Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Ayşe Orhon (Boston, 1976)


Ata Gür, B.U. Endüstri Mühendisliği, ata.gur@boun.edu.tr

Ayşe Orhon’un, yaptığı işlerle karşılaştırırsak gayet alçakgönüllü ve içten birisi olması sohbetin keyfini artıran ve birbirimizi daha iyi anlamamıza sebep olan bir etmen oldu. Çağdaş dans sanatçısı Ayşe Orhon, Hollanda’da yaratıcılığı ve hareket araştırmasına yönelik eğitim veren bir dans okulunda eğitim gördü. Bunların dışında diğer Avrupa ülkelerinde de çeşitli performanslar sergiledi. Yurtdışı geçmişinin ve sanatçı bir aileden gelmesinin onun çağdaşları arasından sıyrılmasını etkileyen sebeplerden birisi olarak görüyorum. Sanatçının bir diğer ilginç özelliği ise hem koreograf hem de dansçı olması. Bazı eserlerinde, düşünen, tasarlayan, kendi zihnine karşı ikinci bir otorite olarak bağımsız hareket eden bedenin sunulması teması çok daha ilginç ve özgün. Beden fiziksel olarak çeşitli seçimler yapar ve daha sonra bu seçimlerden başka sonuçlar doğar. Sadece fiziksel değil düşünsel ve duygusal farklı varoluşlara geçer beden. Bedeni ve hareketi böylesine bir araştırma alanı olarak inceleyen ender sanatçılardan birisi Ayşe Orhon. Yeni medya sanatıyla en çok bağlantı kurulabilecek eseri ‘hava’ olarak karşımıza çıkıyor. Bu eserini ve iDans festivalinde gösterilmesi planlanan “esneme” temalı eserini beraber değerlendirdiğimizde bir yeni medya sanatçısı olarak Ayşe Orhon ile Teoman Madra’nın multimedia çalışmaları arasında benzerlikler görüyoruz. Çünkü ikisinde de bağımsız olarak anlık senkronize edilen iki ya da fazla şeyin anında yeni bir aşamaya geçmesi ve bir ilişki kurması söz konusu. Bunun dışında eserlerinin altında yatan genel bakış açısının ‘anlatmak’ yerine ‘olanı göstermek’ olması da diğer bir önemli nokta. “Bu eserinizde neyi anlatmak istediniz?” gibi klişe sorularımın da aslında ne kadar anlamsız olduğunu ortaya çıkarıyor. Bu sohbetten aldığım rehberlikle bundan sonraki ilk gösterisini görmeyi iple çekiyorum.

Ata Gür: Biraz klişe bir soru olacak ama size ilk sorum sanat sizce nedir ve dans sanatı sizin için nedir?


Ayşe Orhon: Yani, ne söylesek bilmiyorum. Böyle beylik bir şey olsun istemiyorum. Ama kabaca “ilişki” ile “ilişkisellik” ile alakalıdır diyebilirim. Her türlü ilişki; kavramlarla ilişki, insanlarla ilişki, nesnelerle ilişki… Bu ilişkileri sorgulamak ve yeni ilişkiler üretebilmek. Böyle sorular gerçekten zor çünkü genellikle cevapları kulağa büyük geliyor.


Ata Gür: Neden arp, neden modern dans? Nasıl başladınız? Seçtiniz mi yoksa bir şekilde yakınınızda bunlarla uğraşan birileri mi vardı?


