Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Selim Birsel (1963, Brüksel)

Burcu Üver <burcu.uver@gmail.com>

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

Burcu Üver: Selim Birsel kimdir, kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Selim Birsel: Adım Selim Birsel. Brüksel Belçika’ da doğdum. Babam dış işleri bakanlığında hariciyeciydi. Bu yüzden değişik ülkelerde bulundum. Anaokulu, ilkokul bu şekilde devam etti. Ondan sonra Fransız okuluna verdiler beni ve kardeşimi. Lisede ekonomi okudum. Ve Fransa’ ya işletme okumaya gittim. Bir yıl boyunca işletme dersleri aldım. Bunun haricinde politikaya giriş, sosyoloji, ekonomi matematiği, ingilizce ve normal ekonomi tarihi üzerine dersler de aldım. Yalnız sıkıldım bunu yapmaktan. Çünkü sürekli teoriler üzerinden giden bir durum söz konusuydu. Benim arzu ettiğim, yapmak istediğim bambaşka bir şeydi. Bunun üzerine bütün ekonomi olayını bırakıp İngiliz, Amerikan ve Fransız edebiyatına yazıldım ve bir yıl boyunca da hayatımda okumadığm kadar çok şey okudum edebiyata dair. Bunda başarılıydım ama devam etmedim. Ve bunları yaparken bir taraftan da kendimi güzel sanatlar imtihanına hazırladım. 1985 yılında güzel sanatlar kademisinde okumaya başladım. 5. yılımda ise Paris’ teki yüksek sanatlar enstitüsüne gittim. Burası normalde insanların diplomalarını aldıktan sonra gittikleri bir yerdi. O yüzden Grenoble ‘daki bu okulda çok düşman çektim kendime. Yani insanların gitmek istediği bir yere ben herkesten önce aradan kayıp gidiverdim.

Burcu Üver: Peki önceden bir ilginiz var mıydı güzel sanatlara, uğraştığınız ilgilendiğiniz bir alan?

Selim Birsel: Resim yapardım. Babam resim yapardı evde. Annem arkeolojiden mezundu. Hep değişik yerlere gidilirdi. Hatta ilkokuldayken “Anne yeter artık ortaçağ şehri gezmeyelim” dediğimi hatırlıyorum. Tabi insanın çocukluğunda bunlar yer ediyor muhtemelen. Bir de şunun farkına vardım. Sosyal olsun, politik olsun bir şeyi görsel olarak ifade etmek, benim için daha olumluydu.Oturup dille ya da teorilerle bunu ifade etmektense kendi yapabileceğim şeyler üzerinden bir şeyleri ifade etmeyi tercih ettim.

Burcu Üver: İstanbul’a gelişiniz nasıl oldu?

Selim Birsel: O çok sonra oldu. Paris’ten Saint Petersburg’a gittim. 2 ay St. Petersburg’ta kaldım. Sonra Fransa’da çalışmaya da başladım. Gençlik evlerinde resim dersi, sanat tarihi dersi veriyordum. Bir gün Bilkent Üniversitesinden bir teklif geldi, gelip bizde hoca ol diye. Geldim ilk önce rektörle sonra dekanla görüştüm. Dekan beni bölüm başkanına yolladı. Aşağı yukarı 2 saatlik bir mülakat sonrasında kabul ettiler beni.
O zaman rektör askerliğini yaptın mı demişti, hayır deyince askerliğimi yapıp gelmemi söylemişti. Ben de askerliğimi yaptım geldim. Ve sonra 6 yıl boyunca Bilkent Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştım. İlk olarak desen dersi verdim ‘figure drawing’ dedikleri, modelden çizim dersi. Ve heykele giriş “introduction to sculpture” diye bir ders verdim.

Burcu Üver: Vasıf Kortun’un küratörlüğünde 3. İstanbul Bienali’nde, arkasından Rene Block’un  4. İstanbul Bienali’nde resmi olarak yer aldınız. Halil Altındere’nin başında olduğu 9. bienalde de resmi olmasa da ‘freekick’ işinizle vardınız. Bienal kavramının içinde olan birisi olarak, sizce halk  olarak bienal bilincine ne kadra varabildik?

