Contemporary Art @ Boğaziçi - Interview Project, 2010

Su Yücel (Londra, 1961)

 

Şule Ünen, Boğaziçi Üniversitesi, unensule@hotmail.com

 

Su Yücel, Hasan Ali Yücel’in torunu, ressam Güler Yücel ve şair ve çevirmen Can Yücel’in kızı. Çocukluğunda resim öğretmeninin resmini yarışmaya göndermesiyle başlayan resim serüveni Strasbourg Beaux-Arts’da aldığı resim eğitimiyle devam etti. Dünyanın çeşitli yerlerinde kişisel sergiler açtı. Tiyatrolarda yaptığı sahne tasarımları ödüllere layık görüldü. Sinema filmlerinde sanat yönetmenliği yaptı ve Türkiye’nin değişik yerlerinde dar sınırları olan hayatlarına hapsolmuş kadınlara elini uzattı ve onlara resimle kendilerini anlatma fırsatını sundu. Bu çalışmalar günümüze dair bir belge niteliği taşıdığı için ayrıca önemli.

Su Yücel’le röportaj yapmak çok rahat ve ilginç. Çok sıcakkanlı ve insancıl bir sanatçı. Dili iyi kullanan, günlük hayatta algılamanın ve düşünmenin önemini vurgulayan bir ressam o. Resim ve şiir ilişkisine bu kadar önem vermesinde babasının da payı olsa gerek.


Şule Ünen: Biraz eğitiminizden bahsedelim. Nasıl oldu da resim yapmaya yönlendiniz?

Su Yücel: Ben resim yapmaya evde başladım. Bizim ev kalabalıktı. Babam şairdi, annem ressam. O yüzden bizim eve cok sık insan gelirdi, sanatçı gelirdi. O zamanın tiyatrocusu, heykeltraşı, ressami gelirdi. Bunu ben bizler icin çok önemli birşey olarak görüyorum. Ben o yüzden erken karar verdim resim yapmaya. Aşağı yukarı 12-13 yaşında PTT’de pul yarışmasında tesadüfen birincilik kazandım. Sonra ressam olmaya karar verdim. O zamanlar Seniye Fenmen vardı. Seniye Fenmen’in atölyesine gittim. Orada resim yapmaya başladım. Daha sonra Fransa’ya gittim. Fransa’da akademiyi bitirdim ve Ürdün’e gittim. Ürdün’den sonra buraya geldim. Burada bir atölye kurdum.

Şule Ünen: Ürdün’de neler yaptınız?

Su Yücel: Ürdün’de müze davet etmişti beni Jordan Museum. O müzede Ürdün’ün peyzajlarını, Ürdün’ün hayatını yaptım. Ve böyle başladı serüvenim çok genç yaşta. Daha sonra her zaman atölyem oldu. Her zaman değişik konular seçmeyi sevdim. Biraz kendimi zorlamayı severim. Olmadık konulara girerim. Yorarım kendimi.

Şule Ünen: Nasıl buluyorsunuz konularınızı?

Su Yücel: Mesela vapurlar üstüne çalışmıştım. Vapurlar beni niye etkiliyor diye başladım ve eğitimimin de getirdiği sistem bir tema üstünde yoğunlaşmak olduğu için o gözle bakarım. Uzun bir süre incelerim o konu neyse. Mesela vapurlardır. Niye vapurları seçtim? Tabi çeken şeyler bizi etkileyen şeyler. Ona doğru gidiyorsunuz. Mesela bir bakıyorsunuz hayatınızın bir diliminde sevmemeye başlıyorsunuz, bakmıyorsunuz oraya.

Şule Ünen: Yaptıktan sonra sıkılıyor musunuz?