Ayşe Orhon: Ben hareket etmeyi seviyorum. Bazıları metinle alakalar kurabilir, nesneleri merak eder, böcekleri merak eder. Ben de bedenle, hareketle ilgiliydim küçüklüğümden beri. Yüzdüm, tenis oynadım, basketbol oynadım, atletizm yaptım. Spor da hareket sonuçta, ama spor çok bedenin sınırlarını aşmayla ilgili, bir “performans”la ilgili, yani “iş başarımı”. Ama başarım anlamında bu performans yetmedi. Ben de daha çok araştırabileceğim, daha yaratıcı olabileceğim bir alan olsun istedim, hem de hareket etmek istedim. Zaten hep hareketle ve sporla uğraşıyordum, aynı şekilde dansla alakalı şeylerle de... Folklorla, baleyle... Sonra Hollanda’da koreografi üzerine deneysel bir okula kabul edildim, yaratıcılığı teşvik eden, performans üzerine bir okul; yani başarım anlamında bir performans değil de icra, ortaya bir şey koyma anlamında performans.
Arp ise, arp’a başlamak benim için bir tesadüftü çünkü bizim üst komşumuz arpçıydı, daha da eskiden ondan piyano dersleri almışım. Küçüklüğümden beri müzikle uğraşıyordum. Sonra “işte sınavına girsen ne olur” dediler, sınavına girdik kazandık, “biraz okusan ne olur” dediler okuduk. Hollanda’ya gidene kadar 7 sene okudum. Aslında çoğu zaman bazı şeyler senin olmuyor. Yani bir şeyleri “yapageliyorsun”. Sana “öğretilegeliyor”. Ondan sonra bir zaman geliyor ki, onları tekrar ele alıp “senin” yapabiliyorsun. Mesela arp benim için öyle bir şeydi. Aslında arp benim o kadar ilgi duyduğum bir şey değildi. Sonra biraz arp çaldık, biraz piyano çaldık, biraz spor yaptık, biraz arkeoloji, Latin dili, Yunan dili, antropoloji, elektronik... Ne olacak bunlar senin olmadıktan sonra, ama bir zaman geliyor bunları senin yapabiliyorsun. Seneler sonra koreograf Aydın Teker’le çalışıyorduk. O çok eskiden bir kontrbasçıyla bir iş yapmış ben de arpla bir iş yapmak istiyordum. Bir buluşmamızda ona seneler önceki konuşmamızı hatırlattım, arpla bir iş yapsak ne güzel olur diye, hemen sonra özel bir arp satın alıp projeye başladık. Böylelikle benim arp geçmişimden bir şey çıktı ortaya. Sonuçta şunu yapmıştı bunu yapmıştı… Tabii ki bunlar bir zenginlik katıyor ama sonra hayatının bir evresinde belki onları senin yapabiliyorsun.


Ata Gür: Peki bambaşka bir soru, birçok şeyi yaptınız ama benim dediğiniz işi fark ettiğiniz bir an var mı?


Ayşe Orhon: Şu an tam hatırlayamıyorum. Çünkü şu an tam da “acaba” dediğim bir zamandayım. Ama bazen öyle anlar oluyor, basit bir şeyi keşfediyorsun. Mesela, ‘hava’ oyununu oynuyoruz. Ben de şüphe ediyorum acaba bu işi hiç yapmasam mı diye. Ama o işi çıkarırken öyle şeyler oluyordu ki acayip bağlantılar kuruyorsun. Bazı kavramlar üzerine çalışıyoruz. Bu kavramları araştırıyoruz. Fikirler buluyoruz, bu fikirleri araştırıyoruz. Sonra, bir fikir başka bir yerden geliyor, bir sürü fikir birleşiyor, o fikir aslında şu anlama da geliyormuş şeklinde ‘evreka’ anları oluyordu. Böyle birden bir şeylerin birbirleriyle bağlantılarını keşfediveriyorsun tuhaf bir şekilde. O anlar çok heyecanlı gerçekten, o işten gerçekten zevk aldığın zamanlar.


Ata Gür: Peki gerçekten bunu yapmalı mıyım diye sorguladığım derken dansı mı kastediyorsunuz?