Selim Birsel: Halk olarak pek bilincinde değiliz bienalin. Bu aslında büyük ihtimalle tüm dünyada da böyle. Bir tek belki Venedik Bienali sayılabilir. Tabi bilmiyorum kafedeki garson bienali biliyor mudur, bilmiyor mudur fakat “ evet bir bienal var, bir çok turist gelecek, bunlara cappicino ve spagetti satacağız” gibi düşüncesi vardır. Ama Venedik İstanbul kadar değil. İstanbul 3. Bienalde Vasıf’ın söylediği gibi bir megalopol işi. Monopol var metropol var megalopol var. Yani kendi sınırlarını bilmeyen  bir yerdeyiz. Geçenlerde bir arkadaşım geldi Amerika’dan. Burasının büyüklüğünü görünce çok şaşırdı. Burada 12 milyona yakın insanın yaşadığı söyledim. Newyork gibi, fakat Newyork’ta her şey dikineyken burda yayılmış halde dedi. Ben neredeyse her gün Sabancı Üniveristesi’ne kendi evimden 120 km gidiyorum dönüyorum.

Burcu Üver: Peki 1. bienalden 11. bienale kadar geçen süreç nasıl oldu? Ne kadar aşama kaydedebilidik? Başlangıca hakimsiniz peki ya şimdi durum nasıl? 11 . bienalde işler nasıl değişmiş?

Selim Birsel: Büyük ihtimalle bir kırılma noktası var. Kırlma noktası da ilk yabancı küratör Rene Block’la İstanbul Kültür Sanat Vakfı çalışmaya başladığında oldu. Rene Block’un bienalinde tarihi bir kısımda vardı ki o da kendi koleksiyonu fluxus ı getirmesi oldu. Aslında şöyle bir şey eksikti belki fakat tamamlandı şu anda. Bir çağdaş sanat bilgisi eksikliği söz konusuydu Türkiye’de. Fluxus diye bir şeyi Rene Block getirene kadar çok az insan biliyordu. Halk hala bilmiyor tabi.  Fransız geldi geçti. Bu işin içinde olan ya da gönül vermiş olan sanatçılar, eleştirmenler fluxusun varlığıyla yaşayabilir hale geldi tabi. O zaman gerisine de bakılmaya başlandı fluxus nerden geldi diye. Dadalara bakılıyor, Dadaların daha da gerisi sürrealistlere bakılıyor ve birden 19.yyın sonundan başladığınızda Courbet karşımıza çıkıyor. Courbet’den başlayıp modern sanat ve arkasından ne zaman çağdaş sanat batıda kırılıyor onu görmeye başlıyoruz.
60larda en büyük kırılmayı yaşıyor bana kalırsa çağdaş sanat. O da  60 sonundaki Berne’deki “when the attitudes become form?” sergisi. Bunu yapan insan Harald Szeemann da küratörlük mesleğinin babası. Sergi yapıldığında Berne müzesinde, Ziemann’ın işine ne son verilir ama arkasından gider ‘documenta 5’ i yapar, ve müze bir yıllığına kapatılır. Çünkü içerde yapılmış işler sebebiyle ciddi bir restorasyona ihtiyacı vardır. Çağdaş sanattaki kırlma bence ordadır. Türkiye’ye geldiğimizde de bienal kırılması Block’la başladı. Zaten Block’tan sonra Vasıf bir kere daha bienali Charles Esche’yle ortaklaşa yaptı. Ama dışardan yabancı bir küratör geldiğinde bazen sorun çıkartabiliyor. Bazen de değişik süprizlerle karşılaşabiliyoruz. Çünkü gelececek olan insanın getireceği tema ya da düşünceye ‘Türkiye’ye neden geldi?’ sorusunu sorabilmemiz gerekiyor. Yuko Herzigova geldiğinde birden uzakdoğudan yığınla sanatçıyla tanıştık. Yeterince İstanbul muydu? pek değildi. Arkasından Paolo Colombo daha Akdeniz, resme dair şeyler getirdi. O zaten hüzünlü bi yıldı, deprem yılıydı. Dan Cameron’unkisi de daha çok Amerika’dan, bambaşka bi kıtadan gelmeydi. Mesela Hou Hanru da ne kadar çinli olsa da fransa kökenli bi küratördür. Fransa’da geliştirmiştir kendisini. Türkiyenin siyasi durumuna parmak basan ilk bienal belki Hou Hanru’nun bienaliydi. Cumhuriyetin bir yerden, tepeden inme durumuna belki de işaret ediyordu. Atatürk Kültür Merkezi’ni kullanması çok olumluydu.

