Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Şener Özmen

Bahar Yetkin, Boğaziçi Üniversitesi

Güncel sanatçı, sanat eleştirmeni ve yazar. 1971’de İdil’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini İdil’de tamamladı. 1998’de Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim İş Eğitimi Bölümü Resim Ana Sanat Dalı’ndan mezun olan sanatçı; Sanat Dünyamız, Siyahî, art-ist Güncel Sanat Dergisi, Radikal Kitap ve Birgün Gazetesi’ne güncel sanat yazıları, sergi ve sanatçı makaleleri yazdı. Güncel sanat eleştirilerini 90’larla birlikte Türkiye’de özellikle genç kuşak güncel sanatçıların üretimlerini merkez alan “okuma ve eleştiri” turlarıyla sürdüren Şener Özmen; başta Diyarbakır olmak üzere, İstanbul, İzmir ve Ankara, yurtdışında ise, Almanya, Fransa, İngiltere, Kosova, Sırbistan, Arnavutluk, Birleşik Devletler, Şili, İran, Ermenistan, Azerbaycan, İsviçre, İsveç, Hollanda, İtalya, İspanya, Yugoslavya ve Avusturya’da karma güncel sanat sergilerine katıldı.

Bahar Yetkin: Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Sizce Şener Özmen kim?

Şener Özmen: Açıkçası nereden başlayacağımı bilmiyorum. Kendimden nasıl bahsedebilirim ve bunu “kısa yoldan” nasıl halledebilirim? Zor olan, bunu benim yapmam, kendi ellerimle, beni ısısıyla pişirecek karanlık yılların projektörünü kendime çevirmem. Sanat pratiğimin bir yarısı, —bu tıpkı, T.S. Eliot’ın, 17 yıl süren mutsuz evliliğine benzemekte— geçti, çağdaşlarımı kurtarma, onlar adına söz alma, onlar adına düşünme ve yazma ve diğer “önemsiz” şeylerle. 2000-2010, yani tam on yıl, kesintisiz bir şekilde ve hiç ara vermeden, işleri birileri adına yoluna koymaya çalışmışım. Bu yaşam ve düşünüş biçimi, uzaklardan, bir Üçüncü Dünya dayanışması —yoksa trajedi mi demeliydim?— veyahut çokça o meşhur Kosova Güncel Sanat Pratikleri’ni anımsatıyor görünse de, sonuçları her zaman farklı olmuştur benim açımdan, özellikle de bu coğrafyada. Sanatçı olmadığımı, hele hele bir “güncel sanatçı” hiç olmadığımı bir yerlerde söylemiştim. İmgeler üretme, o imgeleri günümüzün olmazsa olmaz malzemeleri, medyumları ve teknikleriyle ortalamanın biraz üstündeki bir izler kitleye servis etmenin nesi ayrıcalıklı diye sormak gerekiyor? Buradaki anahtar sözcük süreklilik mi? Öyle olsa, her gün 3 ya da 4 video, birkaç fotoğraf ve iki de yerleştirme kotaran ve hayatının son otuz yılını işte böyle, elde bir HD Cam, kafada bir düzine imgeyle geçiren ancak, kayda değer —bu kayıtları kimin aldığı da önemli!— hiçbir şey üretmemiş olduğunu, daha kötüsü “kötü bir şiir” yazdığını kesinkes bildiğimiz onlarca sanatçı, durumu kendi lehlerine çevirebilirlerdi ve sanatı daha katlanılabilir bir noktaya çekebilirlerdi. Elbette dertlerim oldu, sürtüşmelerim, kavgalarım, inatlaşmalarım, edebiyat —daha çok şiir! — pratiğinden kalma hassasiyetlerim, ancak her “İstanbul Bienali” öncesi ve sonrası sinir krizleri geçirmedim mesela, çok zor maddi şartlar altında bir şeyler üretmeye çalıştığınızda, bir süre sonra yaptığınızı şeye hem inancınızı, hem de saygınızı yitiriyorsunuz; ışık yetersiz, toprak kuru, açı yanlış, şu eksik, bu eksik, tüm hayatınız, eksikliğin ayırdına varma ve onunla yüzleşerek yaşamaya çalışmakla geçiyor aslında. Ha, bu arada iyi bir şeyler üretmiş de olabilirsiniz. İşte Şener Özmen biraz bu anlattıklarım, biraz da, ileride anlatacaklarım.

