Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Nazif Topçuoğlu

Alis Hatipoğlu, Yeditepe University.

“Çünkü fotoğraflar zamanı durdurmaktaydı, her fotoğraf bir anının ölümünü göstermekteydi. Ölüm, zamanı durdurmanın radikal(!) bir yoluydu”. ODTÜ Mimarlık Fakültesi ve Chicago, Institute of Design’dan Yüksek Lisans dereceleri alan Nazif Topçuoğlu ile fotoğrafların dünyasından, onlarla nasıl olmayan bir geçmiş yarattığına dair keyifli bir söyleşi yaptık.

Alis Hatipoğlu: Sanat tarihine, edebiyata Proust, Nabokov, Carrol, Rembrandt, Caravaggio gibi isimlerden referans veriyorsunuz. Onların yapıtlarındaki karakterlerle nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Nazif Topçuoğlu: Hepsinin yeri farklı farklı, hepsini bir kalemde söylemememin imkanı yok. Hikayeler başka, görseller başka. Fakat resimlerin hikayesi daha çok İncil hikayeleridir. Sanat tarihinde çok var zaten. Benim esin kaynağım oradaki görsel hikayeler aslında. Bunun dışında edebiyat tabii ki başka bir şey. Romanlardaki karakterlerle aslında birebir bağlantı yok. Örneğin Proust’ta zaten hikaye yok; orada ayrı bir hava, psikoloji ve ambiyans var. Kurduğum bağ, özdeşlik yazarlarla aslında. Aynı hissiyatın paylaşımı diyebiliriz. Resimlerde ise sadece bir tarzı benimseme durumundan bahsedebiliriz. Tabii bunların etkileri karmaşık olarak yansıyor, hepsinin bir karışımı, sadece bir kısım daha dominant olabiliyor.

Alis Hatipoğlu: Hayal dünyanıza girişleri ve oradan fotoğrafa yansımaları nasıl oluyor?

Nazif Topçuoğlu: Aslında bilinçli ve birebir bir bağ kurulacak kadar ilişki oluşturmuyorum. Ama ortak kaygılar olabiliyor bazen. Örneğin; Proust deyince “zaman”, “hafıza”, “geçmiş” kavramları geliyor, ben de hep söylüyorum. Benim de yapmaya çalıştığım, olmayan bir geçmişi yaratmak, eski zamana ait bir hava. Bunlar daha çok eski işlerimde var; “Kitaplı Kızlar” gibi ve sanki onlar benim kardeşimdi, onlarla beraber kitap okurduk gibi hayali bir durum. “Geçmiş, başka bir dünya” diye meşhur bir laf vardır ya, öyle bir durum. Çocukluğum 50’li yıllardır benim ve gerçekten de 50’ler şuan başka bir dünya, kendine mahsus bir dünya. Ben de o zamanlarımı dolduruyorum belki de insanlarla, yalnız bir çocuk olmam canımı sıkmış olmalı. Kurguladıklarımla bunu düzeltmeye çalışıyor olabilirim. Sahte hatıralar yaratmak da denebilir.

Alis Hatipoğlu: Haldun Dostoğlu sizi “entellektüel birikimini kompozisyonlarına yansıtmayı beceren bir sanatçı” olarak nitelendirmiş. Kendinize baktığınızda, bu tanım sizin için bir kaygı mı, yaptıklarınızın doğal bir sonucu mu?

Nazif Topçuoğlu: Buradaki hikaye yanlış bana soracak olursan. Sanki herkesin var da yansıtamıyor gibi bir anlam çıkarılabilir. Asıl önemli olan, o birikime sahip olmak zaten. Bunun doğal sonucu olarak da sanatta işlerini yaptığında bir bakıma otobiyografik oluyor. Eğer samimi, dürüst bir sanatçıysan; yaptığın işler zaten seni yansıtıyor. Kafan bir şeylerle meşgulse, okuyorsan bunlar da ister istemez ayna tutuyor. Fakat bir şey yoksa ne kadar uğraşsan da olmaz, kopya çekersin en fazla. Dolayısıyla buradaki olay, doğal bir süreç. Sanatçının kafasını yorması gerek, sadece dar bir açıyla bakıp da ben fotoğrafçıysam sadece fotoğraflara bakarım, ressamsam sadece resimlere bakarım demek yanlış olur. Doğru değil bu kesinlikle. Benim ilhamım da sinemadır, kitaptır...