Burcu Üver: 3. bienaldeki kavramsal çerçeve ‘megalopol’dü. Peki siz işiniz ‘subversion’la ne kadar katkıda bulunabildiniz megalopol kavramına? Bu işinizden bahsedebilir misiniz biraz?

Selim Birsel: 3. bienal sırasındaki iş zamanında çok az görüldü ve insanların hafızasında çok az kaldı. Ama gariptir ki 2007’de İstanbul Modern’de “20 Yıllık Bienalde İz Bırakanlar” sergisi toplandığında  3. beinalden ben, ingiliz sanatçı Hannah Collins ve de Bulgar sanatçı Nedko Solakov vardı. Beni ilk aradıklarında o yüzden şaşırdım. O işi bi kere daha kurdum. Birden enterasan geldi bana. Demek ki bir yerde bir önemi vardı onun. O zaman ben hissedebiliyordum onun ne kadar önemli olduğunu. Doğru bir işti o. Ve nitekim 2007de bi kere daha kurmuş oldum. Ve şöyle bir olanak veriliyordu. Aradan 15 yıl geçtikten sonra yapmış oldum bunu. Öyle bir olanak ki üzerine ben yorum yapabiliyorum ve ilk kurduğumdan şimdikine yeri değişiyor, havası değişiyor, tarihi değişiyor, ben değişiyorum. O zaman bunu değiştirebilme imkanını veriyordu bana ve değiştirdim. Çok değişmedi ama boyutları birden bire büyüyüverdi, İstanbul Modern Sanat’ın boyutlarına, sütunlarına giriverdi. İlki 6x6 ve 3 metre yüksekliğneydi, bu sefer 8x8 6 metre yüksekliğinde küple karşılaştık.
O iş megalopol düşüncesini bana kalırsa açıklıyordu. Çünkü iç mekanızmasını hiç bir şekilde göremediğimz bir iş. Bir taraftan bakıp görselin öbür tarafa geçmesi, bazen görüntünün geçmeyip de sesin geçmesi karşı tarafınızdakiyle konuşabilceğiniz bir durum oluşturuyor. İç mekanizmasını da gelen ziyaretçi hiç bir zaman görmüyordu. Ama içerisi karmançorman bir haldeydi. İşte orası İstanbul. Veyahut bir geceondu gibi. Müzenin ortasına bir yere gelip durması. Büyük hacimi var, içi görünmüyor, beyaz, soba boruları oraya buraya işaret ediyor. İlk istanbul bienalinde de mekanın değişik yerlerinde detaylar seçmiştim. İkincisinde  işin ortada olmasını istedim ve özellikle bana sergi mekanının içindeki sanatçıların işlerinin hangileri olduğunun ve de nereye yerleşeceklerinin bilgisini verdiler . Bir resim varsa o resmi benim bir yerden bi şekilde görebilmem gerekiyor. Mesela Sarkisiz’in avizesinin köşesini görebilmem gerekiyordu. Nitekim bütün ayaralamalar etraftaki düzene göre oluştu ve küpler kendi açılarını bulabildi.

Burcu Üver: 4. İstanbul Bienali’nin kavramsal çerçevesi ‘orient-ation’ dı . O bienalde bir sıkıntı yaşadınız bunu anlatır mısınız?

Selim Birsel: 4. bienaldeki iş biraz katakulleye geldi. Orada bienale ve bienal organizasyonuna büyük bir kritiğim olduğunu söyledim zamanında Emre Baykal’a da . Bienal 11 Kasım’da açıldı. Ve beni bienale davet ettiklerinin haberini ben telefonla 21 ağustos günü aldım. Ve 2 ay içinde de bir şey çıkarabilmem, bir iş götürebilmem gerekiyordu. Orda Ankara gar sergisindeki ‘Kurşun Uykusu’ nu istediler. Yalnız onun İstanbul’a gelmesinde olanaksız bir teknik durumu söz konusuydu o günkü haliyle. Nemle ilgili bir durum vardı. Ankara’nın havası kuru, İstanbul’un ki nemlidir. Ben de onlara olmayacağını söyledim. Başka bir şey getireceğimi söyledim, ama o başka bir şey de o kadar zaman içinde çok da verimli olmadı. Rene Block la da bir şekilde çatıştım. İşin yerleştirilmesi konusunda büyük bir sıkıntı oldu.
4. bienal katoloğunda Kurşun Uykusu’nun fotoğrafı vardı ve yanında şu yazıyordu. İlki Ankara’da yapılmıştır ve ikincisi de İstanbul Bienali için yapılacaktır. Hiç bir zaman yapılmamıştır. Tarihe yalan yanlış bir bilgi verilmiştir. İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Rene Block’un kafasının altından çıkan bi şeydir bu. Halbuki, bütün yazışmalar ne olacağını ne geleceğini göstermektedir. Bunların bütün faxları mevcuttur.