Bahar Yetkin: Sanatçılığınızın tam olarak nerede başladığını söyleyebilirsiniz? Sanatınızın bugünlere gelmesini sağlayan dönüm noktaları nelerdir?

Şener Özmen: Bilmiyorum elbette… Nerede başladığına ilişkin en ufak bir iz yok hayatımda. Daha çok, inceldiği yerden kopmalar var. Kırılma noktaları var. Kelimenin tam anlamıyla kırıldığım yerler var. İkinci bir emre kadar sanat yapmayacağımı duyurduğum zamanlarım oldu, gençken ve enerji doluyken söylenmiş, verilmiş sözler işte! Fakat, bir söylentiye göre, şiir yazmaktan ve kendimi şair oalarak ortaya sermekten mutlak bir şekilde vazgeçtiğim bir döneme tekabül ediyor bu başlama noktası. Bir zamanlar, İstanbul’un en sağlam etkinliklerinden biri olan Performans Günleri’nde —ikincisiydi herhalde—, Tarık Günersel’in “Performans Şiirleri” performansını izlemiştim genç bir şair edasıyla, Tarık Abi, şiirlerini okuyordu hafifçe dalgalanmakta olan kızıl mum alevi eşliğinde, devrimden ve devrim ateşinden söz ediyordu, bakışlarımı ona dikmiştim, gözbebeklerine, bitiminde, bir şarap firmasının sponsörlüğünde servis edilen şaraplardan içmiş ve kendisiyle ayak üstü laflamıştık. “Şair misin?” diye sordu, “Hayır!” dedim. Tarık Abi, yıllar sonra, ben, rahmetli Mehmed Uzun ve birkaç Kürt yazar, Türkiye PEN üyeliğine kabul edildiğimiz sırada gelmişti Diyarbakır’a, bir akşamüstü hatırlattım bu anı kendisine. 2004 yılında çıkan “Sözüm Haritadan Dışarı” kitabımın künyesinde, şu sözler var: “Mart 2001’de, şiir ve şiire ilişkin her türsen söylem ve anlatımı terk eden sanatçı…”, bir tarihi işaretlemişim demek ki, bir de “sanatçı” demişim. Pişman mıyım? Yok daha neler!? O kırılma noktasında Halil Altındere ve Cihan Yazıcı ile Kızıltoprak’ taki sanatçı evinde kaldığım zamanlar var; ben şiirlerimi bastırmak için gelmiştim İstanbul’a, bir dosyadan üç kitap çıktı ama ben sanatçı olarak (kaba ve yontulmamış olarak diye yazmışım “Kusmalar” adlı şiirimde) geri döndüm ülkeme. “Bayrak ve sancaklarla kuşatılmış bir kentte/Ucuna ıkınacak bir hançer arıyordum/Terimi silecek bir mendil arıyordum/Evcil kalemler arıyordum kutsamak için bedenimi/…”, bakın mesela Süreyyya Evren’i de o yıllardan tanırım, beş parasız Günümüz Sanatçıları sergisine dijital işler yetiştirme telaşındaydık vesaire vesaire. İkinci veyahut üçüncü gidişimde, bu kez, Vasıf Kortun’ la görüşecektim. Platform Güncel Sanat Merkezi’nin (şimdiki SALT İstanbul’un) olduğu noktada, yerde bir kimlik buldum. Aldım baktım doğal olarak, Roni Marguiles’ inmiş! Gel de kaygılanma! !! Süreyyya’ yı aradım Platform’dan, o da başka şairlere ulaştı, ben kimliği Platform’a teslim ettim, gelip oradan alacaktı Roni. Şiir, bir şairin kimliği üzerinden yeniden çıkmıştı karşıma. Ne diyebilirim ki !?

Bahar Yetkin: Popüler olmak hedefleriniz arasında sayılabilir mi? Sanatınızın ulaşmasını istediğiniz özel bir hedef kitleniz var mı?