Alis Hatipoğlu: Fotoğraflarınızdaki karakteristik düalite ile modellere yüklediğiniz ya da onların o anda yüklendiği öncelikli sıfat nedir?

Nazif Topçuoğlu: İşlerime bakıldığında küçük kızlar kitap okuyorlar, okula gidiyorlar, eğitimlerini gerçekleştiriyorlar, büyüyorlar. Ardından dünyaya açılıyorlar, anlamaya çalışıyorlar, fakat bu aşamadan sonra da ayrışıyorlar. Ama düalitenin çıkışı asıl şu noktada oluyor; hayatla yüzleştikleri zaman bir kısmı daha uslu, işbirlikçi oluyor; diğer kısım ise daha asi, isyankar... Son resimlerimde çok var bu durum.

Alis Hatipoğlu: Zaman zaman yaptığınız çalışmalarda modelleriniz ve kurgu içerisinde kullandığınız bazı objeler fetiş olarak değerlendiriliyor. Bunların bir nevi topluma tutulan ayna işlevi görerek bazı tabuların hala yıkılmadığını gösteren ifadeler olarak adlandırabilir miyiz?

Nazif Topçuoğlu: Tabular yıkılmak bir yana, giderek güçleniyor. Bunun dışında insanlar bazı kavramları olması gerektiği gibi düşünmüyorlar. Mesela “Fetiş” nedir? Benim aklıma kullandığım objelerden farklı şeyler geliyor. Benim kullandıklarım ise kitaplar, kıyafetler, formalar vs. Ama insanlar kadın görünce oraya odaklanıyor sadece. Bundan kaynaklı olarak da kavram kargaşası yaşamaları normal çünkü “fetiş” dar kullanımı olan bir kavram; daha doğrusu ağır ve iddialı bir laf. Deriler, yüksek topuklu ayakkabılar vb. Şeyler geliyor benim aklıma fetiş denince. Benim işlerimde ise öğrenci çocuklar var. Baktığın zaman memlekette birçok dengesizlik var tabii, insanlar bu yüzden haklı olabilir. Mesela Batı kültürünü alan bile tam olarak bilmiyor o kültürü. Yapılan eleştiriler de hatta methetmek bile dengesiz olabiliyor haliyle. Bilgizilik ve kıskançlık gibi.

Alis Hatipoğlu: Kendinizi fotoğrafçı mı yoksa sanatçı olarak mı değerlendiriyorsunuz? Ayrıştığınız noktada hangi sıfatlar buna sebep oluyor?

Nazif Topçuoğlu: Ben resim yapmak istiyordum aslında, fotoğraf kullanarak resim yapmak. Ama bu fotoğrafla ilgili teknolojiler geliştikçe artık fotoğrafçıyım denince başka bir şey anlaşılıyor. Eskiden fotoğrafçıydım derdim ama o zamanlar gerçekten fotoğraf fotoğraftı. Ben fotoğraf çekmiyorum, yapıyorum. Fotoğraf tekniğinin getirdiği bir takım imkanlar var sonuç olarak. Fotoğraf çekiyorum dediğinde de, bazen yaptığın işi basitleştiriyor.

Alis Hatipoğlu: Zaman, hafıza ve kayıpla ilgili hesaplaşmalarınız nasıl sonuçlanıyor ve hangi aşamada objektifinize yansıyor?

Nazif Topçuoğlu: Fotoğrafın, fotoğraf olmasının getirdiği bir durum var. İnsanlar görünce bu fotoğraf diyor ve bir gerçeklik varmış diye bakıyor. Hala photoshop vb programlara rağmen öyle bir inandırıcılığı var. Fotoğraftaki kızlara -ki gayet edepliler- bakınca insanlar tahrik oluyor, ama resimlere bakınca sorgulamıyorlar. Bunun dışında fotoğrafı çeken bir insan da var ortada o anda belki orada hayal edip kafalarında hikayeler canlandırıyorlar belki de. Dolayısıyla fotoğrafın algılanmasında, ekstra bir gerçeklik beklentisi var. İşlerime de öyle yansıyor aslında, sanki çocukluğumda çektiğim fotoğraflar, o zamandan kalma, o zamanki hayatın fotoğrafları. Sonuçta bir şey fotoğrafsa; geçmiştedir. Öyle bir hava veriyor. Fotoğrafın tabiatı bu.

Alis Hatipoğlu: Bu alanla aktif olarak ilgilenmeye başladığınızda, sanatın duyguları aktarma özelliğine bakarsak, sizdeki önceliği hangi duygu almıştı?

