarak çıkmakta. Herkesin hayal dünyasında kendini hapsettiği pembe bir şatosu vardır. Bir taraftan mutlu olduğu ama aslında o dünyanın içerisinde kendini yitirmeye başladığı, dış dünya ile ilişkisini kestiği bir masal dünyamız var bizim çocukluk dünyasından gelen. Aslında anneden çok benim hikayelerim çocukluk dönemine rastlar. Bu çocukluk dönemindeki imgelerdir. Bu koltuklar mesela görsel olarak benim çocukluğuma denk gelen, 1960’lara denk düşen bir formdadır. O koltukların arkasında zaman zaman fotoromanlar, çizgi roman kareleri, Mickey Mouse yumrukları, yani karton dünyasının simgeleri, patron kağıtları devreye girer. 60’lı yılları düşündüğümüzde tekstilin bu kadar yaygın bir dönemi değildi. Dolayısıyla eskiden kadınların dikiş dikerek evde elbise yaptıkları dergiler vardı. Herkes bir şekilde terzilere gider veya evin içinde bu dergilerden dolaşırdı. Benim çocukluğum işte o döneme denk düşüyordu. Gün içinde okunan cep fotoromanları vardı. TV bu kadar yaygın değildi. Komşular ve hikayeler evin içinde dolaşır, anlatılırdı. Nasıl şimdi insanlar bir diziyi konuşuyorlarsa o zamanlarda cep fotoromanları soldukça popüler bir kültürün temsili olarak duruyordu. Ben bu çocukluk dünyasına gittiğimde benim resimlerimde bu çocuk dünyasından alıntılar bulunuyor ve doğal olarak da anne de burada yerini alıyor. Böyle bakmak gerekiyor belki de.
Didem Demirel: Rakamlar, harfler ve sözcükleri kullanmayı seviyorsunuz. Üzerinde ‘Hakan bir şeytandır’ yazan tuvaliniz var. Şeytan mısınız gerçekten?
Hakan Onur: (Gülüyor.) Herkes biraz şeytan değil mi sizce? Bazen şeytanlığı arzularsınız bir şeyleri halletmek için belki de.
Didem Demirel: Med Cezir sergisinin tanıtımında “Med Cezir bir keşif gezisi, yaşanmış olanların tüketilmesi, gelecek olanın tasarlanması, şimdiki zamanın ertelenmesi” denilmekte. Her ana daha dikkatli ve yeniden bakmayı keşfetmişsiniz diyebilir miyiz?
Hakan Onur: Şimdiki zaman çok önemli. An çok önemli. Resimlerimle ilişkili olarak değil, genel olarak söylüyorum, anı yaşamadığın zaman gelecek ve geçmiş bizim için gerçekleşemiyor. Çünkü o zaman geçmişte veya gelecekte oluyorsunuz. Anda olmadığınız için anı yaşayamıyorsunuz. An elinizden kayıyor. Elinizden kaydığı anda siz yoksunuz demektir. Kendinizi gerçekleştiremiyorsunuz o zaman. Bu mistik öğretilerde de böyledir.
Didem Demirel: Yazı kullanmanızı nasıl açıklıyorsunuz?
Hakan Onur: Bir tuvalin önünde bir izleyici durduğu zaman, bir sergi düşünün ki geçiyorsunuz tak diye bir yerde bir yazı görüyorsunuz o yazıyı en azından okumak durumundasınız. Yazıyı okuma süreci kaç saniye sürer bilinmez ama o sürecin her izleyicide sahibi oluyorum o andan itibaren. “Hakan Bir Şeytandır” yazısını gördüğünüzde o yazıyı okumak durumundasınız artık. Bazen görüp geçebilirsiniz ama onu okuduğunuz zaman hayatınız boyunca aklınızdadır artık. Resmin görselini hatırlamıyor dahi olabilirsiniz. Ama yazı ve söz hafızanızda kayda girer. Kayda girmiş o bilgiyle de siz ömür boyu yaşamak durumunda kalırsınız.
Didem Demirel: Mickey Mouse yumruklarını çocukluğunuza ait bir şey olduğu için mi kullandınız yoksa başka bir anlamı daha var mı?