Burcu Üver: O zamana Kurşun Uykusu’ndan gidelim. Siz sanat işinin halka buluşmasından bütünleşmesinden yanasınız yani halkın camlı bir serginin önünden geçerken ‘ben buraya giremem’den sıyrılıp sanatın kamusal alana girmesinden bahsediyodunuz. Peki Kurşun Uykusu’nda halk ne tepkiler gösterdi? Ve o tepkisel olayları anlatır mısınız?

Selim Birsel: Gar sergisinde halk belki de en naif ve en doğru tepkileri verdi. Biraz o yıla doğru seyahat edersek, 95 yılı Tansu Çiller hükümeti zamanıydı. Hükümet doğuda pkk avındaydı. Ekonomik önlemler paketi açılmıştı, kriz durumu vardı. Kiralarını ödeyemedikleri için Dolar üzerindeki yerler birden bire kapanmak zorunda kaldı. Ankarada bir galerim vardı “Galeri Zone”, bu yüzden kapandı, dolar üzerinden kira veriyordum. Bütün ressamlar veya sanatçılar Türk lirası değil de dolar üzerinden işlerini pazarlar durumdalardı. Euro yok daha o zamanlar. Mecliste de emekliilik yaşının 64 e çıkarılması gibi bir durum söz konusuydu. Yani çok karanlık bir yıldı 95 yılı. Biz gar sergisini yaptığımızda toplam 4 kişiydik. Garı organize ettik. Fakat şöyle garip olaylar gelişti ki gardaki sergi iki gün kaldı sonrasında sergide her şey yırtılımıştır kırılmıştır atılmıştır. İlk defa sesimizi duyurduğumuz bir sergi olmuştur. ‘Tabu ve Sanat’ tı o zamanki tema, ve 12iden vuran bir durum söz konusuydu. Biz bunu organize ederken böyle bir şey olacağının farkındaydık. Çünkü işler sertti ve davet ettiğimiz sanatçıların çoğu da ülkelerini zorunlu bir şekilde terk etmiş, hatta kendi şehirlerinden göç etmiş insanlardı. Noldu, biz 95te bunu yaptıktan sonra Rene Block ‘orientation’ diye bir kavram getirdi. Geçmiş olsun.

Burcu Üver: Peki bu olay bundan sonraki işlerinizi etkiledi mi? İşlerinizi daha yumaşatmanıza sebep oldu mu , kamusal alana dahil olmak konusunda?

Selim Birsel: Benim işlerimde şu var. İlle de ‘kamusal alan’ değil sorun olan. Ben işlerimde ziyaretçiyle buluşuyorum onlarla bütünleşiyorum. Ziyaretçi diyorum çünkü seyirci değil. Seyretmek farklı. Otururum mesela vapurlar geçer, bunu seyrederim. Seyircilik çok durağan bir durum. Ama ziyarette iki ayağınızla giriyorsunuz, bakıyorsunuz, fiziksel olarak algılıyorsunuz. Bu resim de olabilir, heykel de olabilir, fotoğraf da olabilir. Yaptığım çoğu iş de ziyaretçinin katılımıyla anlam kazanıyor. Yani o işe gidip dokunabilmesi gerekiyor ziyaretçinin, onu harekete geçirebilmesi gerekiyor, ziyaretçiyle beraber iş iş olmaya başlıyor. Benim için önemli olan zaten bu ve ben de onu yapmaya devam ediyorum.

Burcu Üver: Gerçi sanatınıza halkın dahil olması gerektiğini söylüyosunuz onların da iş de kendilerinden bir şeyler bulması gerekliliğine inanıyorsunuz. Fakat sanat toplum içindir ya da sanat sanat içindir savunmalarındaki gibi kesin çizgiler dahilinde mi söylüyorsunuz bunları?

