Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Tunç Topçuoğlu (İstanbul, 1976)

Atacan Durmuşoğlu, Boğaziçi Üniversitesi, atacan.durmusoglu@boun.edu.tr

Tunç Topçuoğlu, tasarım'ı çok geniş tanımlar ve açılarla ele alıyor. Böylece tasarımcıdan önce sanatçı oluyor. Ama tam bir tasarımcı. Ya da tasarlayıcı. Ve bir de: sanatlayıcı. İnternet ve iletişim sözcüklerini birleyip, oluşan yeni sözcükten de diğer tüm mediumlara (medyaya) dal çıkarırsak, bununla tunctunctunc'un yaptıklarını kavrayabiliriz. Ya da elimizde bunlar var: kavramsal tasarım, sosyal tasarım, new media art  terimleriyle yola çıkabiliriz. Daha başka neler var elimizde, bir bakalım: sor-düşün-yorumla-sor, kimlik-kişilik-insan-ler-lar, sanal-sahte-uydurma-gerçek, yapıt-alımlayıcı-anlam, kültür-saptama-illüstrasyon-yenidentanımlama, günün birinde büyük sanat eseri... Yorumumu saklayamadım. Kendi tuncumu yaratmakta özgürüm gibi geldi.

Atacan Durmuşoğlu: "I don't like discussions. How to design and how to discuss I don't want to think of" diyorsun. Bu durum, röportaj için bir sorun oluşturacak mı?
Tunç Topçuoğlu: Okulda iki kitap yapılıyor; kitap basacaklar öğrenciler; herkes ikili takım oluyor kitap basıyor. Bir ekip bir kitap yaptı: tasarımcılar tasarım hakkında konuşuyorlar. Proje bittikten sonra herkese kitabı verdiler böyle, ona re-design yapacaksın. Onlar tasarım hakkında tartıştılar ya ben de onlara bir yorum yapacağım, o işe. Ben de öyle bir film yaptım, filmde de kavga ediyor. Güreşçiler var. Aslında sırf o işe… Aslında tartışmanın hastasıyım ben ya. Sırf o işe bir şey o.

Atacan Durmuşoğlu: Ben, o şeyi beğenmedin diye yaptın sandım: böyle teorik konuşmalar bilmemneler…
Tunç Topçuoğlu: Şimdi grafik tasarım üstüne konuşuyorlardı o kitabın içinde. 4 tane grafik tasarımcı grafik tasarımın üstüne tartışamaz. Hani bir tanesi psikolog olsa, bir tanesi reklamcı olsa, bir tanesi kasap olsa bir tartışma olur. Tartışmasız bir tartışma: o yüzden I don't like discussions. O çok kişisel bir iş aslında. Aslında ben seviyorum tartışmayı yani.

Atacan Durmuşoğlu: "Design without a concept can not function" diyorsun. Conceptual design'dan söz ediyoruz burada. Ben senin gerçeklik konseptiyle yaptıklarına sözü getirmek istiyorum. Kurgusal (fictive) kişilikler doğurdun. Hiperrealiteye davet çıkardın böylece (hiperrealite, bilincin gerçek ile kurmacayı birbirinden ayıramaması). Hem bu konseptin hedeflerinden hem de bu yapıtların türünden söz eder misin.
Tunç Topçuoğlu: Hiperrealite! Sen şimdi söyledin onu, ben bilmiyorum aslında hiperrealite ne. Ama ilk televizyonu kavramaya başladığımdan beri hissettiğim şey: bana hep, haberleri izlerken mesela, yalan söylüyorlar gibi geldi bana. Reklamlar da. Televizyonda gördüğüm şeyin doğru olduğunu kim söyleyecek bana, diye soruyordum zaten, üstüne bir de internet çıkınca iyice gerçeklik koptu. Ben hiperrealiteyi kullanıyorum aslında ama bilinçsiz kullanıyorum.

Atacan Durmuşoğlu: Televizyonla ilgili yaptığın tanım aslında o, değil mi?
Tunç Topçuoğlu: Tabi tabi direkt. O fictive kişilikler konusuna gelince: Bir ressam düşün. Fırçası var, tuali var adam gidiyor resim yapıyor. O fictive kişilikler benim fırçam ve ben o fırçaların tasarımını yapıyorum. Bir tanesi yuvarlak çiziyor mesela, bir tanesi kalın uçlu, bir tanesi ince uçlu, bir tanesi üç başlı... Bu fırçaları tasarlıyorum ama fırçaların yaptığı resimler aslında şey... Yani fırçam olarak görüyorum onları. Tool olarak görüyorum

Atacan Durmuşoğlu: Bırakıyorsun onlar çiziyor mu?
Tunç Topçuoğlu: Onlar çiziyorlar evet

Atacan Durmuşoğlu: Yaşamaya bizle birlikte devam etmekte olması buna mı işaret ediyor?
Tunç Topçuoğlu: Ona işaret ediyor. İnternetin çok büyük faydası var onun yaşamaya devam etmesinde. İnternet olmasa o projelerin çoğu olmazdı. İnternet keşfedilmiş olmasaydı, ayağa düşmeseydi, herkes kullanıyor olmasaydı onlar o seviyeye gelmezdi.