Şener Özmen:Yok ben hedef tahtası oldum bu zaman zarfında. Ulaşmaya çalıştıklarım oldu elbette, onlara ulaştım, Nirvana’ya ulaşmak gibi olmadı ama yine de sözümü söyleyebildim.

Bahar Yetkin: Siz, merkez- periferi tartışmasını hem küresel düzeyde hem de yerel ölçekte güneydoğu- İstanbul üzerinden işliyorsunuz, Kürt ve bölge gerçeğini çok yönlü bir biçimde işliyorsunuz, bu çatışma hakkında neler söylemek istersiniz? “Mutlaka Diyarbakır’da kalmalı ve burada sanat üretmeliyim diyorsunuz, Diyarbakır’da yaşamayı tercih etmenizin sebepleri nelerdir? Merkez- periferi çatışması ve kişisel sebepleriniz açısından düşündüğümüzde neler söyleyebilirsiniz?

Şener Özmen: İşliyordum… 90’lı yıllarda böyle bir takıntı çıktı ortaya. Merkez- periferi imgesel düzenekleriydi benim için, haz kaynağımdı, gerçekten müthiş haz alıyordum oynadıkça. Böyle bir hakikat var mıydı? Sömürge valileri gibi hareket eden küratörler vardı, benim derdim biraz da onlarla idi. Periferi, müthişti, sıkıcı ve yıkıcıydı bir kere. Düşkırıklıkları sahiciydi. Umutsuzluk üretimi dönemdeydik ve T.S. Eliot’ un da dediği üzere, “Sanırım dönekler geçidindeydik.”, şimdi kaldı mı böylesi argümanlar? Kalmasın da! Bir sanatçı için en büyük tehlike, işlerinin yaşadığı bölgenin sorunlarıyla anılması mıdır? Bu lokalleşme midir? Mona Hatoum’un işleri nedir? Nasıl okunmaktadır veyahut Filistinle alakalı, hangi açık yaralara parmak basmaktadır? Çatışmanın merkezindeyim, bildiğim tek gerçek bu! “Mutlaka Diyarbakır’da kalmalı ve burada sanat üretmeliyim” sözüne de fazla güvenmeyin. “Kürt ve bölge gerçeği” okuması da yeni bir şey değil. Ben ne yaparsam yapayım (sanırım bunu sevgili Sarkis’le de konuşmutuk) önünde sonunda götürecekleri yer aynı. Başka bir şey bilmediklerinden veyahut sanatın içsel sorunlarına vakıf olamadıklarından kaynaklanmıyor bu yaklaşım, bunu böyle görmek istedikleri için böyle. Sınıra çekildiğinde seni kontrol edebilmeleri daha kolay. Bilmiyorum, fakındalar mı, bu argümanlar bir başka cepheden Kürtçe yazın alanına da taşındı ve çokça tartışıldı. R. Alan’ın, “Bendname” (Avesta, 2009) adlı eleştirel kitabında “Reddiyeya Mînoriyekê” (Bir Minörlüğün Reddi) başlıklı oldukça sıkı bir metin var. Türkçesi de olsaydı keşke. “Kürtçe yazmak ne kadar eski ve dönemsel olsa da, Kürtçe yazmamak da o kadar eski ve süreklidir” diyor girişte R. Alan ve argümanlarını, Türkçe yazan Kürt orijinli yazarlar üzerinden ve onlarla ilgili koparılan yaygaralar üzerinden bir güzel geliştiriyor. “Ancak,” diyor yazının sonlarına doğru; “Kürtçe yazmak, her şeyden önce, bir değersizleştirme, yani asimilasyon, yapıbozum ve aşağılamaya karşı verilmiş anti-kolonyal bir yanıt olabilir, başka bir deyişe; bir minörlük dayatmasının reddi.” Belki, bir kez daha düşünmeli bunu. Sanıldığının aksine, bugün Kürt sanatçı olmak, gay olmak, lezbiyen olmak moda değil, hangi zihniyet üretiyor bu sözleri, çok açık. Kümelenmeye gelince, yok böyle bir şey artık! Kadın sanatçı da yok, başka sanatçı da yok! Ama Diyarbakır hep var ve hep olacak. Büyük Sanat, Hakkari’de yapılmaz demişti birileri. Bu şuna benzemekte, Eagleton’ dan alımlarsak; “Büyük edebiyat, Büyük insanların ürünüdür ve esasen onların ruhlarına ulaşmamıza imkân verdiği için değerlidir. Böyle bir anlayışın birçok sorunu var. Bir kere, tüm edebiyatı örtük bir otobiyografi biçimine indirger.” (T. Eagleton, Edebiyat Kuramı, Giriş, Ayrıntı, 2004), dertleri çok açık, gönülleri gibi ırkçı ve elitist! Sanatı taşıma usulüyle şu köye, bu kasabaya götürmek de Cumhuriyet’in düşü. Bale pabuçları getiriyorsunuz ama çocukları öldürüyorsunuz!