Selim Birsel: Hayır sanat sanat için değildir; ama ‘sanat sanat içindir’ diyen yığınla insan var etrafımda. Sanat sanat için diye tablolar yapıyorlar. Bunu satın alan kişi de önce evinde perdenin rengine ya da möblesinin ne olduğuna bakıyor ki ona göre uydurabilsin. Böyle olunca bu bir dekorasyon aleti olarak kalıyor. Nasıl sosyolojide ya da politikada okuduklarım teoriyle ya da metinle bir şeyleri işaret etmeyi söylüyorsa, ben de evet bir şeyleri sanat işiyle söyleme taraftarıyım. Bu yüzden belki de yaptığım şeyler siyasetle yan yana gelebiliyor, sosyolojiyle yan yana gelebiliyor ama şiirselliğini de kaybetmemesi üzerinde duruyorum. Hala bi tarafında bir şiirsellik tarafının olduğunu düşünüyorum işlerimin. Belki edebiyattan bana kalan bi şey. 

Burcu Üver: Peki ilgi alanlarınız arasında resim, heykel, enstalasyon gibi alanlar var. Özellikle yoğunlaştığınız bi alan var mı?

Selim Birsel: Bütün alanlarda kendimi ifade ediyorum bunlar arasında kendi düşüncelerimi ifade edebileceğim değişik şekiller var. Mesela kurşun kalem de bir araç, fotoğraf makinesi de, video da, 3d animasyon da, bir mekan içine yerleşmiş bir şey de. Resim de, çıkıp bir performans yapmak da aynı şekilde. Bunların hepsi cidden araç ve bunların hepsini kullanıyorum. Müzikle de, sesle de çalışıyorum. Ses dokusuyla, tınısıyla da.

Burcu Üver: Bir Türk sanatçının işlerinde illa ki Türk kimliğini yansıtması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Selim Birsel: Öyle bi tasa içinde değilim. İlle de Türk olsunun arkasında değilim. O durum beni itiyor bile. Çünkü benim yaptığım şeylere bakıldığı zaman zaten ‘bunu Türk sanatçısı mı yaptı acaba’ durumu var. Mesela Gülsün Karamustafa’nın yaptığına bakılırsa, evet  bir Türk sanatçısının yaptığı ortaya çıkabiliyor. Orada Türkiye ile bağlantılar var. Benim yaptığımda böyle bir şey yok. Hollanda’dan bir gazateci gelmişti. Hollanda da bir sergimiz olacaktı o zamanlar ‘rıhtımlar arasında’ diye. Katılacak olan Türk sanatçılarla da söyleşiler yapıyordu. “İşleirinize baktım, hiç de Türk gözükmüyorlar” dedi. “Peki ne bekliyordunuz ki” dedim. “Sizin Mark Mender Hollandalı bir sanatçı, onun işine baktığınızda Hollandalı mı gözüküyor? Demiştim. ‘Hayır’ deyince. “ O zaman benimkiler de böyle” diyerek yanıtlamıştım. O zaman napalım yani. İlle de batılı ya da doğudan doğu kokuları, minareler, halılar falan mı olmalı? Bunlardan yok bende. Göçebe kültüründen geliyorsak olayların belki de yerde seyir edebilmesi veyahut malzemelerin kullanımı var, mesela teneke. Zeytinyağını tenekeye koyuyosun, peyniri tenekeye koyuyorsun teneke sonra faraş oluyor. Bu olabilir mesela buraya ait bir şey. Bir ritim içinde olan bir şeyi alıp kendi sanatının içinde bi yerelere koymaya başladığınızda, bu bana çok daha doğru gelmeye başlıyor. Gidip de ille de batının beklediği bir Türklük ya da doğuluk mu yansıtılacak. Birazık daha dikkatli baksınlar bakacaklarsa.

Burcu Üver: Eşiniz Mürüvvet Türkyılmaz ile sanata bakışınızda benzerlikler farklılılar neler?

Selim Birsel: Mürüvvetle 10 yıldır birlikteyiz. Aynı atölyeyi, aynı yeri paylaşınca ister istemez örtüşüyor bazı şeyler. Bir şey düşünürken insan kendi kendine konuşurken karşısındakiyle konuşur, o da benle konuşuyor. Eve bi kitap alınır biri okur öbürüne verir, sen oku der bak sana göre bir şey var burda der.  Birbirimizi besliyoruz, işlerimiz de birbirini besliyor. Bazı yerlerde de ayrılıyorlar. Şu var ama; birbirimizi ezmiyoruz, birbirimizin üzerine çıkmıyoruz. Onun bir yaklaşımı var görsel plastik, benim bir yaklaşımım var.

