Lara Kamhi, Bilgi Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünden 2011’de mezun olduktan sonra Londra'da Slade School of Fine Art'da yarı zamanlı araştırma görevlisi olarak yüksek lisansını tamamlamakta. Akademik eğitiminin yanı sıra, İstanbul, Londra ve Berlin gibi şehirlerde fotoğraf, video, ışık ve mekansal projeksyon enstalasyonlarını sergiliyor. Ayrıca, Londra'da tiyatro için set tasarımcılığı yapıyor ve alternatif müzikal oluşumların konser görsellerini tasarlayıp video klip yönetmenliğini de beraberinde götürüyor. Lara Kamhi soyut figürler kullanarak iç dünyamızı dışarıya sergiliyor adeta. Onun eserlerinde, yansımalardan doğan kişilik bölünmeleriyle harmanlanmış çok sesliliği bulduğumu söyleyebilirim.İçten gelenin dışarıya nasıl farklı yansıdığına ve farklı algılandığına meraklı olduğum için onunla bir röportaj hazırladım. Lara Kamhi’yle ürettikleri üzerine yaptığımız söyleşide yaratma sürecinden, çalışmalarından, çalışmalarının içeriğinden ve sanat algısından bahsediyoruz..
1. İlk olarak, doğup büyüdüğünüz çevrenin genel olarak sanat anlayışınıza, ürettiğiniz eserlere nasıl yansıdığını merak ediyorum?
Annem resim yapar, resimlerini 1 lira karşılığı “ait oldukları” yerlere, kişilere hediye eder. Onun bu yaklaşımı, içsel yansımasının maddesel dünyada varoluşunu, geri dönüşümünü ve bu döngünün sembolik olarak sağlanmasını amaçlamaktadır. Elbet bu tutum benim de üretim sürecim ve paylaşım konusundaki yaklaşımıma yansıdı. Babam ise gençken heykel yaparmış. Ne yazık ki bu uğraşını ileri senelerde sürdürmedi. Her ikisinin de o ya da bu şekilde yapma ve oluşturma ile ilgili oluşları elbet benim de ilgilendiğim konulara yönelimimi kolaylaştırdı. Başlı başına olmasa da, bir şekilde buna vesile oldu. Sanatla ilgilenmeye küçük yaşlarda başladım. Bu sürecin sonradan başladığına inanmıyorum, ancak belirli bir farkındalığa ulaşınca kendini belli eden, başkaları tarafından “sanat” diye tanımlanabilen sürekli bir yolculuktan, bir oluş halinden söz ediyorum. Ancak şu an ilgileniyor olduğum konular ve anlatma biçimleriyle nasıl ilgilenmeye başladığımı soracak olursanız, konvansiyonel sinema yapmayacağımı bile bile sinema eğitimi aldım. Kuralların oluşum süreci ilgimi çekiyordu, sinemanın gerçeklik algısını nasıl etkilediğini araştırıyordum. Sinema önce bir deney, sonra görsel şölen, deneyim ve daha da sonrasında nasıl bugün gelmiş olduğu haline geldi? Sonuç olarak sürekli bir manipülasyon söz konusu ve biz bir simulasyonun varlığını unutuyoruz. Tüm bu sorularla ilgilenirken öğrendiklerimi deforme edip farklı oluşumlarda bütünlerken sinema, video ve fotoğrafa, “imaja” olan konvansyonel yaklaşımı parçalara ayırıp farklı bir yaklaşım sunmaya çalışırken buldum kendimi.
2. Sanat algınızdan yeni medya sanatına bir geçiş yapacak olursak, kendi ürettiklerinize baktığınızda yeni medya sanatının çalışmalarınızla olan ilgisini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Deneyim tabanlı ve interaktif özelliklere sahip oluşları, süreç boyunca veya sunum aşamasında kullandığım ortamlar, ister istemez çalışmalarımı new media kategorisine dahil ediyor. Ancak, yeni olandan esinlendiğim kadar geleneksel yaklaşımlardan da esinleniyorum işlerimde. Eski ve yeni ortamların görme biçimlerini nasıl etkilemiş ve etkiliyor olduklarını, şekillendirişlerini, belirli bir algıyı oluşturma süreçlerini araştırıyorum. Bugün, sunum sürecinde kullanılan teknoloji itibari ile, esasen kendisini new media kategorisine dahil etmeyen pek çok sanatçı ve çalışma kaçınılmaz bir şekilde bu kategoriye dahil edilebilir.
