Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010
Burak Arıkan




Alper Güngörmüşler, alpynaq@gmail.com

Burak Arıkan, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde mühendislik okumuş, sonrasında ise tamamen kendi vizyonu, projeleri ve kararlılığı sayesinde MIT’e (Massachusetts Institute of Technology) kabul edildi. 2006 senesinde Media Arts and Sciences bölümünden mezun oldu. Bugüne kadar, ekonomik, kültürel ve politik sürdürülebilirlik üzerine oluşturduğu işlerini Venedik Mimarlık Bienali, MoMA, Neuberger Sanat Müzesi, Ars Electronica, Sonar, DEMF, Art Interactive, La Gaité Lyrique, DEPO, Borusan Contemporary, ARTER ve SALT gibi son derece bilinen yerli ve uluslararası kurumlarda sergiledi. Massachusetts Institute of Technology, Rhode Island Tasarım Okulu, New York Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi üniversitelerde dersler ve atölyeler düzenledi. Burak Arıkan’la bu maceradan, New York’taki yaşantısından, MIT’den ve projelerinden konuştuk.

Alper Güngörmüşler: Öncelikle biraz kendinizden ve geçmişinizden bahseder misiniz?
Burak Arıkan: En son 2006 yılında, MIT’nin Media Arts and Sciences bölümünden mezun oldum. Ondan önce, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği bölümünde lisans, hemen sonrasında da Bilgi Üniversitesi’nde Görsel İletişim ve Tasarım bölümünde yüksek lisans yapmıştım. Bunların haricinde, genel anlamda birçok şeyi kendi kendime öğrendim, internet sayesinde haliyle. Son 4-5 yıldır da aktif olarak sanatla uğraşıyorum, sanat yapıyorum. Aslında, yaptığım işler bilim, mühendislik, tasarım gibi alanlara girmediği için sanat dünyasında yerini buldu diyebilirim.
Alper Güngörmüşler: Üniversite yıllarınızdan bahsedelim. Yıldız Teknik Üniversitesi’ne girmek planladığınız bir şey miydi? Yoksa mühendislik okumak sizin için bir hata mıydı?
Burak Arıkan: Tam olarak bir hata denemez ama ben de herkes gibi üniversiteye sınavla girip hiç memnun kalmayan bir insanım. Fakat okul değiştirmek zor bir iş olduğundan, başka işlere yönelip bir yandan da okulu bitirdim zor zanaat.
Alper Güngörmüşler: MIT’ye giriş maceranızı anlatır mısınız?
Burak Arıkan: Genelde MIT’ye giren insanlar -özellikle Türkiye’den gelen insanlar için söyleyebilirim bunu- bir yerlerde okul birincisi olmuş ya da bu tarz akademik dereceler almış insanlar oluyor. Benim öyle bir durumum yoktu haliyle. Ben Yıldız Teknik Üniversitesi’ni, şu anki sisteme göre baraj sayılabilecek, 2.00 ortalamayla bitirdim. Bilgi Üniversitesi’ndeki ortalamam biraz daha iyiydi ama bunlar zaten önemli değildi, çünkü bunlara bakılmıyordu. Ben sadece MIT’ye gidip kendimi anlattım ve hazırladığım portfolyo ile ne işler yaptığımı gösterdim. Tabi bunun için birçok konuda çalıştım, yazılar yazdım, projeler geliştirdim. Bunları da yapmak yetmiyor, anlatman, açıklaman gerekiyor yaptığın işleri. Bu tamamen bilinç işi, bilincini geliştiriyorsun zamanla iş yaptıkça ve yeni şeyleri keşfettikçe. MIT Media Lab içerisinde Physical Language Workshop ve kurucusu John Maeda ile çalışmak istiyordum ve  hedefim için uğraştım. Mevcut öğrencilerin hangi çalışmaları yaptığını araştırdım, öğrendim; mezun kişilerin biyografilerini araştırdım, iletişime geçtim.