Atacan Durmuşoğlu: Peki, Kurak But'un sürmesini sağlayan şey...
Tunç Topçuoğlu: Ben sekiz sene önce gittim bu memleketten. Terk ettim gittim. Kurak But benim geçmişime küfürümdür, kusmuğumdur: Neyimdir, dersen. Ben hakikatten o kültürde büyüdüm. Benim annem Seda Sayan'ı açıp dinliyordu. Benim evimde sanattan bahsedilmiyordu. Caz müzik de dinlenmiyordu. Sokağa çıktığımda bulabildiğim şeyler bunlardı. Sanatçıyım çünkü, yaratıcılğı seviyorum, etrafımda gördüğüm en yaratıcı adamlar Burak Kut, Tarkan, ıvırık zıvırıktı. Gittim onlar gibi saçımı kestirdim, Kenan Doğulu'nun güneşini taktım falan fişman.. Kurak But'un olma sebebi o. Benim hedef kitlem onun gerçek olduğunu sananlar ve de onun sanat olduğunu anlayanlardı, çünkü öyle bir ekip de var. Yani beni keşfetmeden "aa logosuyla vs. burada garip bir şey oluyor" diyip onu anlayan da var. "ulan bu da ne lise işi mi, liseden çocuk mu yapıyor" diyen de var, hayranı olan da var. O yüzden 7'den 70'e gibi herkese ulaşabilen bir proje. Kendi çapında ama. Ufak bir çapta... Anti-popstar.

Atacan Durmuşoğlu: "I am a designer" vidyosunda ve "an experiment 00" adlı fotoğrafta bilgisayar ekranı ve dış dünya arasında bir geçişlilik, bir süreklilik var. Sanal ile gerçek arasındaki hangi ilişki vurgulanıyor burada?
Tunç Topçuoğlu: Hiç o kadar bir derinlik yok. Sadece form experimenti yapmıştık. Ama onun sana bunu ifade etmesi... Benim bugün yaptığım işe bağlamışsın sen onu. Sana bunu ifade etmesi benim için önemli. Ben onu sanal dünyayı gerçek dünyaya bağlamak adına yapmadım. Ama şu gün Kurak But diyorsun... Kurak But öyle bir proje... Onun çıkış sebebi formdu sadece. Ama baktım bugün, senin dediğin yere bağlanıyor. 

Atacan Durmuşoğlu: Dediğim, "I am a designer" vidyosunda daha çok var aslında.
Tunç Topçuoğlu: O vidyo Kurak But'ların başı aslında... Yine form o. Bir tasarımcı olarak formla oynadım. Hani Michel Gondry de yapıyor ya. Bir buluş yapıyor. Bir şeyleri bir şeylere koyuyor, hiç görmediğimiz bir şey çıkıyor ortaya. "I am a designer": Okul bitiyor, grafik tasarım bölümü. İş göstermem lazım. Ben diyorum ki hocama "ben dünyanın en iyi tasarımcısını yaratacağım". Öyle bir tane fictive bir designer yaratıyorum. İşi yok herifin, bilgisayarda hiçbir iş yapmıyor ama etrafına bir şeyler koyuyor, derinlikle oynuyor... İşte konferansla tiyatronun karışımı bir 'lecture performance'a koydum onu ilk. Onun bir parçasıydı. O film de herifin tanıtımıydı işte. 