Su Yücel: Hayır. Vapurlar mesela çok sevdiğim bir şeydir. Uzun bir süre vapurları yaptım şimdi vapurları yapmıyorum. Ama belki hayatımın kalan bir dilimi içinde tekrar vapurlara döneceğim. Belli değil. Mesela bahçe üzerine bir seri yaptım. Boğaz bahçeleri yaptım, Birgi evleri üzerine çalıştım. Daha ziyade yaptığım konuyu seçerken arkasında ne var diye düşünüyorum. Mesela Birgi’yi yaptım Çakırağa konağını yaptım. Teknik üniversite’de prof’la görüştüm. Hocam ben nasıl bir çalışma yapabilirim diye sordum. O bana Türk mimarisini anlattı. Oturdum Türk mimarisi üzerine okumalar yaptım. Okumadan, bilgi sahibi olmadan da bir konuyu ele alamazsınız, o konuya hâkim olamazsınız. Bu yüzden o konuda belki de kendimi geliştiriyorum her konuya çıktıkça, bulmaya çalıştıkça. Mesela şimdi çeşmeler üzerine çalışıyorum. Uzun bir süre okudum çeşmeler konusunda. Sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde Lale Babaoğlu’yla konuştum. Sonra kitaplar araştırdım sarraflardan. Yani uzun bir süre o gözden bakarak inceliyorum konuyu ve daha sonra resme aktarmaya başlıyorum. Aslında bir hikaye oluşturuyorum. Hikaye merkeze oturuyor. Niye çeşmeler diye düşündüm. İstanbul kalabalık bir şehir. Birdenbire çeşmeleri görmeye başladım. Çeşmeler sanki bize bakıyorlar. O kadar çok hayat tanımışlar, o kadar insan hikayesi biliyorlar ve bütün bunları ben nasıl çıkarabilirim diye düşündüm. Çünkü bir yerde hırçınlıktan insanlar hiçbir şey görmemeye başlıyorlar. Bunu insanlara nasıl hatırlatabilirim. Aslında resme bugünlerde çok ihtiyaç var. O kadar gürültüye boğulmuşuz ki biraz uzaktan bakabilmek için.

Şule Ünen: Araştırmalarınız ne kadar sürüyor?

Su Yücel: Hep devam diyor. Resim dışında sinemada da çalıştım. 7 sene evvel art direktörlük yaptım. Geçen sene Offsburg Devlet Opera ve Balesi’nde Fidelio konulurken oraya asiste ettim. Kadınlarla da çalıştım. Mardin’de, Kızıltpe’de, Kars’ta, Karaburun’da, Ege’de, Sulukule yıkılmadan once.

Şule Ünen: Nasıl aklınıza geldi böyle workshoplar yapmak?

Su Yücel: Ben workshop olarak görmüyorum. Şimdi Tarlabaşı Toplum Merkezi’yle ortak yaptığımız çalışmanın filmini de hazırlıyoruz. Kendiliğinden oluştu, dikkat etmekle. Sanatçının kendini egosuna kaptırıp günlük yaşamaması lazım. Çünkü mesela romanlar bana çok şey öğrettiler. İroninin hayatla buluşmasi gibi. İroni olmadan hayatı kaldıramayacağımızı, ironinin resimde nasıl olabileceğini düşündürdü. O yüzden dört buçuk beş senedir romanlar üstüne çalışıyorum. Hayata karşı geliştirdikleri bir kalkan o ironi. Hayatı olduğu gibi kabul etmek değil, kendinle alay etmek, kendini çok büyütmemek. Bu sene yaklaşık 80 kadınla sokak çalışması gibi zor bir çalışma yaptım. Herkesin yapamayacağı bir şey bu. O kadınlar da çok mutlu oluyorlar. Resmin aslında ne kadar önemli bir iş olduğunu ve bir ihtiyaç olduğunu kendileri yaparak görüyorlar.

Şule Ünen: Nasıl aklınıza geldi bu fikir?