Alper Güngörmüşler: MIT’nin havasını solumak size neler kattı? Bununla birlikte Boston’daki yaşamınızla buradakinin arasında nasıl farklar var?
Burak Arıkan: Bir kere MIT dediğimiz yer bugünkü şartlara bakarsak çok öncü ve ilerici bir topluluk. Yani MIT’de okul kapısından girdim çıktım diye bir şey yok. İnsanlar birbirleriyle beraber çalışıyor, birbirlerinin yaptığı araştırmaların üzerine bir şeyler katıyor. Örneğin, biri daha önce senin yapmaya karar verdiğin bir şeyi yapmışsa, onu hemen değiştirmeye çalışıp onu daha geliştirmeye, ötelemeye çalışıyorsun. Diğerinin yaptıklarını öğrenip, kendi yaptıklarını onun üzerine kurmaya çalışıyorsun. Bu bir alışkanlık ve hatta bir refleks haline geliyor. Çok gelişmiş bir topluluk var dediğim gibi. O toplum içindeki herkes birbirine yardımcı olduğu gibi, bazen de birbiriyle yarışıyor ki o çok stresli ve zorlayıcı bir şey. Sistem de klasik okul sistemi gibi, fakat yoğunluğu çok fazla diyebilirim. Bunun yanında, MIT’de insanlar kendi yolunu kendi çiziyor genelde. En azından yüksek lisans seviyesinde öyle bir durum var. Yani, ben bir bölüme girdim diye o bölümün adamı olarak çıkacağım diye bir şey yok. Örneğin, ben MIT’den aldığım yapay zeka derslerinin yanında, Harward’dan da farklı konularda, çeşitli dersler almıştım. Zaten herkes öyle yapıyor, çünkü danışmanın ve arkadaşların seni bir şekilde itiyorlar bir yere ve bu konuda yol gösteriyorlar. Bu tarz bir yoğunluk maalesef Türkiye’de yok. Bu yoğunluk nedeniyle, oraya girip sersem gibi de çıkıyorsun. Tabi, ileride bu çok işine yarıyor. Benim bugün yaptığım sanat işlerinde, o zamanlar çalıştığım birçok konu, tekrar tekrar bilinçaltımdan ortaya çıkıyor.
Alper Güngörmüşler: Orada geliştirdiğiniz projeler göz önüne alındığına, özellikle yarattığınız çeşitli sanal ağlar dikkat çekiyor. Bu konunun sizi çeken yönü nedir?
Burak Arıkan: Ben yaptığım şeylerde teknoloji ve sanatı bir arada kullanıyorum. Sanat deyince, her türlü yaratıcı eylemden bahsediyorum. Bu konuda uğraşabileceğin kavramlar, kullanabileceğin teknikler var. Teknoloji dünyasında da aynı şekilde kendini ifade edebileceğin binbir türlü araç var, çok daha aktif, çok daha karmaşık ama hayatın içine çok çabuk girip çıkabilen. Ben, her iki ortamın da tarihlerini özümseyerek ve şu andaki akımlarını da bilerek bunları karıştırıyorum ve bunu yaparken araç olarak da ağları kullanıyorum. Ağ dediğim zaman sırf web değil, çok daha genel bir kavramdan bahsediyorum. Resim, video, fotoğraf, performans gibi her türlü, bu tarz paylaşımların dışında, fakat onlarla sürekli etkileşimli başka bir ortam ağ. İşlerimde de söylediğin gibi zaten az çok, hep bir ağ kurgulaması var, ağın yapısı veya dinamikleri üzerinden gidiyor. Kavram olarak yaklaşımım aşağı yukarı böyle.
Alper Güngörmüşler: Yarattığınız MetaMarket, Openstudio gibi ağları birleştirip daha büyük bir sanal dünya yaratmak hiç aklınıza geldi mi?