Atacan Durmuşoğlu: "One of Tunç's main interests in his works is to manipulate or transform common ordinary objects in order to change the meaning or perception of how we look at them in our daily lives."* Loop vidyoların aklıma geldi ilk ve “Tunç Dance.” Demin söz ettiklerimiz de dahil mi? Başka hangi işlerini bağlayabilirsin bu sözlere?
Tunç Topçuoğlu: Bu benim eski manifestom, sanatçı statement'ım. Hollanda'da devlete başvururken statement'ını soruyorlar. Bu eskidi şu anda. Demişim ki, her gün baktığın şeye ben öyle bir hareket yapıyorum ki -kola kutusu mesela onu öyle bir objeyle yan yana koyuyorum ki sana bir hikaye anlatıyorum. Bugün geldiğim nokta, low culture-high culture vardır ya. Seda Sayanlar, Hülya Avşarlar filan. Geçen gün sanat yönetimi dersinde biri sormuş: "Hocam Hülya Avşar sanatçı mıdır" diye. Şimdi kadın sanatçı; ama Bedri Baykam da sanatçı. Bizde kaçmış vaziyette onun cevabı. Bu sedasayan-hülyavaşar-serdarortaç'lara 'low culture' deniyor. O da bir sanattır kendi içinde. Bir de 'high culture' var: Gidersin bir modern sanat müzesine, Sumahan'da bilmemne açılışına, galeriye... Ben ona da karşıyım. İkisi de '-mış' gibi gösteriyor, yok aslında: balon! İşte benim yeni bir statement yazmam lazım: Low culture ile high culture arasındaki çizgiyi tutan bir sanat yapmak istiyorum. Kurak But öyle bir proje, Anti Football öyle bir proje.

Atacan Durmuşoğlu: Sosyal tasarım konusuna gelelim. Victor Papanek'ten bir alıntı yapmışsın: "İnsanların isttekleri için değil ihtiyaçları için tasarım yapmak" 
Tunç Topçuoğlu: Sosyal tasarım Hollanda'da şu anda moda. Daha buralara gelmedi, beş on sene sonra gelir. Önce, çünkü, gelişecek ülke, sanat bir yerlere oturacak ondan sonra "Hadi Çingenelere yapalım, Kürtlere yapalım" -veya bilmiyorum kim için yapalım diyeceklerse-ezik halka yapalım... Hollanda'da da Faslılar ve Türkler problem. Sanatçıları kullanarak bunları halka kazandıracaklar hesapta. Buna da sosyal tasarım adını vermişler. Sosyal tasarıma bakınca da Papanek'in o lafı çıkıyor karşımıza. Aslında herif bambaşka bir şey söylemek istiyor. Macintosh'un tasarımı buna uygun olabilir aslında. (bilgisayarını göstererek) Bak dümdüz. Klavyesi burada. Seninkine bak bir sürü incik cincik çizgi, oygu... Şöyle bir çizgiye gerek yok mesela. Papanek ürün tasarımcısı, Macintosh çok basic yapıyor, bence Papanek onu söylemeye çalışıyor. Ama Hollandalılar, "sosyal tasarımı insanların iyiliği için yapacağız, Faslıları kurtaralım, Türkleri kurtaralım" diyerek beni buldular. Türk tasarımcıyım diye. Beni yolladılar bir mahalleye, hesapta herkes birbirini öldürüyor, televizyonda öyle gözüküyor. Ben bir gittim, Türk abiler selamın aleyküm filan diye dolaşıyorlar orada. Bir dönerciye girdim, röportaj yapmak için. Yarı Hollandaca yarı Türkçe, bir de şivesi var. 18 yıldır da orada. Anlaşamıyoruz yani. Hollandaca süper ama. Hollandaca bilsem konuşacağım. Ben de geri döndüm dedim ki "Bu adamlar Hollandalı. Sizin Hollandalı yapmaya çalıştığınız, problem gördüğünüz adamlar Türk değil. Konuşamadım adamla Türk değil bu adam!" Oradan başlayıp 'sosyal tasarımcı' diye bir karakter yaptım. Evden o mahalleye yolladım onu. Hayalimdeki hikayeyi yaptım yani oraya gitmeden. 

Atacan Durmuşoğlu: Çok az bir kısmını koymuşsun ama
Tunç Topçuoğlu: Çünkü dönerciyle kavga ettim. Dönerci beni öldürmek istedi. Çünkü Hollanda’ya gelme sebebinin gerçek hikayesini koydum. Adam otelde bir Hollandalı kızla tanışıyor, Hollanda'ya gidiyor. Orada da bir şekilde kızdan ayrılıyor. Bana da dedi ki "pasaport çıkartmam lazım," pasaportu yok. Ben de aynen koydum işte. Karikatür serisi. Dili yok. Hep imajlarla konuşuyorlar. Hep böyle haberlerde: “Slotervaart'ta polis arabası yandı!” vs. Gittim ki hiçbir şey yok. Aynı o hiperrealite dediğin hikayeye geliyor. Öyle bir şey yarat, ona da bir sürü para yatır. Sanatçıları topla, hadi gidin onları kurtarın! Hiçbir şey yok orada: Abi dönerini kesiyor.