Burcu Üver: Birlikte çalıştığınız işler hangileri oldu?

Selim Birsel: Colloboration’da birlikte çalıştık.

Burcu Üver: Kendi işleriniz arasında çok beğendiğiniz bu işi gerçekten iyi oldu dediğiniz işiniz hangisidir?

Selim Birsel: “Kurşun Uykusu” gerçekten garip bir işti. Selim deyince herkesin aklında Kurşun Uykusu oluşuyor. Kurşun uykusunu yaptıktan sonra durdum. Durdum derken, o kağıtla,malzemeyle yön değiştirmem gerekiyordu. Yoksa Kurşun Uykusu’ndan bi tane daha yapabilirim, yaptım da. Hatta şu an elimde var ikinci bir tane Kurşun Uykusu. Bu neme de dayanıklı, zamana da dayanıklı. Bunun tekniğini de çözmüş durumdayım. Takır takır kutusunda duruyor şu an. Kimse istemiyor ama ben de var. Yani böyle kaybolmamış bir kurşun uykusu söz konusu. Duruyorsunuz birden ve ne olduğunun farkına varıyorsunuz. Ben de kendimde yön değiştirme ihtiyacı hissettim. Başka bir şey yapabilme ihtiyacı. Başka bir arayışa girebilmem gerekti, o bienalden sonra da şöyle bi kapattım kapıları. O zaman gelen bir çok teklife hayır dedim. Yurt dışından da teklif geldi. Şu anda sergi yapmayı düşünmüyorum.

Burcu Üver: Son olarak 2009un başında çıkardığınız kitabınızdan, ‘Arka Bahçe’den bahseder misiniz?

Selim Birsel: Bu ikincisi. Birincisi 2002 de ‘İşler Üzerinde ve Yanlarında’. Bu kitap Atatürk Kültür Merkezi’ndeki c sergisindeki ‘Alanını aç’ diye bir işle başlıyor ve kendi işlerim üzerine kendimin aldığı notlar, bazen işler üzerinden bazen yanımda olan şeylerden. İkincisi ‘Arka Bahçe’. Ben pek öyle kişisel sergi açan bir insan değilim. Uzun soluklu gidebilmesi gerekiyor işlerin. Bir grup sergisine katılmak, bir yerde bi makale yazmaya tekabül ediyor. Kişisel sergi açmak ya bu makaleleri toplamaya ya da yeni bir kitap yazmaya tekabül ediyor benim için. 2002deki Apeldeki sergimde ilkini çıkarmış oldum. Bu ikincisi de geçtiğimiz kış şubat ayında çıktı. Burada daha çok, oturup uzun uzun kendi işlerim üstüne yazdım. Aslında sanatçılar yazamazlar, sanatçılar kendi işleri üzerine konuşamazlar gibi bir şey de var. Ama sanatçı kendi işleri üzerine yazabiliyor, iyi tepkiler de alıyor.


Kitabın içinde, introspektif düşüncesinin ne olduğu, bazı tanımlar, ‘göbekbağı’nın, ‘kabine’nin ne demek oldukları, onların tanımı, ‘soytarı’, ‘kimkimedumduma’ diye bi karakter, nedir bu ne yapar, nerden gelir ,niçindir bunların tanımı, çok dilli düşünmek. Dolaşmak düşüncesi nereye tekabül ediyor, resolve düşüncesi nedir? Resim yapmak ve algılamak, bir işin fotoğrafını çekmek. Bütün bunların cevaplarını bulabiliriniz kitapta. Başında Adnan Yıldız’ın bir giriş metni var. Bu bir introspektif. 2002'den bugüne, 2009'a kadar olan. Normalde sanatçılar üstüne monografiler yazılır kritik olarak. Ben ise kendim yazıyorum. En iyi servisi kendimiz görebiliriz o yüzden kendi işimi kendim yapmayı tercih ediyorum. Aramadım da o yüzden birisi bana metin yazsın diye. Kitap sürecinde ne gerekiyorsa hepsini kendim yaptım. Güzel de oldu bence.


Burcu Üver: Teşekkürler...