Burak Arıkan: Yok, gelmemişti hiç. İlginç olurdu yani. Kavramsal sanatın babalarından Marcel Duchamp’in, ona benzer, yıllar sonra yaptığı işleri bir araya getirip bir tane kutuya koyması vardır. Senin dediğin biraz ona benziyor. Olabilir yani tabi öyle bir şey ileride.
Alper Güngörmüşler: Bir diğer projeniz MyPocket’ta geliştirdiğiniz algoritmayı bizzat üstünüzde deniyor olmanız rahatsız edici oldu mu? Anladığım kadarıyla, program gerçek zamanlı çalışıyor. Alışverişinizi takip edildiğinizi ya da programınızın yaptığı tahminleri göz önüne alarak yaptığınız oldu mu?
Burak Arıkan: Tabi, programın çıktısı web’de gerçek zamanlı olarak yayınlanıyor, bu sayede ne zaman ne alacağımı internetten girip görebiliyorsun, hatta “RSS feed” ile çeşitli yerlere yönlendirebiliyorsun. Bu da sonuna kadar açıklık anlamına geliyor. Ben de ilk başlarda girip bakıyordum, ama bir süre sonra unuttum ve bir şekilde dikkatimi çekmez hale geldi. Yani, programın beni yönlendirmesi, işin sadece şaka kısmı. İşin en manidar olduğu kısım da orası. Ben bunu yaparak abuk bir durumu ifade ediyorum. Şu an senin de hayatında kullandığın birçok yer, sana böyle tavsiyelerde bulunuyor. Kredi kartlarının puan sistemleri gibi bu tarz tavsiyelerde bulunan birçok sistem var. Ben ise, tavsiye yerine tahmin kullanarak asıl tavsiyeyi geçersiz hale getirmeye çalışıyorum.
Alper Güngörmüşler: Programın başarılı olduğu örnekler hakkında bilgi verir misiniz?
Burak Arıkan: Oldukça fazla örnek var. Birkaç haftada bir tahminler doğru çıkıyor. Bu da doğal, çünkü çok tekrar eden bir hayat yaşıyoruz; hepimiz öyleyiz yani, sadece ben değil. Zaten bu örtüşme benim biraz ortaya çıkarmak istediğim alan. Bir de burada önemli konu şu, bütün bu bahsettiğimiz sistemlerin her biri de birer yazılım ve içlerinde müşterilerin verilerini kaydediyorlar, tavsiyelerde bulunmak için de bu verilere göre zamanla müşteri davranışlarına adapte oluyorlar. Bununla birlikte, müşteri de aynı anda ona adapte oluyor. Programın tavsiyelerine göre kendi davranışlarını değiştiriyor, yönleniyor. Sistem ile insanın bu karşılıklı adaptasyonu bir yerde çakışacak mı, o bir soru işareti. Ben bu deneyi kendimde gösteriyorum.
Alper Güngörmüşler: MyPocket’a benzer olarak, bulunduğunuz yerlerin takibi hakkında bir program yapmayı düşündüğünüzü söylemiştiniz. Bu konuda biraz bilgi verebilir misiniz?
Burak Arıkan: Şu anda telefonumun GPS sistemini kullanarak konum kaydı yapıyorum. Sürekli olarak ne zaman nerede olduğumu kaydediyorum. Bu veriler üzerinden yer tahmini yapan bir sistem geliştiriyorum. Her an nerede olacağımı tahmin eden bir sistem.
Alper Güngörmüşler: Yakın zamanda sergilenen Ergenekon.tc’yi baz alarak Türkiye’ye ve politik olaylara el attığınızı söyleyebiliriz. Bu geçişin özel bir nedeni var mı? Bu bir gereklilik miydi?