Atacan Durmuşoğlu: Burada Papanek bir şey daha söylüyor: "Only a small part of our responsibility lies in the area of aesthetics" Bu sözünü nasıl algılıyorsun?
Tunç Topçuoğlu: Doğru! Adam dahi biri, dünyanın en zeki adamı. Estetik nedir ki zaten? Güzel nedir, çirkin nedir? Ben mesela çirkin seviyorum. Renk uymasın. Lacivertle siyah giymeyi seviyorum ben. Estetiği kim veriyor bana, kime veriyoruz. Millet bunun peşinde koşuyor deliler gibi. Büyük bir adam o Papanek.

Atacan Durmuşoğlu: Son zamanlarda her türlü yapıt, hakkında söylenecek sözlere, açıklamalara gerek duyuyor. İnternetteki yayın anlayışında da açıklama bol.
Tunç Topçuoğlu: Sanatı büyük harflerle yazmak diye bir şey var: “ARRRT!!” diye. Yanına yaklaşamıyorsun. Yukarıda (Sumahan) bir sergi var şimdi. Açılışına geldim ben buranın. Tüm arkadaşlarım beni yalnız bıraktı. Çünkü ben performans yapmayı seviyorum, sergide yanımdakilere bağırıyorum odanın içinde: "Arkadaşlar anladınız mı bu işi? Anlayan var mı bir şey? Size ne ifade ediyor, birşey söyleyebilir misiniz?" Bak, bu, sanatçıyı eleştirdiğimden değil. Oraya gelip elinde şarabıyla böyle bir bakıyor ona, hiçbir şey anlamıyor herif ya! Hiçbir şey anlamıyor. O, sanatçının problemi değil kardeşim. Herif sanatçı, yapmış, oraya da koymuş sergiyi işte. Daha ondan bir şey isteyemez. Çünkü sanat şeyde başlıyor: Sanatseverin işe baktığı anki hissetiği his! Budur sanat. Benim evde çizdiğim, duvara asıp kendime otuz bir çektiğim o an değil yani sanat. Sen sanatçı olabilirsin ama o an değil sanat. O yüzden de komünikasyon süper önemli 2010 yılında. Hani soyut sanat: Bir kutunun içine düğme koydum, arkasına da iki ton hikaye var kafamda; ama karşımdaki insan anlamıyor: At çöpe gitsin. Anlatacak. Ya o sanat anlatacak, kör gözüne parmağım ya da yanına yazacaksın ne yapmak istediğini. Ya da yapmayacaksın. Ama asıl problem insanlarda, o çok komik. Oraya gidip böyle karşısına dikilip bakan var ya! Ben 15 sene sanat okulunda okudum. Gitmediğim sergi kalmadı iki yüz elli bin tane: Kimse kimseyi kandırmasın. Sen bankacısın, bilmemne, kokoşsun, zaten sanatla pek alakan yok. İki tane belgesel film seyrediyorsun, iki tane kitap okuyorsun; gelip oraya böyle heykelin etrafında böyle bir dolanıp bakMA. Bakma! Git denize bak, boğaza bak daha iyi.

Atacan Durmuşoğlu: Önce "copyleft" dedin <<'Whatever you see, hear, read are yours on the internet'>> <<he was not creating all these characters for money>> Sonra da reklama bulaşmak zorunda kaldın. <<we don't like commercial shit (rietveld song)>>
Tunç Topçuoğlu: Yine low culture-high culture'a geliyor. Ben şeye inanıyorum: Bir sanatçının reklam yapabileceğine inanıyorum mesela. Burada da olacak o günün birinde. O Vınn öyle bir şeydir bence. İnternetin hala low tech karton ve plastiklerden yaratılması ve onun o kadar canlı olması... O vınn filminde mesela, internet çok canlı cıvıl cıvıl filan ama kartondan, çerden çöpten yapılmış. Dış dünya da çok sıkıcı ama gerçek yeşil, gerçek gökyüzü filan, çok sıkıcı dış dünya. Öyle bir kontrast yaratıldı orada mesela. Hiçbir reklamda o kadar derin düşünüldüğünü zannetmiyorum. Öyle düşünmeye başladığın an, kavramsal düşünmeye başladığın an sanat oluyor, neden reklam olmasın? Neden bir sanatçı ondan para kazanmasın?