Su Yücel: İki kız geldi Datça’da akademiye hazırlanmak için. Onlara siz ne düşünüyorsunuz hayata dair, nasıl yaşıyorsunuz bununla ilgili resimler yapın dedim. Sonra bunu niye büyütmeyeyim diye düşündüm. Fransa’da da engelli çocuklarla çalıştım. Hayatı daha yumuşak alabilen, sabırlı bir tarafım var. İnsanlarla iletişimi seviyorum. İnsanı seviyorum. Belki de ailemden gelen bir şey. Şiir de, sinema da, ayakkabıcılık da her meslek çok önemli benim için eğer onu yapan sanat gibi görüyorsa işini. İnsanların kızgınlıklarını sevmiyorum. Çünkü o öfkeyle yaratıcılıklarını törpülüyorlar. Herkesten her yaşta bir şey öğrenilebileceğine inanıyorum.

Şule Ünen: Genelde toplumun izole, dışa kapalı kesimleriyle ve dışlanmış alt gruplarıyla çalışıyorsunuz. Neden özellikle bu grupları tercih ediyorsunuz?

Su Yücel: Çünkü orada başka bir hayat var. O insanların resimle, boyayla bir tanışıklığı olmamış, kimse onların yüzüne bakmamış.

Şule Ünen: Onlara ulaşmak zor olmuyor mu? Çekinmediler mi?

Su Yücel: Bazıları çok çekiniyor, bazıları hemen giriyor işin içine. Ama o bir hediye olarak görüyor onu. Çünkü hayatında hiç dinlenmemiş. Onlara aslında ellerini evde ne kadar kullandıklarını hatırlatıyorum. Aslında hayatın temeli akılla elin birleşimi. Onu yitirmeye başladık. Yazılar yazıyorlar resimlerin üstüne ama imza, isim istemiyorum. Çünkü ortak bir çalışma oluyor.

Şule Ünen: Organizasyonu nasıl yapıyorsunuz?

Su Yücel: Burada (İstiklal Caddesi) da hemen boyaları alıp sokağa çıkabilirim. Çok da ilginç seyler çıkar. Bence içlerinden de diyorlardır “Bu deli sabahın köründe niye geldi?” diye. Bezler üstüne çalıştık. Sulukule’de tefler üstüne çalıştık. Orada yaşamın ritmini malzemeyle birleştirmek için yaptık. Gittiğim yerde kadınların kullandığı eşyaları düşünüyorum yeni malzemenin ne olacağına karar verirken.

Şule Ünen: İmgeleri kullanmalari çok mu çocuksu?

Çocuksu da olabiliyor çok modern de. Burada önemli olan imgelerin gerekliliği. Ben inanıyorum ki Picasso bunları görseydi bunlardan inanılmaz şeyler çıkartırdı.

Şule Ünen: Çok farklı yerlerde yaptınız bu çalışmayı. Ortaya çıkan işlerde de belirgin farklar var mıydı?

Su Yücel: Aslında bu işler birer belge. Yabancılar çok ilgileniyor bununla. Ama nedense Türklere anlatamıyorum. Çünkü çok inceleyerek bakıyoruz. Bu Ekim’de bir de İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde açacağım. Şimdi bunlar film oluyor. Yoksa kayboluyor. Bu yüzden artık yapacağım projelerin yanına belgesel filmi de koyacağım. Mesela 2003’te nasıl yaşıyor kadınlar. Belki 2050’de de biri benzer bir şey yapacak ve imgelerin değiştiğini göreceğiz.

Şule Ünen: Sanırım ailenizin, özellikle babanızın kişiliğinize olan etkisi de var böyle topluma ve insana yönelik çalışmalar yapmanızda.

Su Yücel: Çocukluk büyük bir zenginlik insanın hayatında. Evimizin çok hareketli olması, şiiri erken kavramak... Herkes için şart değil bu ama erken yaşta sanatla iç içe geçmek çok önemli.

Şule Ünen: Çok renk kullanan bir ressamsınız. Renkleri seviyorsunuz.

