Seza Paker (İstanbul)


Melis Özgenç, Boğaziçi Üniversitesi
melisozgenc89@gmail.com
                                     
Melis Özgenç: Biraz kendinizi anlatın...
Seza Paker: Ben aslında Paris’te okudum. Güzel sanatlar eğitimi aldım, daha çok mimari dizayn. 20’li yaşlarımda Paris’e gittim. İki sene grafik dizayn okudum. Oradan ayrıldım ve başka bir okula girdim. Birbirini hem çok tamamlayıcı hem de çalışma tarzı açısından çok değişik iki okul. Çünkü dizayn ve grafik okulu daha çok malzemeyi öğreten, her şeyi teknik olarak sunan bir yer. İkinci okulumda da birden bire otonominin yaşattığı bir yeri gördüm. Dolayısıyla tam kontrast. Bir disiplinden tamamıyle otonomiyi kurma ve kendi başına olma hikayesi ama neticede enteresan oldu. İkinci gittiğim okulda da daha çok sanat, sanat  teorisi, sanat tarihi, psikoloji gibi dersler aldım. Sonra uzun bir zaman biraz daha dizayn üzerina çalıştım yani okuldan ayrılınca. Ve yavaş yavaş enstalasyonlarıma, filmlerime başladım ve İstanbul’a daha çok 95 sonrası gelmeye başladım.
Melis Özgenç: Paris’e gitmeden evvel burada ne yapıyordunuz?
Seza Paker: Robert Kolej’deydim, Arnavutköy Kız Koleji daha doğrusu. Daha sonra kendimi Paris’te buldum, o da bir tesadüf yani.  İlk eşim orada yaşıyordu.
Melis Özgenç: Oraya gitmenizin sebebi birisi miydi?
Seza Paker: Evet.
Melis Özgenç: Vay, çok güzelmiş!
Seza Paker: (Gülüyor) Fransızca da bilmiyordum ayrıca.
Melis Özgenç: Paris’teki okul hayatınızı anlatın biraz o zaman.
Seza Paker: Paris’te okul hayatı tabii ki çok dolu. Şöyle ki, acayip yoğun bir şekilde müzelere gidiliyordu. Müzeler de 16. yüzyıldan 20. yüzyıla çok keskin bir şekilde ayrılmış müzeler. Dolayısıyla sanat tarihinin tamamiyle rahat rahat içine girebildiğiniz yerler. Her müze farklı bir yüzyıla denk gelebiliyor. Sonsuz bir gezi olanağı.  Müzeler bilhassa sanat tarihi içinde, çalışma süreci içinde hayatınızın yüzde doksanını alması gereken yerler sanatçı olarak. Bir de tabii onların üzerine çalışmalar, sanat tarihinde perçinleşmeler, sinema, klasik sinema, her yerde her an görebildiğiniz küçük salonlar... Tabii o zaman bu kadar indirme ve çoğaltma yok. Dolayısıyla küçük sinema salonları var. Tabii orada da 20. yüzyılın içindeki önemli bir sanat tarihi var ve zamanınızın çoğu bütün bunları ve o geri bildirimi yaşamak. Dışardan eğleniliyor gibi görünüyor ama işte onun için otonomiden bahsediyorum çünkü sanat, hatta yani benim için her çalışma aynı. Otonominin tamamiyle structure’ı, kendi kurduğunuz kurallar içinde çalışma sürecinde onu artık küçük bir program haline sokup yavaş yavaş onunla ilerlemek gerekiyor. Zaten sanat sonsuz. Bilginin sonu yok. Sosyoloji, antropoloji, felsefeden sanat devam ediyor...
Melis Özgenç: Okuldayken ait olduğunuz bir sanat ideolojisi var mıydı? Duchamp vs..