3. Yeni medya sanatının bu kadar hızla gelişmesi, çalışmalarınızı etkiliyor mu? Özellikle eserlerinizin oluşum süresinde bunun bir etkisi oluyor mu? Daha yaratıcı fikirler ortaya çıkıyor, daha kısa zamanda üretme gibi.
Elbette etkiliyor, gelişen teknoloji ve sunum biçimleriyle birlikte algılama biçimlerimiz de şekilleniyor. Bu ortamların teknik olarak sağladığı dolaysızlık ve doğrudanlık bir yana, günümüzdeki popüler kullanış biçimlerini göz önünde bulundurarak, temsiliyet ve gerçeklik arasındaki ayırımın yok oluşuna vesile olduklarını da göz ardı edemeyiz. Görsel dünyamız kalabalık bir semboller yığınından ibaret. Bu karmaşaya içsel olarak verdiğimiz düzen ve getirdiğimiz yorumlar, kişiliğimizi, inançlarımızı, kimliğimizi oluşturuyor. Bu semboller bizi çevrelerken ve kelimenin tam anlamıyla istila ederken, şunu unutuyoruz; seçim yapma şansımız son derece kısıtlı ve düşüncelerimizin pek çoğu bize ait değil. Eserlerimin oluşum sürecinde bire bir bu meselelerle ilgileniyorum. Bu yaklaşım, eserlerin kendilerini değil de oluşumlarına sebebiyet veren düşünce biçimlerini açıklayabilir ancak. Beni çevreleyen görsel kodları yeni medya araçlarıyla çeşitli işlemlere tabi tutarak ve bir nevi algı biçimlerimizi, süreçlerimizi taklit ederek dönüşüme uğratıyorum. Bu, öznel algı, tanım ve yorum süreçlerimize metaforik bir gönderme olmanın yanı sıra, bizi çevreleyen ve kapsayan gerçekliğin sübjektifliğini hatırlatan, mikro varoluşlar/evrenler doğuruyor. Bir yandan da belirtmeliyim ki bu araçları oldukça minimal manipülasyonlar yapmak için kullanıyorum. Örneğin bir doku ve yüzeye projeksyonla efekt vediğim taktirde, dokümantasyonlarında bunun bir photoshop manipulasyonu olduğu düşünülebiliniyor, ancak bu dönüşüm süreci bilgisayar ekranında değil de fiziksel dünyada tecrübe edilmiş oluyor. Dolayısıyla bir nevi teknolojinin sunduğu imkanları ve mantığı manüel olarak taklit edip fiziksel dünyaya taşıma uğraşı içerisinde olduğumu da söyleyebilirim.
4. Peki yaratıcılığınızı fiziksel dünyaya taşırken, çalıştığınız bu sürede eserlerinizdeki yaratıcılığın kaynağı nedir?
Gözümün gördüğü ve belirli duygular hissettiren, beni çevreleyen görsel ve deneyimsel dünyadan alıyorum ilhamımı. Bir bilginin dıştan içe olan yolculuğu, ona şekil veren filtrelerimiz, bu filtrelerin eşsizliği, tüm algıların birbirinden farklı oluşu ve bu durumun doğurduğu o kusursuz kaos. Gerçeklik algısının subjektif, imaj ve mekanın manipülatif ancak geçici doğası. Tüm bunlar etkiliyor ve tetikliyor beni.
5. Bu süreçte eğitimin etkisi oluyor mu sizce?
Eğitim, eleştirel ve düşünsel anlamda bir süreklilik yakalama fırsatı elde etmemi sağladığı için önemli. Karşılaştırma yapabilmek ve kolektivizm adına da önemli bir fırsat sunuyor. Ancak yeni medya veya geleneksel olsun, sanat benim için içsel bir farkındalıktan, bu farkındalığın temelinde yatan gerçekliklerden, bölünmüşlükten ve bunun neticesi olarak mütemadi bir ifade etme isteginden doğuyor. Sanat okulları bildiğiniz gibi ekollere ayrılır. Çoğu birbirinden belirgin olarak değişik yaklaşımlar sunar. Bu da esasında hem kısıtlayıcı, hem geliştirici bir etken olma potansyelini taşır. Kişisel algılama biçimlerimiz ve onların işleyişine bağlı olarak değişir bu sorunun cevabı.
6. Birlikte çalıştığınız özel hocalar var mı? Veya takip ettiğiniz, örnek aldığınız sanatçılar?
Gerhard Richter, Agnes Martin, Anthony Mccall, James Turell, Olafur Eliasson, Daniel Buren, George Rousse, Lori Hersberger ve Sinta werner, takip edip etkilendiğim sanatçılardan bir kaçı. Özellikle çalıştığım hocalar yok. Ancak eğitimim kapsamında birlikte çalışıyor olduğum ve yaklaşımlarına çok değer verdiğim, Judith Goddard, Dryden Goodwin, Jayne Parker, Tim Head, Simon Faithful, Susan Collins ve okulumdaki kişisel danışmanım olan Ed Allington gibi sanatçılar var.