Atacan Durmuşoğlu: Burada bir sözün var: "He turned this simple Chinese production usb stick to an identity tool so each Turkish youngster will be able to express themselves how ever they want to." Artık bir şeyi satmanın yolu ihtiyaca yönelmek değil de arzuları fethetmekten geçiyor ya, sen de bunu insanların kendilerini ifade edebileceği bir şey haline getirip yok yere ihtiyaç yaratıyorsun.
Tunç Topçuoğlu: O vınn, böyle beyaz, dandik, bir dolarlık, Çin’den gelmiş bir usb stick. Bunun üstüne tasarım yapmamı istediler benden. Türkiyeye ve gençlere, dediler. Bak, mesela bu, çok naif kavramsal düşüncedir. Reklama nasıl uyarlanır'ın çok güzel örneğidir bence. Bizde yorum yapmak yok, hep ezberciyiz ya biz: Ver hazır tak gitsin! Ben dedim ki: Bembeyaz kalsın bu, bana tasarım falan yaptırtmayın. Ben bir sticker sheet yapayım. İnsanlar karakterlerini yaratsınlar o vınn stick'ten. Sen kendini nasıl görüyorsun, onu sormaya başlayacaksın. Sen askersen asker resmi yapıştıracaksın, kızsan pembe, heavy metalciysen bilmemne. Seçim şansı veriyorsun, soru sordurtuyorsun. Çok minik, naif, ufacık bir soru ama insanlar oraya karakter yapacaklar. Oydu onun şeysi.

Atacan Durmuşoğlu: Bembeyaz bir şey niye vermiyorsun mesela? Victor Papanek'in dediği şey o değil miydi? 
Tunç Topçuoğlu: Onlar işte çok zor, keşke. Şu anda o process'in içindeyiz. Hakikaten kırk yaşına geldiğim zaman bembeyaz vınn stick'i... Çünkü o zaman Turkcell bana gelecek, Tunç sen yap diyecek. -Bu sefer bana gelmedi, çalıştığım yere geldi.- Tunç sen yap, diyecek. Ben de oturup, onların kafalarını yiyip, onu böyle bembeyaz vereceğim. Tabii ki de öyle olması lazım. Hani vınn'ın üstünde bir şey olmasına gerek yok. Minicik markası yazsın yeter, bir yerinde belli belirsiz. Odur yani tasarım. Doğru söylüyorsun. Ama, hem problemi yaratıyorsun hem de problemin içinde ona cevap üretiyorsun ya onla alakalı. O beyaz olamazdı yani. Turkcell onu bariz belli ki rengarenk bir şey istiyor. Çiçek koyacak üzerine. Çiçek olacağına en azından bir hikaye olsun. 

Atacan Durmuşoğlu: Dijital eserlerin internetten yayınında denetimden veya otorite onayından geçmemenin çekiciliği (pişmeden önümüze sürülen emeksiz) ürün bombardımanına neden oluyor. Acaba böyle bir özgürlük var mı yoksa yeni otoriteler mi -arama siteleri veya sık girdiğimiz siteler gibi- çıktı? Ve sanatçıyı bulmak eskisinden daha mı rastlantısal acaba?
Tunç Topçuoğlu: Sanatçıyı bulmak daha mı rastlantısal, enteresan. Herkes sanatçı zaten! Şu dünyada kim doğuyorsa sanatçı. Bu eğitilen, bunun üstüne konsantre olan adam daha fazla üretiyor. Sen de bir sanatçısın. Bize yemek yapan abi de bir sanatçı. Valla. Kibrit çöplerini bir araya bir koyar, bir gemi yapar sana, öyle bakarsın. Adamın heykelinden daha güzel olur. O yüzden, interneti kim filtreliyor bilmiyorum. Onun yöntemleri var. Tunç yazdın mı ben çıkıyorum ilk başta. Topçuoğlu yazdın mı Nazif Topçuoğlu'ndan daha önce çıkıyor benim sayfam. Taglemek meglemek, bunların hepsinin yöntemleri var. Sonuçta doğru söylüyorsun. Filtrelemeyle birilerinin üstünde çıkabiliyorsan, birileri seni aşağı da çekebilir demek o yani. Ama herkes sanatçı: Bence güzel ya. Ben internetten bir çocuk buldum mesela Alican diye. Manyak bir herif. Athena Gökhanlar’a gönderdim, “Abi sen,” diyor “ruh hastası mısın? Ne bu?” Herhangi birisi yapabilir bunu. Ama bana o, herhangi biri yapabilir gibi gelmiyor, aksine Athena Gökhan'ın yaptığını herhangi birisi yapabilir gibi geliyor. Ve yapmışlar yani. İngiltere'de ska punk 1970 yılında çıkmış. Yapılmış bir şey yapıyorsun, o yepyeni acayip şeye "A bu ne ya? Bunu herhangi birisi yapabilir." diyorsun. Orada bitiyor.

