Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Melih Apa

Suat Kavukluoğlu, B.U., suatkav@yahoo.com

 

Suat Kavukluoğlu: Kısaca bir özgeçmişinizden, yaptıklarınızdan bahseder misiniz? Sanatla ilişkiniz nasıl kuruldu? İlk ilişki kurduğunuz sanat eseri veya sanatçı kimdi? Sizi de sanatın içine çeken, size ilk ilham verenlerden söz ediyorum. Sizde bu sanatçı ve eserlerin nasıl etkileri oldu?

Melih Apa: Babamın memuriyeti nedeniyle kasaba kasaba sürekli göç eden, orta sınıf bir ailenin çocuğuyum. Liseye kadar kasaba hayatı yaşadım. Lise yıllarında ise, resim öğretmenimin teşvikiyle desen çalışmalarını arttırdım ve gene onun önerisiyle -kendisi de bu okuldan mezundu- Dokuz Eylül Üniv. Buca Eğitim Fakültesi’nin yetenek sınavlarına girdim. Çizdiğim desen ile yaklaşık 1400 kişi içerisinde birincilikle bu sınavı geçtim. (Kılı kırk yaran bir kalemim olduğunu, Devlet Resim Heykel Yarışması gibi prestijli bir yarışmada hem heykel hem de resim alanında ödülümün bulunduğunu her fırsatta insanlara söylüyorum. Çünkü ‘güncel sanat’la uğraşan kişilerin beceriksizliklerinden dolayı bu seçimi yaptıkları hurafesi her yerde dile getiriliyor) 4 yıllık eğitim sürecinde sanat denen şeyle ilişki kurmamı sağlayan kişi Bilal Erdoğan hocamızdı. Onun konuşmaları ve bize önerdiği okuma programı sayesinde sanatın boşta sallanan bir şey değil de yaşamla organik bağı olan -olması gereken- bir eylem biçimi olduğunu fark ettim. Ve gene bu hocamız sayesinde Dada hareketi ya da Joseph Beuys gibi sanatçılardan erken bir dönemde (1985) haberdar olma fırsatı yakaladım. Bu okulda son sene (1989), iki genç bayanın atölye hocalarımız olarak atanmaları sayesinde, heykelde ara malzemeler olarak tarif edilen (metal, taş ve ahşaptan farklı) malzemeleri kullanma fırsatı buldum. Diğer hocalarımız ise, yani çoğu bizlere sürekli olarak resmi tarih içerisinde adları sürekli kullanılmaktan aşınmış ve bu nedenle de içleri boşalmış sanatçı ve hareketleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlardı. Verdikleri eğitim anlayışı ise şu bildiğimiz klasik usta-çırak ilişkisine dayanan, sanki hala kutsal yaşam devam ediyormuş da bizler de bu yaşamı sürdürüyormuşuz gibi davranmamızı ön koşul sayan, tepeden inmeci, sorgusuz, tartışmasız bir anlayıştı. Kısaca Bilal Erdoğan bizler için bir soluk alıp verişti. O konuşmaya başladığında Türkiye ve dünyadaki kuytu köşede kalmış yaşantı parçacıkları bile gözlerimizin önünden kütleler halinde süzülüyorlardı. Sanat yaşamın içerisinde varsa vardı. O, resmi bir ideolojinin kurumsal olarak dayattığı eğitim müfredatına indirgenemezdi. Oysa Türkiye’de sanat halka ya da öğrenciye işte sadece böyle lanse ediliyor: resmi ideolojinin bir aygıtı biçiminde… Zaten bu nedenle akademilerde sanatın ya da bir başka şeyin eğitimi bilinçli olarak hep kalitesiz, bu filtreler içerisinde seçilenlerce yürütülen bir faaliyettir. Bu filtreler aracılığıyla sanat halkın nezdinde yaşamdan uzaklaşmanın, kuytu köşelere çekilmenin, hülyalı hülyalı bakmanın, incik boncuk dizmenin, “Ay senin o yeşilin, mavinin yanında ne güzel durdu!”ların, sadece ‘güzel’ denen bir ucubeyle uğraşmanın aracıdır. Sokaktan geçen herhangi birine sorduğunuzda size kendisinin sanat yapamayacağından, arkadaşının ya da bir akrabasının çok güzel resim çizdiğinden bahseder. Onlar sanatı yaşamın dışında, çok özel yeteneklerle bezenmiş insanların yapabileceği bir uğraş olarak görürler. (Oysa bir bilseler kendi hayat mücadelelerinde ne kadar yaratıcı faaliyetler yürüttüklerini!) İşte Türkiye’de akademilerin 100 yıllık başarısı budur!