Nazif Topçuoğlu: Bir nostalji var ilk bakışta tabii ki, belki bu böyle nitelendirilebilir. Fakat duygudan öte mantık var aslında. Hikaye, eleştiri, toplumsal olaylar, insanlar vb. Bu tür kaygılar daha ön planda. Mesela ben burada kızların hayat sürecinden bahsederken sadece onlardan değil, bunu insanların tamamına uydurarak düşünüyorum. Alegorik bir hikaye gibi. Bu noktada eğer bir duygudan bahsedersek bu “karamsarlık” olabilir. Ama bu da düşünsel ve eleştirel bir tavır halindedir.

Alis Hatipoğlu: Türkiye’de fotoğraf sanatçısı olmanın zor noktaları nelerdir?

Nazif Topçuoğlu: Türkiye’de kimse bir şey okumuyor ki! Herhangi bir şekilde insanlarla konuşmak zor geliyor bana. Örneğin ben ders veriyorum ve öğrencilerin motivasyonu, hevesi yok öğrenmek için. Şimdi bir not kavgası var sadece. Neden bu bölümü okuyorlar, mezun olunca ne yapacaklar; kararsızlar. Tabii Türkiye’deki eğitim sistemi de korkunç bir hal almış durumda. Buradan başlıyor sorun, medyadan başlıyor asıl karmaşa. 70’li yıllarda dergilerde yazarken, orada bile bir çekince vardı aman basit yaz, az yaz, halk anlasın aksi taktirde halk okumaz gibi yaklaşımlar vardı. Üç kelime ile konuşmaya alıştırdık insanları. Bu karşılıklı birbirni besleyen bir durum, insanlar merak etmiyor, dolayısıyla karşıdaki veri de az oluyor. Tüm bunlar zaten yansıyor sanatıma.

Alis Hatipoğlu: Fotoğraflarınızın kurgusu, teatral sahneler önceden tasarlanmış oluyor mu?

Nazif Topçuoğlu: Genellikle oluyor ama kalabalığa bağlı. Eğer iki kişiyse tabii o daha spontane oluyor. Sanatın diğer dallarında da aynı durum var aslında. Mesela jazz müzik; yazılı bir şey vardır ama insanlar bunu icra ederken bir şeyler katarlar kendilerinden. Ben de çalışırken; doğaçlama çalışabiliyorum zaman zaman. Modellerin de bunda katkısı oluyor ve de doğal olarak onların da rolleri olabildiğinden tiyatro gibi olabiliyor. Zaten modellerime model değil, oyuncu ya da aktör diyorum.

Alis Hatipoğlu: “Oyuncularınız” için “sömürücü değil kışkırtıcı” olması gerektiğinden bahsetmişsiniz. Peki bu hissi nasıl sağlıyorsunuz?

Nazif Topçuoğlu: Kışkırtıcı değil de provokatif demiş olabilirim. Çünkü oradaki kızlar pornografik öğeler içermiyor. O yüzden kışkırtıcı da cinsel anlamda değil de provokatif gibi politik ve eleştirel anlamda kullanılıyor. Başka bir taraf yerine, esasında beyni tahrik etmeli. Kızların ifadelerinde de daha çok kendine güven, güç, sağlam durma, teslim olmama durumu var. Kavramları bu şekilde bağdaştırabilirim.

Alis Hatipoğlu: Son olarak, “Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor” adlı kitabınız bir serinizin ismi olsaydı bu hangisi olurdu?

Nazif Topçuoğlu: Bu kitapta bahsettiğim iki taraflı bir durum var. Birincisi teknolojiden dolayı tuhaf kokmaya başladı fotoğraf. Çürümeye başlaması ve bundan kaynaklı olarak da tuhaf kokması olarak nitelendirdim. Onunla dalga geçen bir deyim bu. İşte dediğim gibi herşeyin başında bir teknolojik taraf var. Herşeyin dijitalleşmesi gibi sebepler nedeniyle de fotoğraf, eski fotoğraf değil. Bir bakıma öldü de denebilir; optik tarafı, film tarafı vs. Diğer yanda, sanat dünyasında fotoğrafın bol bol kullanılması meselesi var son 10-15 senedir. 60’larda, 70’lerde çok zordu bu iş; montajı, parası, teknik vs. belki de dünyanın hazırlıksızlığı yani kavramsal olarak da işin kokusu değişti. Dolayısıyla yaptığım tüm sanatsal işler bunları içeriyor ve bu bilinçle yapılıyor.