Atacan Durmuşoğlu: Sanatçı şu an mühendislerin eline mi bakıyor? Onların yeni teknolojiler geliştirmesini mi bekliyor? Bu, sanatın aracı olacak yeni teknolojilerin sınırını kim belirliyor?
Tunç Topçuoğlu: Eskiden bir ressam vardı, bir heykeltıraş vardı. Amsterdam'da bir sergiye gidiyorum. Herifin teki bir odayı koskoca bir pamuk helva makinesine çevirmiş. Resmen pamuk helva yapıyor. İçine bir giriyorsun bütün her tarafın şeker oluyor. Şimdi, bir teknoloji lazım buna. Bunun sanat değeri de var. Arkasında hikayesi de vardır. Bana hep şey gibi geliyor, bir vakit gelecek her şey birleşecekmiş gibi geliyor: Reklam, sanat, teknoloji, internet, televizyon, o, bu; hepsi birleşecekmiş gibi geliyor da bu benim ütopik hayalim. Teknoloji olmadan... İşte diyorum sana, internet olmasaydı benim hiçbir projem olmayacaktı, senin benden haberin olmayacaktı. Yapamayacaktım çünkü gidip o resim sergilerine, müzelere falan giremeyecektim. 

Atacan Durmuşoğlu: Demek istediğim bir de şu: Eğer adamlar bu photoshop gibi programları ve her defasında yeni özellikler eklenen versiyonlarını yapmasalar, sen o tür işler yapamayacaktın.
Tunç Topçuoğlu: Gerçekten yaratıcı adam zaten onları bir tool olarak kullanıyor. Ben nasıl Kurak But benim fırçam diyorum ya. Yeni bir şey çıkınca onu da kullanıyorum, çünkü Van Gogh da kullanmış. Yeni atkılı fırça çıkmış kullanmış yani. Onun gibi. Daha büyük fırça çıkmış yuvarlak çizmiş.  

Atacan Durmuşoğlu: Dijital bölünme (digital divide) giderek artıyor. Bireysel ölçekte de bu işler sermaye istiyor. Sanatın sınır tanımazlığı, bağımsızlığı bize parayla satmaya çalıştıkları bir şey mi oluyor. "Everyone is a dj right now"* diyebiliyor muyuz gerçekten. 
Tunç Topçuoğlu: Deminki o photoshop hikayesine denk geliyor.Bir taraftan doğru: Everyone is a dj. Öbür taraftan da atıyorum Tiësto gibi bir dj olamıyorsun. Onda da aynı malzemeler var, sende de aynı. Yaratıcılık önemli. Kafanın içindeki önemli. Hepsi bir gün ortadan da kalkabilir, eskiden yoktu da onlar... Nasıl bağlayabiliriz bilmiyorum ama güzel soru. Tek başına bu soru hakkında bütün gün oturur konuşuruz yani.

Atacan Durmuşoğlu: Benim param yoksa bir fotoğraf makinesi alamam... Ya da olanaklara erişim durumu. Kırk yaşından sonra fotoğrafçı olamaz bir insan herhalde?
Tunç Topçuoğlu: Ama sen hakikaten fotoğraf çekmek istiyorsan çekersin o fotoğrafı. O zaman da senin sanatçı olduğun çıkıyor zaten ortaya. Ben de hep ondan şikayet etmiştim: Benim babam askerdi, bizi modern sanat müzesine götürmediler. Ben devamlı, Hollanda'ya gittim, bunları söylüyordum orada. İstanbul'da modern sanat müzesi daha yeni açıldı falan fişman.. Hiç alakası yok ki onla. Eskiden o yokmuş çünkü, yüz yıl önce zaten yokmuş fotoğraf makinesi filan, ama varmış sanatçı sepetçi. 

Atacan Durmuşoğlu: Türkiye'yi temsil etme duygun var. Sorumluluk hissediyorsun. Ama "There is not even one Turkish designer in this high quality."* 
Tunç Topçuoğlu: Ben buradan nefret ederek gittim oraya, Türklük’ten Türkiye'den. Çok kısa bir zaman sonra farkına varıyorsun... Ben oraya hakikaten Hollandalı olmaya gittim. Pasaportumu masaportumu yırtarım diye. Ama hiçbir zaman, onların pasaportunu da alsan Hollandalı olmayacaksın. Ve şunun da farkına varıyorsun: Senin kültürün kadar zengin bir ülke yok dünyada baktığın zaman. Geçmişimizi, nereden geldik nereye gidiyoruz biliyoruz yani biz. Hollanda'nın tarihine bir bakıyorsun: Kralı satmış ülkesini İspanyollar’a. Tarihin başında bu yazıyor. Bunlar başlamışlar ve herif satmış. Her neyse, Türklük öyle başladı bende. Baktım ki ait olmak lazım bir yere. Ben harbiden de Türküm, yani oturmam kalkmam, ağız tadım, espri anlayışım... Buradan kendi ülkeme bakmaya başladım. Kötü bir şey değil. Milliyetçilikle hiç alakası yok mesela. Ne yapacağım ki? Her yer faşist. Dünyanın en faşist ülkesi Hollanda. Almanya dediğin ülke öyle, Amerika öyle. Hani, faşistlik zaten var; en güzeli ne olduğunu bilmek. Sen onun içinde insan olursan, Türk olduğunu bilip, arkaplanını bilip insan olursan bütün önün açık. 