Bahar Yetkin: ‘Şizo-Defter’ ve ‘Tracey Emin’in Öyküsü’ gibi eserleriniz için “plastik anlatı” terimini kullanıyorsunuz. Bu terimi ve yazdıklarınızın edebiyat metinlerinden farkını anlatabilir misiniz?

Şener Özmen: Tek farkı, bir yayınevinden çıkmamış olması ve edebiyat çevrelerine ulaşmamış olması! Metinlere gelince, etiketlemelerden uzak kalmak istediğim zamanlardı. Sözgelimi, The Story Of Tracey Emin, küratörlüğünü Adnan Yıldız’ın yaptığı “The Story Of Şener Özmen” sergisi için ( Künstlerhaus Stuttgart, 2011), aslına sadık kalınarak yeniden basıldı. Bana sorarsanız bir aslı-astarı yoktu bu işin ve Adnan da gayet farkındaydı bunun. Özel bir kitap tasarım ekibince The Story Of Tracey Emin yeniden yaratıldı. Bu tamamen küratörün inisiyatifinde olan bir şeydi ve kanımca çok da iyi oldu. Çivit mavisi janjanlı bir poşete girdi kitapçık. Vasıf sözgelimi, bunu Ankara’da Genç Sanat-3 için sergilediğinde, +18 ibaresi iliştirmişti işin yanına. Plastik, plastik gibi yoğrulabilen, biçimlendirilebilen bir dile gitmekteydi. Anlatı ise, bir anlatıcıdan gelenlerdi ve bu Abdülbaki Readymade’ ten başkası değildi!

Bahar Yetkin: 90’lı yılların güncel sanatını, “Travma ve Islahat”taki metinlerinizin ışığında nasıl yorumluyorsunuz? Hazırladığınız kitapta 90’lı yıllarda başlayan güncel sanat hareketini hem eleştiriyor hem betimliyorsunuz, 90’lı yıllarda neler oldu? İstanbul-Diyarbakır-Ankara ve İzmir kesişmeleri nasıl başladı ve nereye doğru gidiyor?

Şener Özmen: Aslında ben sorunun olası yanıtlarını, hem Travma ve Islahat’ta, hem de çok sonradan çıkan Bir Şener Özmen Kitabı’nda vermiştim. 90’lı yıllarda çok şeyler oldu, ama güncel sanatın bu yıllarla başladığını söylemek imkânsız. Kümelenmeden söz edebiliriz, epeydir olmayan bir şeyden aslında. İstanbul’la bağlantı kurmayı Diyarbakır mı talep etti, etmedi mi, nasıl oldu, bunlar son derece muğlak. Ankara bitti, tıpkı İzmir gibi. İzmir, getirdiği sansürle oradaki sanat pratiğini boğdu. Ankara ise, hala çok bürokratik.

Bahar Yetkin: 1998’de ürettiğiniz Şizo -Defter adlı plastik anlatınızdan sonra gerçekleşen “Diyarbakır Mucizesi” olarak adlandırılan süreçten ve bunun getirdiği yeniliklerden bahseder misiniz? Şu anda Diyarbakır’da güncel sanatın ne durumda olduğunu düşünüyorsunuz?