Seza Paker: Yok hayır, yoktu. Her şeye katılıyordum, her şeyin içine de giriyordum,  hiçbir şekilde ayrım yapmadım. Tabii ki büyük bir Duchamp heyecanım var, tabii ki çok önemli bir şahıs. Zamanına göre çok avant-garde ama onun kendi zamanında Corbusier gibi mimarlar var. Aynı zamanda müzikte de... insanlar var ki son çalışmamın içinde mesela Barez’nin 1929’da yazdığı İyonizasyon isimli kriz başlangıcı bir çalışmayı kullandım. Dolayısıyla 1910’la 1930 arasındaki o çıkışı çok etkili buluyorum.Onlara bağlı değilim ama çalışmalarımda çok kullandım. Wink diyorum ben buna. Winking, clin d’oeil yapan biriyim çalışmalarımda. Çalışmayı direk alıp, kendine edinip, appropriation yapıp onu tekrar başka bir şekle soktuğun zaman buna winking diyorum yani göz kırpmak. Çağrışım yapıyorum. Orda da hakikaten gelen bilgiyi kullanmış oluyorsun.
Melis Özgenç: İstanbul’da yaşayan bir sanatçısınız? Siz de İstanbul’da sanata katılacak çok şey olduğunu mu düşünüyorsunuz, sizi nasıl etkiliyor bu şehir?
Seza Paker: Esasında ben iki şehirden bahsetmeyi tercih ediyorum çünkü iki şehirde oturuyorum. İki şehrin etkisi ve çalışma sistemleri çok değişik. İstanbul çok pasyonel bir yer, çok enerjisi olan bir yer. Çok heyecan verici bir yer ve kaotik. O enerjinin içinde çok hızlı çözümler bulabiliyorsun. Çok hızlı teamwork yapabildiğiniz bir yer. Ama insanlar birbirleriyle çok hızlı kavga da edebiliyor. O ikisi yanyana çok acayip bir şekilde geliyor. Paris ise tam tersi; kültürel bir alem içinde bireysel çalışma. Tam bir Avrupa şehri ve onun organizasyonun verdiği bir yavaş yavaş ilerleme yeri. Dolayısıyla ben o iki şehrin verdiği dinamiği çok seviyorum. Yani iki dinamik de çok farklı. O dinamikler de farklı oldukları için çalışma sistemleri de aynı şekilde çok rahatlayabiliyor. Burda başka türlü çalışma olabiliyor, tempodan bahsediyorum. Çünkü aynı şeyi götürüyorum ben her zaman; benim çalışmam değişmiyor başka bir yere gittiğimde. Türkiye folkloruyla çalışan bir insan değilim. Yani bir şeyler alıyorum tabii ama o da şöyle; çalışmalarımın bir tanesinde hamam sesini kullandım. Hamam sesini başka şeyle karıştırıp başka bir yere taşımaya çalıştım çalışmayı. Daha minimal bir şekilde devam ediyor, hiçbir zaman o hızlı imaj üzerine, görselliği üzerine İstanbul ağırlığını taşıyan bir sanatçı değilim.
Melis Özgenç: Çağdaş sanat ne demektir? Türkiye’de çağdaş sanat sizce ne alemde?
Seza Paker: Esasında tam da bu anlattığım. Çünkü çağdaş sanat gününü takip eden, günün üzerine sorunlaştıran, günü sorunlaştırarak bir takım politik, sosyolojik, felsefi, güncel sorunların içine bakan, aynı zamanda sanatsal bir şekilde onları biraz yoklayan bir şey. Türkiye’de ve de normalinde bu iki şekilde ilerliyor. Bir malzemeyle ilerliyor. Malzeme, yeni buluşlar, yeni denemeler, yeni üsluplar...  Bir de fikren Türkiye’deki çağdaş sanatta fikir daha çok, malzeme daha az uğraşılan bir durumda. Bir de poor material dediğimiz şey var, malzemenin çok önemli olmayıp fikren daha kuvvetli bir şekilde her şeyi birbirine kenetleyen bir sanat.  Yani poor material fotokopi olur, küçük bir video makinesi ya da 16megapiksellik bir fotoğraf makinesi olabilir çok önemli değil. Reconstruction olur, denemelerin devamı ya da eski fotoğrafları kullanmak olur. Türkiye’de çağdaş sanatta daha çok poor material kullanılan bir şey ve daha direkt bir dil. Daha az winking. Ben de poor material kullanıyorum. Daha ekolojik ve organik bir şekilde, fazla masraflı veya malzemenin çok kimyasal olmamasına dikkat ediyorum.