Atacan Durmuşoğlu: İnternetimiz var. Olanları anında takip edebiliriz. Neden hala yakalayamıyoruz biz onları?
Tunç Topçuoğlu: Bana hep şey gibi geliyor: Din ya bizim kültürümüz. Din çok önemli bir yer tutmuş. O çok sınırlayan bir şey. Bir şekilde beyninin gerisinde orasında burasında onu görüyorsun. Bence o yüzden. Dinin suistimal edilmesi... Öbür dünyaya inanmak zaten çok sınırlayan bir şey. Burası gerçek dünya değil başka bir dünya var. Orayı düşünüp yaşayalım. Çok sınırlı bir şey. Bir kutunun içine sokuyorsun kendini. Oradan bitiyor. İlerleyemeyiz daha da. Onlar gibi olamayız yani. Orada mezarlık yok mesela hiç, şehrin içinde. Ölümü hatırlatmıyorlar sana. Bizde hep: Hem ölümden korkarız hem diğer tarafa gitmeyi düşünürüz hem de... Orada ölümden hiç bahsedilmiyor, herkes işini yapıyor. Herkes anı yaşıyor. Anı yaşamak denen bir şey var. Bizde "anı yaşa!" diye bir şey yok. Geçmiş geleceğe bak sen, öldükten sonra cehennem cennet..: Ne diyorsun sen ya!

Atacan Durmuşoğlu: Diyorsun ki "Yıl 2008 hala Türkler Bizanslılara saldırıyor…"
Tunç Topçuoğlu: Daha çok saldırırız. Yıl 2028, yine saldırırız biz ya.

Atacan Durmuşoğlu: Anlaşıldığını mı anlaşılacağını mı düşünüyorsun? Turkish Maykıl ile Kurak But'un yan yana gelmesini senin kadar anlayan yok gibi. Bir yandan anlamama tepkileri de eseri şekillendiriyor gibi. Oysa iletişimden amacımız hemen gerçekleşmesidir. 
Tunç Topçuoğlu: Sanatseverin, sanata bakan adamın sanata baktığı an başlıyor sanat. Yoksa ben Turkish Maykıl'ı yapmışım, Kurak But'a bağlamışım, ben zannetmişim ki o onun arkadaşı, onlar konser verecekler: Benim kafamdaki hikaye bu. Ama bakana da o bir şey ifade ediyor. Hiç anlamıyor olamaz. Çünkü orada Turkish Maykıl ve Kurak But var yani. Yani "hiçbir şey anlamadım ne diyorsun sen abi." Buna karşıyım mesela, öyle bir şey olamaz. Process'teyim ben aslında, uzun vade düşünüyorum. Minik oyuncaklar atıyorum, onlar hepsi bir araya geldiği vakit harbi komünikasyon olacak diye düşünüyorum. 

Atacan Durmuşoğlu: Dostoyevski de sanat, Duchamp da sanat. Seninki niye sanat?
Tunç Topçuoğlu: Marcel Duchamp tuvaleti ters çevirmiş vakti zamanında. Öyle bir heykel olgusu yokmuş, tuvaleti ters çevirmiş, demiş: Sanattır. O zaten sanat. "Sen de sanatçısın, o da sanatçı" diyorum ya. Sen eğer dersen ki ben bu kalemi tıkı tıkı yapıyorum bütün gün (tükenmez kalemi açıp kapama). 250 kere yapıyorum ve bunu vidyoya çekiyorum. Bunu da her gün Taksim'de gösteriyorum insanlara. Bundan da mesajım: Biz her gün mal gibi işe gidip geliyoruz. Bu da benim sanatımdır dersen o bir sanattır. Ama ben bunu yapıyorum, kalemimi açıp kapamak için, akşam da yatıyorum uyuyorum, dersen bu bir sanat değildir. O kadar basit. Ya senin demen lazım ya da başka bir sanatçının buna sanat demesi lazım. 