Ayşe Orhon: Bir işi yaparken, böyle kendini akışa kaptırıp da, alışkanlıklarınla, öyle çok da sorgulamadan, tıkır tıkır tıkır bir makine gibi yapıyor olmak herhalde iyi değil, şuursuzca bir şey. O yüzden yaptığın işin sürekli bir muhakemesini yapmak, aslında iyi. Benimkisi öyle bir şey, sürekli muhakemesini yapıyorsun “sen bunu niye yapıyorsun diye Böyle kendi başına olunca sürekli bir mücadele oluyor aslında. Amerika’da bir araştırma yapmışlar, en tatmin edici meslek ve en az tatmin edici meslek şeklinde. En az tatmin olanlar, kapı görevlileri ya da asansör kapı görevlileri çıkmış. Çünkü genel olarak “iyi günler hangi kata çıkıyorsunuz der ve düğmeye basar” en tatmin edici meslek de… Tahmin edebilir misin acaba?

Ata Gür: Bilmiyorum ama herhalde en fazla farklı işi yapan insan olacak?

Ayşe Orhon: Marangozlar. Çünkü onlar hep bir şey üretiyor. Fakat ürettiği şey bir işe yarıyor. Yani onu kullanıyorsun. Hem bir işlevi olan bir şey, hem de kendi ortaya koyduğu, yarattığı bir şey oluyor.

Ata Gür: Ben de kendimi sorguladığımda, genelde hep şunu düşünüyorum: Ortaya somut bir şeyler çıkarabilen, bir şey yaratabilen mesleklerde en çok tatmin olunuyor. Çünkü onu duyu organlarınla algılayabiliyorsun.

Ayşe Orhon: Yani bizim yaptığımız şey de, izleyiciyle ne kadar paylaşabilirsek. Çağdaş dansta bir araştırma sürecin oluyor, başka bir dil üretmeye çalışıyorsun. Olan dili farklı yorumlamak değil, yeni bir dil üretmeye çalışıyorsun; hareket araştırmasıyla, kavram araştırmasıyla, başka bir düşünüş biçimi başka bir hareket ediş biçimi, başka ilişki kurma biçimleri arıyorsun. O tarafı zevkli. Ama ondan sonra o araştırma bile, bir bilim insanı bile olsan illa o araştırmanın bir şekilde paylaşılması gerekiyor. O yüzden o paylaşım da bunun 2. etabı oluyor, bir güzel oluyor onun paylaşımı.

Ata Gür: Ben sizin hakkınızda araştırdığım zaman bir dans terimleri sözlüğü projeniz olduğunu gördüm. Bu neyi içeriyor ve şu an bu ne aşamada?

Ayşe Orhon: Ben 5 sene kadar Almanya’da ve Hollanda’da kalmıştım, bahsettiğim koreografi ve performans üzerine okul için gittiğim zaman. Orada dünyanın türlü farklı yerlerinden öğrenciler vardı: Bolivyalı, Portekizli, Japon, Güney Afrikalı, Kanadalı, Amerikalı, Finlandiyalı, Macar, Şilili, Arjantinli…. O okulda ana dili İngilizce olan az öğrenci vardı fakat konuşma dili İngilizceydi. Hocalar da aynı şekilde. Ben de ortaokul ve lisede yoğun bir Fransızca eğitimi almıştım. Ama tabii biraz Fransızca düşünsem de genelde Türkçe düşünüyordum, İngilizcem zayıftı. O zaman derslerde notlar alıyordum. İstanbul’a gelişlerimde ders veriyordum. Yaptığım, daha çok orada gördüklerimi aktarmaktı o zaman. Notlarıma bakıyordum. O yazılarımı okumaya bir başlıyordum: 2 kelime Fransızca, 1 kelime yanlış yazılmış İngilizce, 2 kelime Türkçe... Tek dilde bir cümle bile kurmamışım. Korkunç. Hem onu ben anlayamıyorum kendi yazdığım şeyi. Bir de ben bunu nasıl anlatacağım insanlara? Bunu 3 dili karıştırarak anlatamam. Türkçe anlatmam lazım. O zaman da şöyle dedim: Bunların Türkçe karşılıklarını bulsak, hatırlasak. O zaman bir kılavuz hazırladım, Çağdaş Dans Terimleri Kılavuzu. Çoğaltıp çevremdekilere dağıttım. Sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde ders veriyordum. Kılavuzu basıp bir panoya astım. Öğrenciler terimlerin karşılıklarını düzeltme yapıp, bir şeyler ekleyebiliyorlardı. Şimdi daha da genişlesin diye yine öyle bir şey yapmak istiyorum. Ben aynı zamanda Fransa’da Fransız dansçılarla da çalışıyorum. Onlarla beraber hareket araştırması ve kavram araştırması yapıyoruz. Onlar aynı zamanda bol bol beyin jimnastiği yapıyor ve yeni kelime üretiyorlar. O zaman esnek bir zekâya sahip oluyorsun, daha yaratıcı ve açık oluyorsun. Burada biraz tutuğuz. Hani sanki kelimelere karşılık bulmak zafiyetmiş gibi geliyor bize; hâlbuki karşılık bulmayıp durmak daha büyük tembellik ve zafiyet, çünkü beynini kilitliyorsun; nöronların donar!