Melis Özgenç: O zaman Christo mesela, sizden çok ayrı bir yerde materyal kullanımı konusunda mesela.
Seza Paker: Zaten Christo land art’ta yetmişlerde ilk projelerine başladığı zaman aynen öyle başladı. İlk wrapping’i bir iskemle. Zaten o zamanlar pop art’tır vs, o zamanlar insanlar aynı şekilde çalışıyorlar. Ama land artta, public artta başka bir şey var. Public art maliyetli olsa bile neticede toplumsal bir tarafı var. O başka bir hikaye, biraz maliyetli olsa bile herkes deneyebiliyor, o işin içine girebiliyor.  Çok büyük bir halka hitap eden, halkın içine girdiği bir konuma gelebiliyor. Çok güzel bir şey esasında, Daniel Buren’i örnek alırsak. Minimal bir şekilde 16. 17. 18. Yüzyıl mimarisinin devamı gibi birdenbire kendiliğinden yok olan bir çalışma. Milyonlarca insan public bir garden’da bunu görebiliyor. Ben mesela, Vecd Halleri’ndeki All Well çalışmamda Richard Peren’ın bir çalışmasına bir gönderme yaptım diyelim. Richard Peren bir heykeltıraş, 6-66 metre yuvarlak bir kayık yapıyor tahtadan. Fakat 87-88 lere doğru oradaki insanlar çok sıkılıyorlar bunu görmekten ve başka bir yere götürülmesini istiyorlar. Richard ... diyor ki “Ben bunu burası için yaptım, başka bir yere götürmem. Eğer bu başka bir yere gidecekse kabul etmem, bunu imha ederim.” Ve hakikaten 89’da mahkemeyi kaybediyor ve imha ediyor. 89’da aynı zamanda Berlin Duvarı yıkılıyor.  Ben onu All Well’de çalıştım, maket giibi yaptım.  Ona yaptığım gönderme de hani bir oyun gibi ama neticede cidden böyle bir şey gerçekleşebiliyor. O duvar orda duruyordu senelerce ve gitmesi de baya büyük bir zaman aldı.
Melis Özgenç: Çalışma alanınız neresi tam olarak?
Seza Paker: Paris’te benim oturduğum ve çalıştığım yer aynı. Loftta oturuyorum. Oturduğum ve çalıştığım mekan birbirine karışan yerler. Burası da öyle olacak bitince.
Melis Özgenç: 7.Video Bienali’nden biraz bahsedelim. Orada savaş araçlarının fotoğrafını çekmişsiniz.
Seza Paker: O 11 dakikalık bir film. Eski harp araçları koleksiyoncularının yaşadığı bir fabrika. Ben buraya ilk gittiğimde çok heyecanlıydım ve tamamen tesadüfiydi, bir arkadaşım sayesinde. Eski bir fabrikaya koleksiyoncular harp araçlarını koymuşlar. Ve orada bütün bunları tamir ediyorlardı.Devamlı bir tamir. Aslında çok ilginç çünkü bir yerde harp aracı; bazıları küçük tanklarla köy evlerini tanklarla falan yapıyorlardı. Böyle bir hayat.  Oldukça ilgimi çekti diyelim. Ben onların içine girdim, iki sene gittim geldim ve devamlı fotoğraf çektim yani biraz daha sinema duygusu diyelim. Sinema çekmeden evvel orayı tatmak, devamlı fotoğraflar çekmek, düşünmek, onun üzerine kurmak, ne gerçekleşebilir ne gerçekleşemez, konuyla ilgisi ve onun üzerine araştırmalar.. Film zaten; dokümanter değil. Dokümanter sonuçta her zaman için yapanın dokümanteri ve onun görüş tarzını verdiği bir parça oluyor.  Dolayısıyla orada iki film çektim, bir tanesi bu; bir de orada bir transseksüelle tanıştım. Ve de bu kız, yani kız olarak tanıştık dolayısıyla kız diyorum, bir anda onlardan çok daha ilginç; hem politik olarak doğru, hem dışadönük, hem herkesin ihtiyacı olduğu biriydi. Çılgın maço dünyanın içinde ‘Sophie, buraya gel, çivim eksik nerden bulurum’ gibi söylemler. Kadının nasıl bir denge unsuru olduğu ile ilgili olarak nasıl önem kazandığı.. Ve ben de Sophie’yi başrol yaparak başka bir filme geçiş yaptım. Sophie ile bir röportaj oldu. Esasında ben o ikisini beraber gösteriyorum çoğu zaman ama burada şimdilik sadece bir tanesi var. Çünkü belli bir yerde bir tanesi obje, yani mekana odaklanmış bir parça bir diğeri ise süje, tamamen Sophie’nin üzerine odaklanmış. Bir tanesi fotoğraflardan film oluyor ve daha ince iş var. Diğeri de tam tersi; film çektim röportaj olarak. Türkçe’ye de Serra Yılmaz çevirdi ama artık o benim çalışmamın bir parçası oldu çünkü Serra çok etkilendi bu konudan  ve onun hem tercümesyle hem çalışmasıyla orda artık Serra oldu yani, güzel de oldu.