Hakan Onur: Karton dünyasını kullanmam çocukluğumdaki bir döneme ait. Geçmiş yıllarla ilgilendiğiniz zaman aslında kendinizi daha iyi tanıyorsunuz. Özellikle 0-7 yaş arasındaki ilkokul dönemlerini tahlil etmeye başlayınca o döneme yolculuk yaptığınızda kendinizi daha iyi tanımaya başlıyorsunuz ve oradaki anlamları yeniden kurgulamaya başlayınca da bugün ve geçmiş arasındaki anda var olmaya başlıyorsunuz. Karton dünyası benim için şöyle bir şey; biliyorsunuz bir çizgi filmde mesela bir tavuğun üzerinden bir silindir geçer tavuk ezilir, orda şiddet vardır ama gerçek şiddet değildir o. Gerçek ne kadar gerçek? Çocuklar o şiddeti görürler ama bir bakarlar ki sonucunda bir şey değişmiyor. O şiddeti gerçekleştirebilirim ama zarar görmem. Temsil açısından Mickey Mouse benim sevdiğim bir karakter, o ayrı bir okumaya tabi tutulabilir. Sevmemin getirdiği şey, düşler, çocukluk dünyası, ayrı bir okumaya açık bir alan ama bir de daha üst düzeye çıktığınızda şununla karşılaşıyorsunuz; tabii ki bir simge neyin simgesi Amerika, gücün, kapitalizmin, liberalizmin vs. vs, o dünyanın o sosyal yapının bir simgesi haline geliyor.
Didem Demirel: Koltuklarda gücü temsil ediyorsa demek ki orada bir bağlantı olmuş oluyor diyebilir miyiz?
Hakan Onur: Bir koltuk desek akıldan bir şey geçer ya da bir klozet desek yine öyle, ama iki farklı form ve biçim yeniden yan yana geldiklerinde kendi simge değerlerini yitirerek yeni bir üst anlama doğru yolculuğa çıkar. Artık siz bir ameliyat sahnesini koyup yanına bir şövalye koyduğunuzda bu iki farklı imge arasında yeni bir ilişki başlayacaktır veya bir koltuk yanına klozet koyduğunuzda artık koltuk koltuk olmaktan çıkıp klozet de klozet olmaktan uzaklaşıp yeni bir üst kimliğe doğru yolculuğa çıkarlar ve sizi yeni bir okumaya davet ederler. Hayatın içinde de aslında bu böyledir yani üzerinize giydiğiniz bir şeyi başka bir şeyle kombine ettiğinizde onu daha tanımlı hale getirirsiniz. O kıyafet ya bir kokteyl kıyafetine ya da sıradan bir ev kıyafetine dönüşmüştür.
Didem Demirel: Çok canlı renkler kullanıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
Hakan Onur: Geçmişimde yaşadığım çocukluk anları imgelerini kullanıyorum ama onları bugünkü entelektüel okumalarımla yan yana getiriyorum. Şimdi burada da aslında diyalektik bir şey var. Tüm resimlerimin alt yapısını diyalektik bir sürecin karşıtlıkların birliği sürecinin temsili oluşturur. Bir kadın, Med Cezir mesela “Gel ve Git,” Med Cezir’in altına koyduğum kavramlara baktığınızda bir koltuk, bir klozet mesela, bütün bu şeylerde genel olarak söyleyebileceğim şey şu; bütün bu resimlerin omurgasını oluşturan bir şey var o da bu karşıtlıkların temsillerinin birlikte yeniden okunmaya davet edilmesi. Mesela bir yatak odası ile bir peyzajı yan yana düşünün veya bir bedenle ameliyat sırasındaki bir bedeni yan yana düşünün veya bir araba kazası ile uzaydan bir görüntü düşünün. Ay veya dünyayı düşünün bunlar aslında hep birbirleriyle hiç bağlantısı yokmuş gibi duran ama yan yana geldiklerinde hem beni hem de izleyiciyi okumaya davet edecek, yeni bir yolculuğa davet edecek süreci içinde barındırıyor.
Didem Demirel: Şu an aklıma gelen bir soru var. Demek ki yapıtlarınızda şu anın, şimdiki zamanın altını çizmişsiniz ama kullandığınız imgeler çocukluk anıları, nostalji?
Hakan Onur: Çok doğru bir saptama. Bu kendisi bir diyalektiği oluşturuyor zaten. Ben bu anı geçmişteki imgelerle kuruyorum ama aslında geleceği de içinde barındırıyor. An bu anda yapılıyor ama geçmişteki ve gelecektekilerle. Haz bu anda... Ameliyat sahnesi ölümle yaşam arasındaki bir an. Hem yaşamaktasın hem de ölümün temsili gibi duruyor.
Didem Demirel: Uyku da öyle değil mi?
Hakan Onur: Ama burada dışsal müdahale var. İyileşmeye yönelik bir süreç bu...
Didem Demirel: Siz bulundunuz mu bir ameliyatta?
Hakan Onur: Evet, yeni oldum.
Didem Demirel: Peki gözlemlemek için bulundunuz mu?
Hakan Onur: Hayır, gözlemlemek için girmedim. Ama bir deneyim yaşadım.
Didem Demirel: Etkilendiniz o zaman?
Hakan Onur: Bilmiyorum, olabilir.