Suat Kavukluoğlu: Sanattaki tavır ve tarzınızı nasıl anlatıyorsunuz? Hangi akımlara ne kadar yakınsınız?

Melih Apa: Şu içinde bulunduğumuz yaşam nasıl bu hale geldi, bu koşullar nasıl oluştu? Yapıp ettiğim şeyler bunları dile getirebiliyorsa, ben bu yaptıklarıma ‘sanat’ diye bir şey diyebilirim, böyle bir ad takabilirim. Yaptığım şeylerle köşedeki manav, üst komşum, dayım, amcam, anneannem, sokaktaki insan ilgilenmiyorsa, yapılanlar hayatın organik bir parçasına dönüşemiyorsa, yakın ya da uzak çevremde bir eleştirel yapıyı kuramıyorsa, ne işe yarayacaklar? Yapıp ettiğim her ne ise, izleyicilerden ve kendimden geri dönüşümler aldığımda da artık bir başka tavır sergilemeye başlarım: “Bu koşullar altında bu yaşamı nasıl dönüştürebilirim/değiştirebilirim?” İşte sanatçının kat ettiği yol denilen bir şey varsa budur. Yoksa natüralizm’den soyuta, soyuttan kavramsala falan değil!...

Kimi sanatçılar yaşamı dönüştürmek yerine, onu okşamayı tercih ediyorlar. Bu tercih genellikle Türkiye koşullarında akademik ünvanlarını taşımak ve kariyer elde etmek, kazandıkları toplumsal saygınlıklarını korumak ve elbette popülerliklerini sürdürerek daha çok para kazanmak adına yapılıyor.

Benim için sanatsal bir faaliyetimde küresel ölçekte, hızlı, dolaşım ağlarında çabuk yol alabilecek, kendisini izleyicisini ezmek üzere kurmayacak, izleyicisini de işin içine sokacak bir medyum kullanmak önemli. Ben bu anlamda kendisini kesin bir sanatsal tarz ve türe sokmayan güncel sanat pratiklerini benimsiyorum. Güncel sanat pratiklerinin bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde bir şans, oldukça elverişli pratikler olduğunu düşünüyorum.

Güncel sanat ister istemez gündelik politik olayları ve bu olayların altında yatan inilebilecek derinlikleri araştıran bir bakışa sahip olmayı gerektiriyor. Bu nedenle kendinizi birçok alanda (siyaset, hukuk, ekonomi, vb.) geliştirmeniz gerekiyor. Benim nazarımda bir güncel sanatçı olmak, gündelik hayatın içerisinde bıçağın kemiğe dayandığı bölgelere yakın olmak, bunları görünür kılmak ve daha da ötesinde bu acının direnişini kurgulamak anlamına geliyor.

Suat Kavukluoğlu: Sanatçıların her zaman düzene, düzenin aksaklıklarına dair söyleyecek sözleri vardır. Sizin eserlerinize yansıyan dertler nelerdir? Melih Apa'nın sanatla ilişki kurmasının ve kendini bu yolla ifade etmesinin altında hangi nedenler yatıyor?

Melih Apa: Bir sanatçı olmasaydım ya da bir üniversitede sanat eğitimi veren bir kişi olmasaydım ne olabilirdim, bunu çok düşündüm. Hayatta kalabilecek kadar para kazanmanın donanımlarına sahip olduğum için Türkiye’de mutlu bir azınlığın içerisinde yer alıyorum. Ama öte taraftan hepimiz yoğun bir sömürünün içerisindeyiz. Bugün bu sömürü uluslararası boyutunu çok daha acı bir biçimde duyuruyor. Bu ülkede ya da bu dünyada insanca yaşamanın tek yolu, bu düzene karşı, karşı taktikler geliştirebilme potansiyelinde yatıyor. Bu nedenle mesleğimi seviyorum. Çünkü sanatın bu uğurda geliştirdiği yepyeni bakış açıları, yepyeni pratikleri var.