Melis Özgenç: Sanat sizin için sorgulamak için bir araç mı? Sanatı daha başka nasıl görebilirsiniz?
Seza Paker: Sanat bir kere benim için 5 yaşımdan beri tek yaptığım şey. Müzikle başladım ben hayatıma, konservatuara gittim, İstanbul Devlet Konservatuarı’na, piyano bölümüne. Hayatımın ilk on iki senesi tamamen müzikle geçti. Ondan sonra birden bire güzel sanatlar oldu, bu soruyu hiçbir zaman sormadım kendime, yapayım mı yapmayayım mı diye. Ama tahmin ediyorum ki her zaman için çalışmalarımda müzik ve plastiği birleştiriyorum.  Daha çok araştırma, laboratuvar gibi bir şey benim için sanat. Devamlı arayış içinde olmak. Onun etrafında döndüğün zaman bilgi sürekli arttıkça çok keyifli hale geliyor her şey.
Melis Özgenç: Vecd Halleri serginizden bahsedelim biraz da.
Seza Paker: All Well’de esasında bütün bir ecstasy, boşalma, farklı dünyaların kendini aramasıyla ilgili çalışmalar var. Birbirleriyle aynı dünyada çakışıyorlar, bütün o çukur işte, ‘well’ dediğim. Yeni sergimde de boomerang kullanıyorum mesela. Asıl sonar  bir heykelim var. Bu üç parçalı bir heykel. Barkodları kullanıyorum. Her aldığımız parçanın üzerindeki barkodlara dikkat ettiyseniz üç kalınlık var; ince orta kalın. O üç açılış da bu barkodlara ait açılış; matematiksel şekilde hepsi birbiriyle dengeliler. Bu heykel sadece kalın tahta duvarlar etrafında ama içindeki ses sistemine saklanmış durumda. 1929’daki Büyük Buhran’a yazılan bir parçayı basic olarak kullandım. Boomerang’a gelince o da public sphere’de oynanan bir alet. Kırlarda filan, Amerika’da daha çok. Atıyorsun ve geri geliyor; gidip kendine geri dönme hikayesi. Anlattığım şeyler de geliyor, kriz de geri geliyor gibi. All Well daha çok bugüne de devam eden bir hikaye. Bir de boomerang kids diye bir şey çıkmış. Amerika’daki kriz sırasında ailesinden ayrılıp çalışıp 5-6 sene sonra işsiz kalıp tekrar ailelerine dönen çocuklar. Her iki taraf açısından da psikolojik olarak kötü.  All Well’e dönecek olursak biz 17 kişi çalıştık. Beraber çalışma, bir yere varma, sinema ekibi gibi... Veya bir narrative bir çalışma, dokümanter bir çalışma da aynı zamanda. Tabii yine poor material. Kırmızı plastik gibi gözüken bir madde kullandık ama olduğu gibi doğal. Yeni malzeme ama yeni-eski malzeme gibi..
Melis Özgenç: Bir serginizde babanızın çektiği aile fotoğrafları ile o dönemin ideolojisini ortaya çıkarıp geçmiş ile bugünü karşı karşıya getirmişsiniz. O sergiden söz edebilir misiniz?