Ata Gür: Peki şu an ne durumda?

Ayşe Orhon: Şu an biraz kenarda bekliyor. (gülüyor)

Ata Gür: Sizin hakkınızda araştırdığımda en çok rastladığım harS oldu. Sizce onu bu kadar etkili ve farklı yapan neydi? Tabi sizi etkileyen neydi bunda?

Ayşe Orhon: harS, Aydın Teker’in bir projesiydi. Yaratım sürecinde beraber çalıştık. Bir kere çok uzun bir sürede çıkmış bir iş. Çalışma 2 yıldan uzun bir sürece yayıldı. Çalışmamızdan önce arpla benim kurduğum belli bir ilişki biçimi vardı. Yani roller çok belliydi. Arp arplığını bilir, arpçı da arpçılığını bilir. Arp bir enstrüman, ahşap, durur, telleri vardır, nota sehpasında notaları vardır yanında ona eşlik eden. Sonra arpçı gelir sandalyeye oturur. Arp’ı hafif omzuna yaslar. Sonra arpçı arpı çalar. Bu kadar belliydi ilişki. harS’ta onun tamamen dışına çıkıldı. Çok başka ilişki şekilleri araştırıldı. Benim için heyecanlı kısmı oydu.

Ata Gür: Sanırım farklı bağlara da göndermeler yapılmış. Eril ve dişil; madde ve ses.

Ayşe Orhon: Onları nerden buldun? Ben bilmiyorum onları. (Gülüyoruz)

Ata Gür: İnternette yeteri kadar yorumlama ve eleştiriler yapılmış. O zaman farklı bir soru: Dansınızda gösterilen anlatılan ve incelenen aslında vücut mudur yoksa zihin mi?

Ayşe Orhon: Bir şeyi anlatmaya çalıştığın zaman o anlatılamıyor. Biz öyle bir şey yapıyoruz ki: Araştırdığın bir şey, belki bulduğun bir şeyleri sahnede tekrar ortaya koyuyorsun ve bir şeyi anlatmadan orada kendisi, nasıl söyleyeyim. Yani şu bardakların bu masada durması gibi, burada olan bir şeyler var ama anlatılan bir şey yok. “Bu bir bardak, bunun içinde şöyle şeyler var, bu içilir” dersek... Mesela burada anlatılan bir şeyler var. Ama bu bardaklar burada sadece oldukları zaman bizim burada algılayabileceğimiz birçok bilgi var aslında, ama anlatılan bir bilgi değil oradaki. Yani olan bir bilgi zaten. Bir şeyi oldurmayla ilgili belki bizim işimiz. Yani o şeyi ben kendim oldurabilirsem, o zaman sen de görebiliyorsun onu. Ama ben onu anlatırsam, olmayan bir şeyi anlatıyor oluyorum bazen. Anlaşılıyor mu?

Ata Gür: Daha oldurulmamış bir şeyi anlatmak şeklinde anlıyorum ben.