Su Yücel: Herkesin sanatta farklı tarafları var. Mesela şiir çok önemli. En zor sanat dallarından biri. Şiirdeki imge gibi resimdeki imgeyi de kullanabilmek. O bakımdan babamın bana yardımı çok oldu. Mesela babam, Ali Tere, ben birlikte şiir-resim denemesi yaptık. Biri piyano tuşuna basıyor, biri bir fırça atıyor, biri bir şey söylüyor öyle bir şey. Şiirdeki her imgeyi kullanamıyorsunuz. Birini seçiyorsunuz resimde. Bunun şiirin en vurucu tarafı olması lazım. Tıpkı filmde olduğu gibi. Ne anlatmak istediğiniz çok önemli. Fazla şey değil, aza indirmek. Belki de benim hızla gelmemin nedeni o. Fazla da oyalanmadan hayata başka türlü bakmaya gittim. Yeteneğim, keyfim ve heyecanım daha çok renge doğru. Çünkü renk beni coşturan bir şey. Renksiz göremiyorum hayatı. Bazılarının da yazısız göremediği gibi.

Şule Ünen: Zaman kavramı da resimlerinizde önemli görünüyor.

Su Yücel: Evet, zaman kavramının durdurulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bakmamaya, okumamaya, ifade etmemeye başlıyoruz. Empati ortadan kalkmaya başladı. Koşarak bir şey yaşanıyor ama ne yaşadığının da farkına varamıyorsun. Bu yüzden duymak çok önemli. Yani iyi bakabilmek. Çünkü sadece resim açısından değil, güneşe de o zaman iyi bakamıyorsun,güneşin doğuşunu, batışını izlemek bir keyifti benim çocukluğumda ya da mehtap. Artık mehtaba bakan kalmadı. Hiç “Güneş ne güzel batıyor.” diye bir söz duymuyoruz artık.

Şule Ünen: Resimlerinizde bunu nasıl ele alıyorsunuz?

Su Yücel: Mesela Sulukule’de kadınlar halı yıkıyordu. Dedim ne kadar bereketli bu su. İstanbul su şehri. Orada aklıma geldi çeşmeleri yapmak. Sonra tarihini inceledim. Çeşmelerin çeşidinin olduğunu, kadınının, erkeğinin olduğunu...

Şule Ünen: Yani günlük hayatta bizim görmediğimiz ayrıntıların derinine iniyorsunuz.

Su Yücel: Evet. Şiir var onda. Kimin için yapıldığı var. Ortak hayat var. Herkes biliyor çeşme önünü. Güneşe bakmak gibi. Orada bir sürü hikâye geçiyor. 18. yüzyılda çeşme camiden ayrılıyor. Başka bir mekân dilimi içinde görülüyor çeşme. III. Ahmet çeşmeler yaptırıyor Topkapı’nın etrafına, bütün Cerrahpaşa, Üsküdar çeşme dolu. Zenginlik göstergesidir çeşme. Biz çeşmeyi bırakmışız. Yazın susadığımızda hemen gidip plastik şişeler alıp içiyoruz. Dolayısıyla avuçlarımızı kullanmıyoruz. Bir yerde belleğimizde var ama artık onu kullanmamaya başladık. Bunu hatırlatmak istedim çeşmede.

Şule Ünen: Geçmişle ilişkiniz nasıl resimlerinizde?

Su Yücel: Geçmişi de seviyorum. Günü de seviyorum. Nostaljik biri değilim ama geçmişin gerekliliğine inanıyorum. Aslında hayatın tekrar olduğuna inanıyorum. Biz biricik zannediyoruz kendimizi. Geçmişe bakınca benzer şeylerin yaşandığını görüyoruz.

Su Yücel çalışkanlığıyla bundan sonra da yepyeni ve farklı işlerle karşımıza çıkacağa benziyor. Kullandığı farklı malzemeler ve renkleri onu diğer ressamlardan farklı kılıyor.