Suat Kavukluoğlu: Kendi eserleriniz ve çalışmalarınız içinde sizin için diğerlerinden farklı bir anlam ifade edenler var mıdır? Sizin için önemi nedir?

Melih Apa: Lisans ve Lisansüstü dönemde eğer ‘plastik sanatlar’ alanında eğitim görmüşseniz Türkiye’de yapabileceğiniz tek şey, bu kurumlarda ezeli-ebedi olarak tanımlanan sanat tarz ve türlerinin bir sorgulaması olmalıdır. Benim gözlemlediğim tek yapılabilecek şey bu. Çünkü diğer türlü, yani sorgulamasız olarak bu tarz ve türleri kabul ediyorsanız, muhtemelen o ana kadar yapılanların toplumsal kullanımını, geri dönüşlerini hiç incelememişsiniz demektir. ‘Plastik sanatlar’ 86 yıldır ve hatta daha da fazla bir süredir bu ülkede mayası tutmayan bir şey. Eğer mayası tutmuyorsa, ister öğrenci olun, isterse akademisyen, bunun nedenlerini araştırmalısınız, öyle değil mi? Oysa bunun yapılmadığını çok net görüyoruz. Birçok akademisyen “halk anlamıyor’ gibi, ‘dini nedenler’ gibi safsatalarla bizleri uyuttular bugüne kadar. Her neyse. İşte ben de lisans ve lisansüstü dönemde ‘heykel’ alanında heykelin tanımını dönüştürmeye çalıştım. Heykel, etrafında dönülebilir, üç boyutlu, round bir ifade aracıdır deniyordu. Benim yaptığım tek şey ‘üç’ü ‘iki’ yapmak oldu. İşte bu kadar basit! Bu basit tanım değişikliği sayesinde “Batılı Anlamda Türk Heykel Sanatı”nı, bu başlığı sorgulamanın kendimce yolunu açmış bulundum. Benim yaptığım tanım, yani “heykel iki boyutlu bir ifade aracıdır” tanımı elbette çok absürd! Ama inanın yukarıdaki başlıktan daha absürd değil. Ve sırf bu nedenle kendini daha gerçek kılıyor. Lisans ve lisansüstü dönemde kendini iki boyutlu olarak algılatan ne varsa çalışmalarıma girdiler. Yaprak, mühür, otobanda ezilmiş bir kedi, yazı, vb… Bu açıdan, eğitim sürecinde yaptığım bu heykelimsiler’i hala önemsiyorum.

Sanatta 1900’lü yılların başında yaşanan paradigmatik dönüşümü ben 2000’li yılların başında fark edebildim. O sırada Hacettepe Üniversitesinde lisansüstü programını sürdürürken ODTÜ üniversitesinden Ulus Baker isminde bir hocamızla yaptığım sohbetler ve onun okuduğum yazıları sayesinde sanatsal bir medyumun yüzlerce sayfa bilimsel araştırmadan nasıl daha etkili sonuçlar verebileceğini, gerçeklikler yaratabileceğini fark ettim. Özellikle videografik ortamın olanakları beni kendine çekti. İşte 10 yıldır bu konuda çalışıyorum. Bu süreçte benim için önemli saydığım yalnızca 1-2 çalışma ortaya çıkmış olsa dahi çalışmalarımı bu yönde sürdürüyorum. Yerleştirme, hazır malzeme, dijital baskı, animasyon gibi ortamlar da ilgi alanımın içinde. Bir sergi açıyorsunuz, 200-300 izleyiciniz varsa şanslısınız demektir. Ama internetin sunduğu ortamlarda ürettiğiniz bir yapıt bir anda 2000-3000 kişiyle buluşuyor. Bu nedenle sanatın dolaşım ağları da en az yapacağınız çalışma kadar önemli.