Seza Paker: O bir film. Aynı şekilde 9-10 tane fotoğraf üzerine animasyonlar. 1956da çekilen fotoğraflar. İsrail Filistin vs.. Bir heyecan, küçük küçük ama hep hareket, harpler... Onların heyecanlandıkları şeyler,tüm bunlar yaşanmış.  Çok totaliter fotoğraflar esasında. 30ların 40ların fotoğrafları ama onların üzerinde yaptığım animasyon daha çok tüm bu deconstruction, halüsinasyon... Fotoğraflarla transferler yaparım üstüne aslında enstalasyonlarımın. Filmde ikisi de gözüküyor esasında hem video hem de enstelasyon. Bir dokümanter değil, bugün ne oluyor nereye bakıyoruz gibi sorular.. Zaten kızanlar da oldu sonrasında!
Melis Özgenç: İsimsiz (Nasılsın?) serginizin altında yatan şeyler nedir? Sergi çok çeşitli eserler içeriyor, ondan da bahseder misiniz?
Seza Paker: Architectural colors, burda Corbusier’in 1918 paletinden aldığım renkleri tamamen çektiğim fotoğrafların etrafına patchwork olarak geçirildi ve küçükten büyüğe dizildi. Onlar nümerik fotolar ama en başta 85-90’lardaki negatiflerimi büyüttüm, 90’lara kadar nümerikten evvelki durumda binlerce negatiften birini secersin ve onemi artardı. Patchwork diye devam ediyor çalışma, negatiften nümeriğe geçiş gibi.. Aynı zamanda Corbusier’in renkleri.  Bie de dia project yapmıştım, ikili. Tıkır tıkır ilerliyor fotoğraflar.  İki fotoğraf arasında ne kadar çok alaka olabilir, bir Adan Zye gidiş yok ama daha çok renkler birbirini takip ediyor ama bunlar kurgusal olarak büyük müzelerin içinde çekilmiş fotoğraflar da aynı zamanda. Sonra intimate dokuya kadar geliyor, çocuklarıma kadar... Baktığınız zaman hiçbir şekilde o intimate olmayan bir dünyayı ayıran bir şey yok. Birbirlerine tek bağlayan şey ses kaydı ve o ses kaydında  küçük bir indication var. Renklerle yapılan. Renkler ilerletiyor insanları da. Minimal bi construction olduğu bir ortam. Bir narrative olarak, bir filme baktığın gibi birdenbire bir fotoğrafa bakıp başkasına ilerliyorsun.
Melis Özgenç: Türkiye’de sanat icra etmenin zor olduğunu düşünenlerden misiniz? Neler sizi zorluyor? Sanatçıların neye ihtiyacı var?
Seza Paker: Evet tabii. Bir kere çok geniş bir konu. İki kelimeyle konuşulursa, destek verenler çoğaldı diyebiliriz, ümit verici. Fakat İstanbul’da her zaman için bazı eksiklerimiz var. Doğru düzgün müzelerin olmaması. Avrupa ile rahatlıkla karşılaştırılabilecek müzeler yok. Evrensel değerlerin birleştiği müzeler var Avrupa’da ve onlar gibi olmalı burdakiler de. Bu, eksik ve yanlış yorumlar, düşünceler yaratıyor
Melis Özgenç: Olmazsa olmazlarınız neler?
Seza Paker: O. Ali Akay.
Melis Özgenç: Kendinizi on  yıl sonra nerede görüyorsunuz?
Seza Paker: Hiç düşünmediğim bir şey, kesinlikle! Hiç umrumda değil.
Melis Özgenç: İstanbul’da yaşayamayacak olsanız nereye gitmek istersiniz?
Seza Paker: Rio! Evet. Çok güzel. Esasında biraz fazla şehir hayatı ama tabiatla da çok iç içe. Tabiatın hapsettiği bir şehir.
Melis Özgenç: Orada ne yaparsınız?
Seza Paker: Her zaman yaptığımı. Bir projem var zaten. Oradaki bir müze üzerine çalışma.  Sırf o müze üzerine bir proje. Mekanın kendisiylebirebir bir çalışma gerçekleştirilecek.
Melis Özgenç: Bu röportajı sizi hiç tanımayan insanlar da okuyacak. Onlara demek istediğiniz bir şey var mı?
Seza Paker: Sergilerime gelsinler!