Ayşe Orhon: Hah, evet. O zaman daha çok teorik bir şey oluyor. Mesela işte gençler YTÜ’de bir oyun sergilediler. Kadınların ezilmesi anlatılıyordu özetle, kadınların saçlarını süpürge etmeleri, her anlamda sömürülmeleri anlatılıyordu. Gerçekten anlatılıyordu, dansla, hareketle, bir mizansenle, ama söz kullanılmadan anlatılıyordu, temsil ediliyordu. Sahnedeki iki erkek kadını çarşafa dolamışlardı. Sonra üstünü kalın bir urganla sardılar, kadın “çaresiz”. Bütün bunlar anlatıldı bize sözsüz bir şekilde. Sonra oyun bitti, kadın çarşafa sarılmış ve bağlanmış bir şekilde hapsolmuş bir şekilde... Alkış zamanı... Işıklar yandı, selama çıktılar, iki delikanlı ve koca bir perdeye dolanmış kadın. Erkekler bir yandan selam veriyor bir yandan da bağlanmış kadını çözmeye çalışıyorlar, beceriksiz bir şekilde. İstiyorlardı ki, kadın alkışta çarşafta olmasın.. Sonra çözemediler, alkış bitti, çıkmak zorunda kaldılar. Çıkarlarken oğlanlardan bir tanesi kıza yön veriyordu sırtından, sanki kendisi yürüyemeyecekmiş gibi. Bir tanesi itekliyordu diyeyim. O zaman şu çıkıyor: Ne anlatıyorlar, ama kendileri aslında neler? Hani o anlatma kaygısıyla bir şeyler anlatıyorlar ama kendileri de aynısı aslında o anlattıkları şeyin.

Ata Gür: Oyunu aslında yaşamış olmuşlar orada.

Ayşe Orhon: Evet, evet.

Ata Gür: Hani şu anda da tartışılan bir konu olarak kadınlar eziliyor, orada kadını çözmeye çalışıp çözememeleri aslında oyunda planlanan bir kısmı bile olabilirmiş.

Ayşe Orhon: Evet. Soruya dönecek olursak, bence yine de anlatılan bir şey yok. Ama biraz zihnin ya da bedenin hallerinin tecellisi dersek iyice uçacağız (gülüyoruz) ama tezahürü diyebiliriz.

Ata Gür: Yani bu ikisini bir bütün olarak mı değerlendirmek gerekir?

Ayşe Orhon: Yok, hayır bir bütün olarak değerlendirmek zorunda değiliz ama bedenin olasılıklarını görmek, anlamak, çoğaltmak.. Beden dediğin sadece açıları belli bir yere kadar açılan eklemler ya da belli bir zaman sonra terleyen, belli bir süre koşabilen, belli zamanda belli tepkiler veren bir beden olmak zorunda değil. Bedenin kim bilir ne kadar olasılığı var. Bedenin bu olasılıklarını görmek ve bunları çoğaltmak… Ama aynı şekilde zihin de, sahnedeki bedenin neler diyebileceği, neler düşünebileceği ve onların olasılıklarını çoğaltmayla ilgili, o halleri orada uygulamak. Yani anlatmayla ilgili şöyle bir problem oluyor. Sen kafanda “ben bardağı anlatmak istiyorum” dediğin zaman, sen “bardakla ilişkili kafanda kurduğun fikri” anlatabiliyorsun. Bardağı olduğu gibi anlatmış olamıyorsun. Onun fikrinde kalıyorsun ve aslında gerçekten uzaklaşıyorsun bardaktan o sırada. Yani o şeyin senin kafandaki fikrini anlatıyorsun, o şeyin kendisini anlatamıyorsun. O şeyin kendisini ortaya koymak daha heyecanlı ve gerçek bir şey. Mesela bedenin çıkmazı klişe bir kavram, onu anlatırsan, beyninde o fikir belli bir yere kadar gitmiştir. Hâlbuki kendi bedenin üzerinde onu araştırırsan şayet o zaman o kavramlar kendilerini gösterecekler, sen onu göstermeye çalışmadan bedenin kendisinin bir şeyler gösterebilmesi... Bizim onun aracılığıyla bir şeyler göstermemiz, eksik kalıyor.