Burak Arıkan: Evet, mecburdum. İlk olarak, Türkiye’de doğup büyüdüğüm için buradaki konularla yakından ilgileniyorum, o yüzden Türkiye bağlamını biraz kullanmak istedim yaptığım işlerde. Bunun yanında, herkes gibi Ergenekon denilen şeyi takip ediyorum, enine boyuna okuyorum ediyorum hakkında çıkan haberleri. Bu haberlerin ilgimi çeken kısmı ise, bütün bu olayların karmaşıklığı idi. Bunların içinden bir anlam çıkarmaktan ziyade, bu karmaşıklığın şiddetini göstermek istedim ve o yüzden Ergenekon’un 2455 sayfalık metnini okuyan ve oradan ağ diyagramları çıkaran bir program yazdım. Daha sonra ortaya çıkan ağ diyagramlarını da bir şekilde baskı yaparak gösterdik insanlara. Bu proje hakkında, bir arkadaşım bana, senin yaptığın şey aslında Ergenekon’u analiz etmek değil, hukuk dilini analiz etmektir, demişti. Çok da doğru söyledi bence. Bu projeyle hakimlerin yazdığı iddianamenin yapısını analiz etmiş olduk.
Alper Güngörmüşler: Ergenekon.tc sanat dünyasının dışında da iyi/kötü tepki gördü mü?
Burak Arıkan: Tabi, konu çok sıcak bir konu olduğu için, medyada çok konu edildi. Fakat bir problem olmadı. Tepki gösteren çeşitli insanlar oldu. Bazıları, yaptığım işin politik bir sanat olmadığını söyledi, bazıları ise çalışmam için yeni ikon kırıcılık dedi. Yani, herkesin, sanat eserinin kendisi hakkında da kafası karışık. Bu da aslında benim için iyi bir şey çünkü bu sayede uyguladığım -Türkiye’de az bilinen- bu teknikleri biraz olsun göstermiş oldum.
Alper Güngörmüşler: Bunların dışında şu an devam ettiğiniz veya başlamayı düşündüğünüz başka projeler var mı?
Burak Arıkan: Şu sıralar, Viyanalı sanatçı Hans Bernhard ve Amerikalı yazar Douglas Rushkoff ile uluslararası ortak bir çalışma yapıyorum. Finansal spekülasyonlar üzerine, yine karmaşık, sistematik ve ucu açık bir proje. 2010’un sonu gibi belki bir yerde bir iki parçasını gösterebiliriz.
Alper Güngörmüşler: Sürekli projelerden bahsettik ama, uğraştığınız başka bir hobiniz var mı?
Burak Arıkan: Hobi yok!
Alper Güngörmüşler: Geçiminizi bu projelerden mi sağlıyorsunuz?
Burak Arıkan: Genelde ya fon buluyorum yaptığım projelere, ya da çeşitli yerlerde danışmanlık yapıyorum ağ sistemleri ile ilgili. Bazı dönemler üniversitelerde ders de veriyorum.
Alper Güngörmüşler: Öyleyse, geçiminizi sağlayabildiğiniz şey sanat olabilir mi? Sanatı nasıl tanımlarsınız?
Burak Arıkan: Bunu şöyle bir örnekle açıklayabilirim; Andy Varhol ünlenmeden önce hayatını illüstrasyon yaparak kazanıyormuş. İşleri yoluna girdikçe onları bırakıp, sadece sanat yapar hale gelmiş. O durumun biraz daha güncel hali bizimki de; hayatı sürdürebilmek mevzusu. Bununla birlikte, sanat marketi diye bir şey de var biliyorsun dünyada, yarattığın eserleri satabiliyorsun, bu sayede geçimini sağlayabiliyorsun sanattan. Sanatın ne olduğu konusunda da, sanat ve tasarım arasındaki farkı soruyorsan, aynı mühendislik ile bilim arasındaki ilişki gibi, tasarım soru sormaz cevap verir; sanat ise soru sorar, o yüzden müşterisi yoktur.