Şener Özmen:Diyarbakır mucizesi sözünü ben kullanmadım. Bu söz, Vasıf Kortun & Erden Kosova imzalı ve yılda bir kez çıkan Jahresring kitap dizisinin daveti üzerine, Türkiye'deki güncel sanat ortamı üzerine yazışmalardan oluşan “Offside But a Goal: The Scene in Turkey” adlı kitapta, Diyarbakır sahnesini görünür kılmak için kullanılmıştı. İlintili bölümde (Siyaset) şöyle denilmektedir: Vasıf Kortun: ‘Diyarbakır mucizesi” cephesinde, birinci plastik anlatı şizoid defteri ile ironik bir ‘normalizasyon’ resmeden Şener Özmen var. Eserde, batıdan akan sanatçıları abartılı bir şatafatla ağırlayan bir Diyarbakır görülüyor. Bunların arasında, şoka girmiş bir Kürt gencinin —erotik düşgücü ve bastırılması— varoluşunun parçalanarak imha edilmesini izliyoruz. Bu aynı zamanda bireysel ve toplumsal yitimin hikayesi. Özmen’in 1998’in yazından güzüne dek üzerinde çalıştığı defter, Abdullah Öcalan’ın yakalanıp tek taraflı ateşkesin resmîleşmesinden aylar öncesine rastlıyor. Diyarbakır’da bugünkü üretim, travma sonrasında pozitif ayrımcılığın kararlı desteğiyle gerçekleşmekte. 2002’de Diyarbakır Sanat Merkezi’nin kurulması ve uluslararası sergi talepleriyle birlikte, Özmen’in şizoid defterinde 2030lara devrettiği bir ‘normalleşme’ şimdiden söz konusu. Sanatçıların kullandığı dilde belirgin bir kozmopolitleşme var. Birincisi, en sert işler Diyarbakır’da gösteril(e)miyor; dahası sanat üretimi, ‘dışarıya’ doğru yapılıyor. İşlerde belirgin ortaklıklar var, örneğin yer ve toprak hissi. Murat Gök’ün Bu Hikayeyi Daha Önce Çok Kez Gördünüz adlı küçük bir kızın evin toprak damını ipe bağlı bir bidonla düzlemesi, Berat Işık’ın Etrafınız Tamamen Sarıldı adlı videosunda, Suriye sınırına tarımsal ilaçlama aletiyle sınır çekerek ardından sınırı ateşe vermesi, Fikret Atay’ın petrol kuyusundaki drillere asılarak çaresizce durdurmaya çalışması. Buna, yoğun biçimde izlenen anlatısallığı da ekleyebiliriz. Bu çizgideki ilk iş Erkan Özgen’in, akıl hastası bir Kürt gencinin yıllardır güzel sanatlar okuma çabası içinde başından geçenleri anlattığı, sert ve düz video, kürtçe olmak üzere türkçe altyazıyla verilmişti ki bu sanat ortamı için yeni bir durumdu. Şener Özmen’in defterleri tümüyle anlatı üzerine kuruluydu. Siyasal işler de çoklukla daha mizahi bir yaklaşımla, özellikle çocuk bedeni üzerinden yapılmakta. Erkan Özgen’in Adult Games adlı videosunda, gayet iğreti duran, rengarenk bir lunaparkı aniden, terorist maskeleri giymiş çocuklar istila ediyor. Orayı lunaparktan ziyade askeri eğitim alanı gibi kullanılıyorlar. Şener Özmen’in Our Village adlı videosunda iki çocuk, zamanında yasaklanmış bir kürtçe şarkıya playback yapıyorlar, namlunun hedefinde gibi onları bir dairenin içinden izliyoruz ve şarkı tekrarlandıkça yüzlerinde darp izleri oluşuyor. Fikret Atay’ın Bang Bang adlı işinde çocuklar mazot tankerleri arasında tren yolunda, ellerinde oyuncak tabancalarla hırsız polis oynuyorlar. Çocuklar için yapılan renklendirme defterlerinin etnik, coğrafi ve siyasi realiteye uyarlandığı Ahmet Öğüt ve Şener Özmen’e ait Coloring Book adlı çalışma da bu minvalde okunabilir. Diyarbakır’da güncel sanatın durumuna gelince, bu durumu bizzat yaratan kişi olarak konuşmak istemediğimi söyleyebilirim. Kanımca bu zaten mevcut sergi pratiklerinden gözlemlenmekte.