Ata Gür: Genco Gülan’ın da olduğu Performans Günleri’nde yer almış olan “Olası” neyle alakalıydı? Onda anlatmak istediğiniz neydi? Sizce olası olan ve olan arasındaki fark nedir?

Ayşe Orhon: Olası olanda hep bir potansiyel var, olacak olanlardan bir tanesi; olan da ne varsa o. Olası’da bir duvarda bir metnin ortaya çıkmasını ve kaybolmasını görüyoruz. Onda kartlar vardı. Her kart bir kelime, ama her kartı koyduğunda o cümlenin anlamı tekrar değişiyor. Orada birkaç olasılıkta ilerliyordu metin. Yani lineer bir metin değil. Bir metnin bir tarafı devam ediyor, bir kola ayrılıyor. O öbür koldan da başka şekilde devam edebiliyor. Ya da bir hikâyenin olasılıkları gibi bir şey, bir metnin olasılıkları… O zaman her kartı koyduğunda, ya da bir kartı çıkarttığın zaman o metnin okuması değişiyor. Yani bu herhangi bir şey için de geçerli, haberler için de geçerli. Genel olarak algımızla ilgili bir şey. Hani bir şeyi eklediğin anda o gerçeklik değişiveriyor, ya da aynı şekilde çıkarttığın anda. Yani bizim algıladığımız şey, ne kadar algıladığımız şey aslında? Biraz sakin kafayla bakmak lazım baktığımız şeye. Yoksa acele kafayla bakarsan, baktığın şeyde hemen görüneni algılıyorsun. ‘Olası’ özet olarak olasılıklarla ilgiliydi. Sonra o metin oluşuyor parçalardan. Oluştuktan sonra da öyle bir şey yaptım ki, kartlar böyle çekici olsun, insanlar kartları kolayca söküp eline alabilsin, evine götürebilsin, bir yere asabilsin. Sonra kartları herkes pıt pıt pıt pıt almaya başladı. Mesela neye göre alıyor kartı. Neye göre seçiyor, hangi kartı seçiyor? Duvardaki kelimelerin azalmasıyla da, o görsellik değişiyor, metin değişiyor, zaten parçalana parçalana akşama kadar duvarda söz kalmamıştı. Yine sıfırlanmıştı.

Ata Gür: Kendinizi bir yeni medya sanatçısı olarak görüyor musunuz? iDans festivalindeki videonuz bir başlangıç mıydı?

Ayşe Orhon: Aslında çok daha önce videoyla ilgili Gülsün Orhon’la bir video çalışması yapmıştım 38-40 diye. Ondan sonra 2 tane video yerleştirmesi yapmıştım ama yeni medyayla ilişkili bu ara söyleyebileceğim şey ‘hava’ olabilir. Hava’da bir tel kullanıyoruz. O tel sahnenin bir duvarından diğerine gerilmiş bir tel. 155 cm yüksekliğinde. Telin altında birer gitar mikrofonu var, hem sağda hem solda. Ahmet Altınel diye bir besteciyle beraber çalıştık. O sırtı izleyiciye dönük olarak sahnenin en sağından başlayarak soluna doğru ilerleyerek teli keman arşesiyle çalıyor. Telin uzunluğu mekana göre 10 metre de oldu, 18 metreye kadar da uzatmak zorunda kaldık. Yani viyolayı düşün, kasası üzerinde bir tel gerili, “hava”da koca mekân bir enstrümana dönüşüyor. Telin titreşimlerini gitar mikrofonu alıyor ve ses kartına gönderiyor. Titreşim ses kartından bilgisayara gidiyor ve “gerçek zamanlı” işlemden geçiriliyor. Ama o işlemden geçirmeyi çok farklı şekillerde kullanabilirsin, o titreşimi işlemden geçirip çok farklı şeyler elde edebiliyorsun o anda manipüle edebiliyorsun. Ama bizim aradığımız orada akustik bir ses elde etmek, o telin kendi sesinin olanakları çoğaltmak.. O yüzden telin kendi olanaklarını hatta müzisyenin onu çalma becerisinin vurgulanması diyebilirim. O amaçla işlemden geçiriliyordu. Bir de belirli bir tonda çıkmasını istiyorduk. Teli ona göre akort ediyoruz. Telin ona göre frekansını değiştiriyoruz. İşte orada yeni medya girmiş oldu, fakat yine de sahnede kimse onun yeni medyayla alakalı olduğunu anlamıyor zaten. Çünkü zaten bilgisayarlar falan ortada değil. Teli bile görmüyoruz başta . Birisi var, bize sırtı dönük, bir de elinde bir çubuk, sonra bir sesler çıkmaya başlıyor. Yavaş yavaş, ilerlemeye başladıkça telin varlığını anlıyoruz, görüyoruz gerçekten bir teli çaldığını.