Suat Kavukluoğlu: Siz Antakya'da yaşıyorsunuz ve orada yapılan birçok sanat etkinliğinde çeşitli görevler aldınız. Antakya, tarihte bir çok medeniyetin buluştuğu çok özel bölgelerden biridir. Sizin sanat bakışınıza neler katıyor bu şehir? Nasıl ilhamlar veriyor?

Melih Apa: İnsan denen canlı türü bir yerde ve bir zamanda ortaya çıkıyor. Ortaya çıktığı yerin kodları, kimlikleri, belirlenimleri, dilleri, dinleri, vb. üzerine yapıştırılıyor. Ben Türkiye’de ortaya çıktım. Mavi bir kimlik verildi bana. Üzerinde TC yazıyor, Melih yazıyor, dini İslam yazıyor… Bu kartı yanında taşıyacaksın, okula gideceksin, deniyor. Bir ailen var, seni peşinden sürüklüyor. Çoğu zaman yaşayacağın yeri kendin seçemiyorsun. Hayat şartları bunu belirliyor. Şu ana kadar en uzun yaşadığım kent Diyarbakır oldu. 10 yıl yaşadım bu kentte. Kozmopolit bir kentti. Sokaklarda benim bildiğimden farklı bir dil kullanılıyordu. Bu kent bana çok şey öğretti. Orada yaşayan insanların fısıltılarından Modern ulus-devletlerin hangi efsaneler üzerine kurulduğunu öğrendim. Bunları Karacadağ’ın volkanik bir taşına işledim. 7 yıldır Antakya’da yaşıyorum. Kozmopolit bir kent. Sokaklarda benim bildiğimden farklı bir dil kullanılıyor. Bu geçen 17 yıl bana şunu öğretti: melezlikler, ‘fark’lar, ‘farklılık’lar, göçler, karışımlar, artık saf, arı olmayışlar, olamayışlar, bütün bunlar yaşamın asıl kaynağıdır, zenginliğidir.

Antakya’da ya da bir başka kentte bu zenginlikleri bulmak mümkün. Ama ben şu anda Antakya’da yaşadığım için, buradaki deneyimleri inceliyorum. Antakya’daki yaşamın başka bir yerdeki yaşama katkı sağlayabileceği bir deneyim var mı? Bunları görünür kılmanın, bir imgeye dönüştürmenin yolları nelerdir? İşte bunları araştırıyorum.

Suat Kavukluoğlu: Antakya şehri için yaptığınız ve yapacağınız projelerden söz edebilir misiniz?

Melih Apa: 2005 yılında Antakya’da a77 isminde bir kolektif kurduk. Kolektif üyelerinin ilk çalışması bu deneyimler üzerinedir.2005 yılının Nisan ayında antiocheia/antiochhia/antakya başlığını taşıyan bir etkinlikten sonra ortak çalışma kararı alan a77 sanat kolektifi bu etkinlikte gündelik yaşantının sıradan diye atfedilen duyumları/duygulanımlarıyla izleyici arasındaki etkileşimin, rafine edilmiş sanatsal imgelemle izleyici arasındaki etkileşimden çok daha güçlü, dönüştürücü olduğunu farketmişti. 2006 Mayıs’ında Antakya’da uluslararası düzeyde 42 sanatçıyla gerçekleştirdiği Uluslararası Antakya Çağdaş Sanat Buluşması’nda ise güncel sanat formlarının ve bu formların zorlanabilir sınırlarının kent içerisindeki dinamizmini deneyimlemişti. Ayrıca bu etkinliğe İstanbul, Bodrum, Adana, Fransa ve Kanada’dan gönüllü olarak katılan birçok sanatçıyla ulusal/uluslararası sermayenin dolaşım ağlarının çok uzağında olmanın bir başka deneyimini de yaşamıştı.

Suat Kavukluoğlu: Türkiye'de çağdaş sanatın yeteri kadar değer bulabildiğini düşünüyor musunuz?