Bahar Yetkin: Travma ve Islahat’ta sık sık güncel sanat kavramının tarihsel ve kavramsal içeriğine göndermelerde bulunarak günümüz Türkiye’sindeki sanat ortamını eleştiriyorsunuz. Söz ettiğiniz “bienal derebeyliği, cemaatleşme, Doğu-Batı, merkez-periferi, Kürt sanatçı-Türk sanatçı ikiliklerinden biraz bahseder misiniz?

Şener Özmen: İzninizle yine Eliot’a sığınacağım. T. S. Eliot, “Kültür Üzerine Düşünceler” adlı kitabının 1962 yılındaki baskısının önsözünde şöyle söyler: “Kültür hakkındaki bu notlar, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru son şekillerini almaya başladılar. Bu notların bir kitap olarak basılması teklif edildiği zaman, bazı görüşleri değiştirmem gerekeceğini düşünerek, yıllardan sonra onları ilk defa tekrar okudum. Notlardan çıkarılacak veya onlarda genişletmek istediğim hiçbir şey olmadığını hayretle gördüm.” Şimdi dönüp baktığımda, bu ikiliklerin kansere dönüştüğünü farkediyorum.

Bahar Yetkin: “Gönderme” nin sadece bir etiket olduğunu düşünüyorsunuz. Sıkça sözü edilen ve eserlerin bir göndermede bulunması gerektiği vurgulanan bir dönemde böyle düşünmenizi sağlayan eserler ya da olaylara örnek verebilir misiniz? Bunun da bir dönemi ele geçiren “eserlerin belleği olmalı” gibi bir basma kalıp mı olduğunu düşünüyorsunuz? Günümüz güncel sanatında buna benzer baksa basmakalıplar var mı?

Şener Özmen:O sıralar, gönderme herkesin ağzındaydı. Gönderdiğiniz ölçüde iyiydiniz, gönderdiğiniz ölçüde hassas, politik, falan filandınız. Göndermeli yıllar söylemi buradan çıktı. Saddam’ın yıkıntılarından, Çin’deki insan hakları ihlallerine kadar her şeye ve her yere gönderebilirdiniz, sorun sadece bu topraklara gönderince çıkıyordu. Güncel sanat değil, ama sanatın tamamı basmakalıplar üzerinden gidiyor. Yaratıcı zihin, kendisini yaralamayacak şeylere kalıbını basıyor.

Bahar Yetkin: Küreselleşen dünyada sanatın yerel özelliklerini koruduğunu, ya da koruması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Şener Özmen:Hayır! Yerel olan her şeyin bitmesi gerekiyor.

Bahar Yetkin: Kültürel mirasın bir sanatçının eserlerinde görülmesi konusunda ne düşünüyorsunuz ve kendi eserlerinizde kültürel mirasınızın yansımalarının bulunduğuna inanıyor musunuz?

Şener Özmen:Ben açıkçası bir mirasa sahip olduğumu düşünmedim. Kimin, neyin mirası? Bana bırakılanın enkazdan başka bir şey olmadığını görüyorum. Yansımaya gelince, sanatın yansıma kuramlarıyla bağımı çoktan kopardım. Hepimizi küresel kültür endüstrileri içinde rol kapmaya çalışıyoruz.

Bahar Yetkin: Türkiye de sanatı nerede görüyorsunuz diğer ülkeler ile kıyasladığınızda? Modern sanat ve sanat eğitimi hakkında söylemek, eklemek istedikleriniz nelerdir?

Şener Özmen:Oldukça ileri bir safhaya geldiğimiz söylenebilir. Hatta bu, bir başarı öyküsü olarak da okunabilir. İşin bu kısmı beni hiç ilgilendirmiyor. Türkiye’de modern sanat eğitimi hakkında çok şey söyleyebilirim, ama modernliğin kendisi sorunlu bir mefhum. Şimdi mi? Bu yüzyılda mı? Türkiye’de mi?

Bahar Yetkin: Son olarak şu sıralar üstünde çalıştığınız ya da çalışmayı planladığınız işlerinizden bahseder misiniz?

Şener Özmen:Kürtçe öykü kitabım daha yeni çıktı. “Keleh”, yani “Kale” dedim bu kez. 8 öykü, 8 hayat. Ekim’de Pilot Galeri’de solo sergim var. Tahmin edebileceğiniz üzere, çalışıyorum.