Ata Gür: Peki neden hava?

Ayşe Orhon: Çünkü nefes ve sesle ilgili bir çalışmaydı. Biraz da kelimenin kendisiyle alakalı. Türkçede birçok kelime sesiyle ilişkili hala. Yani hava da onu veriyor. ‘Hhha’ harfi, arkada bir yuvarlak, böyle bir boşluğuyla algılanmış. Oyunla birçok şekilde örtüşüyor aslında hava ismi. Telde de aslında biz olmayan bir şeyi çalıyoruz. Sonra o olmayan şeyi görünür kılıyorsun.

Ata Gür: Peki iDans festivalindeki videodaki esnemek hem gerilme hem rahatlama var. Bu bir döngü mü?

Ayşe Orhon: Aslında o videoyu o programda gerçekleştiremedik. Onda da iki tane sütunda birbirine bakan benim görüntüm var, o iki görüntü vesikalık resim gibi gözüküyor. Bunlar aslında video ve bu videolarda mikrojestler var. Frankfurt’ta yaptığımda konuşma da vardı içinde, sonra sadeleştirdim. Bu bir esneme hali ama çok yavaş oluşan bir şey (esniyor). Esneme aslında çok farklı ifadeleri içinde barındırıyor. Yani hapşıracakmış gibi, ağlayacakmış gibi, bağıracakmış gibi ara ifadeler var. Görüntülerde biri birine esniyor, öbürü öbürüne esniyor. Öbürü ona gülüyor, öbürü tekrar esniyor. Ama ikisi de aynı video, sadece aralarında zaman farkı var. Böylece bir iletişime girmeye başlıyor birbiriyle aslında. Esneme de aslında gerilimi en tepe noktasına çıkarıp bırakmakla alakalı bir şey. Bir araştırma yapmışlar, esnemenin sebebini oksijen alma ihtiyacı diye biliyordum, ama aslında o değilmiş. Beyni soğutma ihtiyacından dolayıymış. Aynı zamanda diyaframı germek için de. (İkimiz de arka arkaya esniyor ve gülüyoruz, aynı videodaki gibi)

Ata Gür: Çatı stüdyosu ve Çağdaş Dans Sanatçıları Derneği hala aktif bir şekilde devam ediyor mu hayatınızda?