Melih Apa: ‘Çağdaş sanat’ derken neyi anladığımıza bağlı bu sorunun cevabı. Eğer sözü edilen çağdaşlık ulusal sermayenin desteklediği ve yürüttüğü (birtakım holding ve bankaların sponsorluklarında yürütülen) büyük ölçekli, yani uluslararası kültürel dolaşıma uygun hale getirilmiş, ehlileştirilmiş görsel şovlar ise, evet, yeteri kadar değer buluyor çağdaş sanat, deyip geçebiliriz bu soruya. İstanbul merkezli bu kültürel eğlence organizasyonları gayette değer buluyorlar, koleksiyonları oluşuyor, ‘tarih’ kitaplarında yerlerini alıyorlar.

Ama ‘çağdaş sanat’ kavramıyla kastedilen ‘güncel sanat’ ise, işte o zaman bu sorunun yanıtı değişir ve sorunun kendisi anlamsız hale bile gelir. Şöyle ki, güncel sanat kendi hedef kitlesini, kendi hiç olmayan finansmanını, kendi mekanını yoktan varetmek zorundadır. Güncel sanat özü gereği hiç varolmayan, daha önce hiç varolmamış bir ‘değer’ yaratmak zorundadır. Elinde bunu yapabilecek çok değişik dolaşım ağları, medyumları vardır, bunları kullanır, kullanmalıdır.

Tabii ki güncel sanatın varolan sistem içerisine kendi iradesi ile sızma girişimleri de vardır. Bu konuda Koç Holding sponsorluğunda gerçekleşen son İstanbul bienalinin küratörlerinin ilginç açıklaması, “sanatın angaje durumlar ile özerklik arasında yapılan bir ince hesap olduğu” doğrultusundaki açıklama buna örnek olarak gösterilebilir. Güncel sanatçı için bu hesap, (söylemek, göstermek, tartışmaya açmak isteyeceği şeyin ne kadarını söyleyebileceği, gösterebileceği, tartışmaya açabileceği konusundaki hesap), vicdani bir hesaptır. Oysa ‘çağdaş sanat’, ‘çağdaş sanatçı’ gibi ifadeler çok genel kullanımda ifadelerdir. Bu sanatçıların çoğu bu hesabı yapmadan işin içine girmekteler ve kendilerini birden uluslararası sermayenin dolaşım ağlarında bulmaktalar. Sistemin içerisinde direnmek büyük sebat, kararlılık, sağlam bir omurga gerektirir.

Gerek ulusalcı resmi ideoloji, gerekse o anki iktidarın ideolojisi doğrultusunda yapıtlar ürettiğiniz sürece mutlaka kısa sürede kariyer sahibi olur, ödüller alırsınız. Bu kesindir. Ama yapıp ettikleriniz hiçbir vicdani hesabı içermez. Sadece varolan kurumsallaşmayı güçlendirmekte, onun bir parçasına dönüşmektesinizdir.

Suat Kavukluoğlu: Günümüz çağdaş sanatçılarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kendinize yakın hissettiğiniz yerli ve yabancı sanatçılar kimlerdir?

Melih Apa: Türkiye’de son darbeden, 12 Eylül darbesinden sonra sivilleşme, canlı, nefes alıp veren bir yaşamı tekrar geri getirme faaliyetleri içerisine girdik. Güncel sanat açısından bakıldığında bu süreç içerisinde sanatçılar -doğal olarak- kimlik, göç ve bellek kavramları üzerinde durdular. Gülsün Karamustafa, Hale Tenger, M. Morris / H. Bahri Alptekin, Füsun Onur gibi sanatçılar şu anda aklıma gelenler. Ama bugün adlarını şimdi sayamayacağım kadar çok sanatçı var takip ettiğim. Özellikle xurban, extramücadele, hafriyat gibi kolektifleri anmadan geçemeyeceğim. Kolektifleri, potansiyel bir güç olarak daha çok önemsiyorum. Öte yandan güncel sanat’ın yelpazesi çok geniş. Performans, çağdaş dans, deneysel müzik alanında takip ettiğim onlarca topluluk var. Çok genç sanatçılardan Burak Delier’in heyecanını, vicdani kararlarını, sanat ve üretim ilişkileri arasındaki bağları sorgulayan yapıtlarını önemle takip ediyorum.