Her şeyi basite indirgemeyi seviyorum. Bir düşüncenin özüne inen yol buymuş gibi geliyor. İnsan'ın işlerimde varlığı araya giren gösterim ortamları vesilesiyle bir temsile dönüşüyor. Dolayısıyla bu temsiliyete farkındalıkla yaklaşmayı tercih ediyorum. İnsan figürü genelde self-portrait'lerimde kendini daha belirgin bir şekilde gösteriyor. O figürü projeksyonla mekanın içine biçimini bozarak dahil ediyorum. Parçalara ayırıp yine soyutlaştırıyorum. Çünkü orada da, kaçınılmaz bir şekilde, özüne indiğimiz zaman ve tanımları bir kenara koyduğumuz vakit, form ve ışık var. Yaratma süreci değince akla yaşam sürecinin içinde, belirli bir zaman dilimine ayırılan başka bir süreçmiş gibi geliyor. Bu konuda aklıma hep Rolland Barthes'ın tatildeki yazar denemesi gelir. Yazarın zihni sürekli yaratma sürecini yaşarken, biz yine de onun yaratma sürecinin kağıdı ve kalemi eline aldığı andan ibaret olduğunu düşünürüz. Ancak yaratma süreci dediğimiz temel bir merakın, arayışın devamlılığında varlığını sürdürür. Düşünsel olarak bu süreç sürekli devam ediyor. Pratik kısmına gelirsek, sürecin bir süreklilik içinde dönüşümüyle ilgileniyorum, dolayısıyla bu (daimi) sürekliliğin devamı da çok önemli. Bu, günün her anını kapsar. Bu süreç kapsamında, sürekli yapma ve oluşturma ile meşgul olarak eserin belirmesine, oluşumuna imkan verip rastlantısal uyumu davet ediyorum. Dolayısıyla yarattığıma "bir an"ın portresi de denilebilir. Sonsuza kadar oluşmaya devam edecek eserin bütünlüğünde bir an.
8. Video, projeksiyon, resim çalışmalarınızda, içsel benlik ve toplumsal kimlik arasındaki bölünme, kıstırılmışlık ve arayış anlarını araştırmakta olduğunuzu okumuştum, bu nasıl çıktı ortaya? Ürettiklerinizin içeriğine de bakacak olursak, ne dersiniz?
"Bölünme. İç/Dış" Üniversite'de bitirme projem için yaptığım görsel ve deneyimsel bir araştırmanın başlığı idi. Yine bu araştırma kapsamında ilk kişisel sergimi gerçekleştirmiştim. Çok basit bir noktadan ortaya çıkan bu proje, sonrasında içinde yüzdüğüm uçsuz bucaksız bir okyanusa dönüştü. Güncel hayatlarımızda bir şeyleri tanımlama süreçlerimiz ilgimi çekmeye başlamıştı. Bir de şu bölünmüşlük meselesi. Sanki korkunç bir yükseklikte, ip ince bir ipin üzerinde dengede durmaya çalışırken, yerle gök arasında sonsuz bir boşluğun ortasında bir yerlerde kıstırılmış hissediyordum sürekli kendimi. İçimde bir başka ben, dışımda ise toplum tarafından verilmiş, özümün dış etkenler tarafından filtrelenmiş, bulanık bir yansıması olan 'kimlik' var. Bu düşüncelerden yola çıkarak, oluşların, her an değişen bakışımızla sürekli yorumlanıp yeniden şekillenişi dikkatimi çekmeye başladı. Dış dünyayı içsel duyumlar yaratırken, iç benlik kendini değiştiriyor, karşılıklı olarak biçim de değişiyor ve o da iç benliği değiştiriyor. Duyumlarımızı dünyaya karşı doğrulamayı denerken "var" olmaya çabalarken, kendimizi içi dışta tanımlamanın yollarını bulmaktan alıkoyamıyoruz. Sonrasında alel acele yargılıyoruz, çünkü korkup dehşete kapılıyoruz, dolayısıyla tanımsız olana öfkeleniyoruz. Esasında yargı bir kenara konulduğunda, her şey renk, biçim ve ışığa dönüşüyor. Şimdi, yaklaşımım ve sürecim ister istemez bu farkındalığın üzerine kurulmuş oldu.