Atacan Durmuşoğlu: "I simply and visually point out social currents." "Re-define is my technique, content and philosophy." diyorsun
Tunç Topçuoğlu: Altını çizmek! KurakBut'u yapıyorsun, popüler kültüre karşı mısın? Tarkan'ı istemiyor musun? Anti-futbol: Futbola karşı mısın? Ne alakası var? Benim haddime değil onları sevmemek ya da tarihten silmek. Sadece problem olarak görüyorum, “Bak” diyorum, altını çiziyorum. O kadar. Eleştiri var içinde. Sevgi de var ama. Ben futbolu sevmeyen adam olsam, bilgim olmasa eleştiremezsin ya da pop kültürdeki o bütün şarkıları bilmesem eleştiremezsin. Sevgi ve nefretin birleştiği ince nokta: Buna da altını çizmek diyorum ben.

Atacan Durmuşoğlu: Sanat komünikasyondur diyen başka bir insan var mı dünyada senden başka?
Tunç Topçuoğlu: Yok galiba ya. Yok. Yeni statement'ımı yazmam lazım: Low culture-high culture. Onu birleştiriyorum. Oralara girince bulacağım belki birilerini de. Benim gördüğüm Maurizio Cattelan diye biri var: Papanın kafasına meteor düşüren herif. Sergide, yerde papayı görüyorsun -balmumundan heykeli- kafaya meteor düşmüş. O bana çok komünikatif geliyor. Ama reklam değeri yok onun. Komünikatif heykeller yapıyor.

Atacan Durmuşoğlu: Ama komünikasyon-sanatın daha interaktif olması gerekmiyor mu?
Tunç Topçuoğlu: İşte o daha eski bir kafa. Benim kuşağımdan olsaydı, o mantık benim yaptığım gibi işler yapacaktı. O meteorun papanın harbiden kafasına düşüşünü görecektin.

Atacan Durmuşoğlu: Bize yorum yapmayı öğretmemişlerdi okullarda, diyorsun.
Tunç Topçuoğlu: Ezberci yetiştiriyorlar işte. 1453... Bilmemne ile bilmemnenin arasında o savaş yapılmış, bilmemne padişahı yapmış. Ulan niye yapmış. Ezberle git. O savaşı niye yapmış. Niye o, ona bilmemne yapmamış. Hep Hollanda'ya bağlıyorum, orada öğrendim çünkü, orada kafam açıldı ondan. Sekiz tane din okutuyorlar mesela lisede. Sekiz dinden bir tanesini sen kendin seçiyorsun. O da sen istersen. Bizde o yok mesela. Onun üstüne tarih, coğrafya: her şey ezber. Niye bir savaşın yapıldığını ben hala bilmiyorum, çünkü bana niye yapıldığını anlatmıyorsun.  Mesela Mega Hafıza seti vardı. O, tam bizim eğitim sistemimizin tersi bir eğitim sistemi. Hikaye koyuyor her kelimeye. O savaşa güzel bir hikaye koysan. Neden bizim padişahın bilmemnerenin bilmemnesinin kafasını kestiği: Onun bir hikayesi var altında. Çünkü hikaye olduğu zaman yorum katabiliyorsun olaya. Ben o hikayeyi birebir anlatamam; kendim gibi anlatabilirim ama. Ve o hikaye hala aynı hikaye olur. Başı sonu ortası var çünkü. E ezberci olunca yorum katamıyorsun. Yorumsuzluk yani. Bu anti-futbol projesi sırf ondan anti-futbol. Yorum katsınlar. Şu “kamusal alandaki dertleşme bilmemnesi” desen yorum katamayacak ona. Açacak kitaplardan, bir şeyler bulacak, getirecek sana  sığ şeyler. Şimdi, futbol: Herkesin bildiği bir şey. Öyle ya da böyle yorumun var. Anti olunca direkt düşünmeye başlıyorsun. Direkt, olurum diyorsun ya da olmam diyorsun: Orada düşünmeye başlıyorsun. 

Atacan Durmuşoğlu: Yorum yapmayı bilmiyorsak "Daha ver daha ver" diyen "Batılılar yapsın biz alalım sonra" diyen bir güruh oluyoruz. 
Tunç Topçuoğlu: Aynen öyle. O yüzden de bir çorbanın içindesin. Çık sokağa bak. Tabelalara bak, reklamlara bak, televizyona bak, haberlere bak… Dipsiz bir çorba kuyusu! Ya da kuyu çorbası.