Ayşe Orhon: Evet, orada her gün herkese açık derslerimiz var. Oranın güzelliği çağdaş dansla uğraşan arkadaşların gönüllü hareketiyle başlayan bir yer. Bir eğitim kurumu değil. Ticari kaygısı olan bir yer değil. Orada bir kurs ya da eğitim verilmiyor. Ama bir bilgi paylaşımı yaratılmaya çalışılıyor. Daha çok hareketle ilgilenen, beden araştırmasıyla ilgilenen yeni insanlarla tanışabilmek mekânın verimini artırmak için haftalık atölye çalışmaları yapmaya başladık. Gelecek Eylül’den itibaren de daha yoğun atölye çalışmaları yapmaya devam edeceğiz. Orası öyle bir yer ki, İstanbul’da çağdaş dansla uğraşan herkesin yolu bir şekilde oradan geçmiştir, prova almıştır, orada çalışmıştır, derslere gelmiştir. Bir de her ayın son cumartesi gününde sunumlar yapmaya başladık, o ay mekânda çalışanların çalışma süreçlerini paylaşıma açıyoruz. O da iyi bir şey oluyor, çünkü bu da orada çalışan kişilere de bir itki veren bir şey. Başkalarıyla paylaşma sürecine girdiğin zaman o çalıştığın şeyi daha büyütmüş oluyorsun. O iletişim çok işe yarıyor. İzlemek de, izlediğin şeyi tartışmak da çok faydalı oluyor.

Ata Gür: Koreograf olmak mı, dansçı olmak mı?

Ayşe Orhon: Bizim işimiz hareketle, yaratıcılıkla ilişkili olduğu için, ister istemez sadece dansçı olsan bile, artık yaratıcı olmak zorundasın. Yani kimse sana artık sen bunu yapacaksın, sonra da bunu yapacaksın diyemiyor. Artık koreograf işi büyütebilmek için o taraftan da bir şeyler almak zorunda. Dansçının da bir şeyler ortaya koyabilmesi lazım. O yüzden dansçı ile koreograf arasındaki çizgi kalktı. Eskiden hiyerarşik bir düzen vardı. Artık yapan da aslında yaptıran oldu. Yurtdışında birçok koreograf aslında dansçı, birçok dansçı aynı zamanda koreograf. Mesela sanatçılar var, başkalarının işlerinde de dans ediyorlar. Başkaları için de düşünüp hareket ediyorlar. Sonuç olarak ikisinin arasında çok büyük bir ayırım yok.

Ata Gür: Kendinizi tanıttığınız belli bir sitenin olmamasının belirli bir sebebi var mı?

Ayşe Orhon: Ben nasıl olur da kendimden bahsetmeden, yapageldiğim şeyi nasıl paylaşabilirim’i çözemediğim için. Yani ayseorhon.com diye bir adresimin olmasını istemiyorum. Şurada şunu çalıştım, şurada şunu gösterdim’i demek istemiyorum. Ama bir taraftan da, o gittiğim parkurları, deneyimleri de özel bir siteye koyabilsem, o da bu sefer başka insanlara rehberlik edecek. O diyecek ki, ben o zaman şuraya gitmeyeyim de şurayı deneyeyim. Bir fikir verecek onlara. Yani kendinden bahsetmeden kendinden bahsetmek mümkün herhalde. Ona da biraz zaman ayırmak lazım.

Ata Gür: Bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Boston’da doğdunuz, sanatçı bir anne ve mühendis bir baba ile büyüdünüz, yurtdışında eğitim gördünüz; bu geçmiş sizce şu an bulunduğunuz yere gelmenizi ne kadar etkiledi?

Ayşe Orhon: Annem plastik sanatçı olduğu için her zaman evimizde sanatla ilgili konular hep tartışılır ve sorgulanırdı. Böyle sanatla iç içe bir ortamda büyümüş olmam muhakkak etkiledi. Hatta babamın bir projesinde bir oda tasarlaması gerekiyordu etrafında da sütunlar, ama eşit aralıklarla dizilen sütunlar bir hapis havası verdiği için matematiksel bir araştırmaya girmiştik babamla beraber; sonuçta sıklığı belli yerlerde artan ve belli yerlerde azalan bir tasarım ortaya çıkmıştı. Yani küçüklüğümden beri sürekli bir araştırma ortamı vardı etrafımda. Yurtdışı da genel olarak bir meraktı benim için. Yurtdışı diye bir şey olmasaydı yine merakımı bir şekilde giderirdim...



Linkler:
www.ayseorhon.com/
www.youtube.com/watch?v=VAex8nSLJrg