Alper Güngörmüşler: Çevreme baktığımda bu tarz işlerle uğraşan çok fazla insan göremiyorum. Özellikle Türkiye’deki bu eksikliği neye bağlıyorsunuz? Şayet ortada bir eksiklik yoksa, sektördekiler neden kimsenin dikkatini çekemiyor?
Burak Arıkan: Türkiye’deki durum şu; birincisi, ülkedeki sanat marketi çok küçük, o yüzden sanatçı fazla olamıyor, hele ki bu tarz teknolojik konulara girmiş sanat eserlerinin marketi hiç yok, hiçe yakın yani. Böyle bir kaynak olmayınca da insanlar buna eğilemiyorlar. Bu konuda devletin de verdiği bir destek yok. Bu alanlarda açılmak gerekiyor kısaca. Diğer yandan dünyada da durum o kadar farklı değil. Ars Electronica, Transmediale gibi Avrupa festivalleri dışında tek tük kıpırdanmalar var sanat dünyasında. Tabi toplum bu tip yeniliklere yavaş yavaş adapte oluyor. Sanat yapmaya devam etmek kolay bir iş değil.
Alper Güngörmüşler: Medya sanatının geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Burak Arıkan: Toplum daha fazla alıştıkça bu muhabbetlere, bu alana daha fazla sermaye akacak, bu işe yatırım yapmak isteyenler destek olmaya başlayacak, bu sayede daha fazla üretim göreceğiz. Ama onun dışında, bence yaratıcılık açısından yapacak çok şey var. Özellikle, şu anki devlet ve toplum sistemine yeni araçlarla baktığımız zaman, ortaya ilginç gerçekler çıkabiliyor. Benim ağ teknolojilerini kullanmamın bir nedeni de bu. Zaten, bir eşikteyiz o kesin, uzun sürecek bir eşik. Ben de bu konuda bir yandan da yazmaya çalışıyorum ki düğümküme.org sitesi de bu konularda bilinç artırmak için var. Düğümküme kapsamı altında 2-3 haftada bir toplantılar yapıyoruz, tartışıyoruz bu konuları. Örneğin, 20 Nisan 2010 Salı günü, 3. toplantıyı yapacağız. Teknoloji, isteyelim ya da istemeyelim, hepimizin hayatında değişiklikler getiriyor, yeni gerçeklikler yaratıyor. Özellikle, iletişim açısından bu çok ortada Facebook gibi örneklerle ya da Google kullanarak her an her şeyi bulmak da başlı başına bir örnek. Bunların hepsi birer değişim ve yeni bir gerçeklik ifade ediyor. Düğümküme toplantılarında da, bu yeni gerçekliklere sanatın, sanatçıların ve sivil toplumun nasıl tepki verdiğini tartışıyoruz. Amaç, yeni fikirler ortaya çıkarmak. Tüm toplantılar kaydediliyor, siteden online video olarak seyredilebilir.
Alper Güngörmüşler: Flight404’e bakmamı tavsiye etmiştiniz, etkileyici işleri var gerçekten. Buna benzer, etkilendiğiniz ya da saygı duyduğunuz başka sanatçılar var mı?
Burak Arıkan: Karsten Schmidt, Casey Reas… Bunlar benim bazı arkadaşlarım, aynı zamanda etkilendiğim ve çok başarılı bulduğum insanlar bu alanda çalışan. Çünkü, çok yeni fikirler ortaya atıyorlar -daha çok görsel alanda. Onların dışında, Marius Watz ve şu anda beraber çalıştığım Hans Bernhard var. Hans Bernhard, diğerlerinin aksine, görsel olarak cilalı şeyler yapmaz, tamamen aktivist bir adamdır. Şu an aklıma gelen isimler bunlar.
Alper Güngörmüşler: Sorularım bu kadar. Çok teşekkür ederim vaktinizi ayırdığınız için.
Burak Arıkan: Eyvallah, güzel oldu. Görüşmek üzere.




Linkler:
burak-arikan.com/tr/