Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

ERDEM HELVACIOĞLU (Bursa, 1975)



Emre Gerçel, emre.gercel@boun.edu.tr

 

Sınırları olmayan çağdaş bir besteci: ERDEM HELVACIOĞLU

Benim için sınır yoktur, her türlü otoritenin sanata ve insana karşı olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda benim için yanlış nota da yoktur.” diyor Erdem Helvacıoğlu. Farklı olanı denemekten, inandığı yeniyi üretmekten çekinmiyor. Genç yaşlarından beri sınırların çok ötesinde üstün başarılar elde ediyor. Amerika’nın ünlü plak şirketlerinden çıkardığı albümler Brian Eno, David Torn, ve Radioheadlerle aynı klasmanda görülüyor, yılın en iyi albümü seçiliyor. Başarılarının hak ettiği kadar yaygın olmaması belki de mütevazılığından kaynaklanıyor.

Kendi sanatının, ve belki de genel olarak sanatın Türkiye’de gerektiği yerde olmamasını yargılıyor. Kendisi blok flüte karşı ve ülkemizde sanatın, özellikle çağdaş sanatın gerektiği yerde olmamasını temelde müzik eğitimine bağlıyor.

Çağdaş sanat konusunda Türkiye’de ilklere imza atan sanatçı kapsamlı bir internet sitesine sahip. Çok erişilebilir ve internet sitesini güncelleme konusunda çalışmalar sürdürüyor. Sanatı gereği teknolojinin yakın takipçilerinden olan Helvacıoğlu, hızla ilerleyen teknoloji hakkında şöyle düşünüyor; “Teknolojiyi takip etmek gerekiyor, ama onun kölesi de olmaman lazım.”

Erdem Bey’le internet üzerinden haberleştikten sonra yüz yüze Eminönü’nde The Morning Line projesinde tanıştık. Matthew Ritchie’nin tüm dünyayı dolaşan ve şuanda Eminönü’nde sergilenen çağdaş mimarisine, sipariş üzerine yaptığı bestesinin premieri vardı. Şu sıralar programı çok yoğun olmasına rağmen, bana stüdyosunda vakit ayırmasının yanında, soruları itinayla cevaplamakla kalmadı ve röportajın anısına doğaçlama bir parça kaydetmek istediğimde beni kırmadı.

 

Emre Gerçel: Kısaca geçmişinizden, aile ve eğitiminizin sanatınız üzeri etkisinden bahseder misiniz? Nasıl ses mühendisliği okumaya yöneldiniz?

Erdem Helvacıoğlu: Ben müziğe on bir yaşında başladım. Elektrogitar çaldım, İstanbul’da bir rock grubunda çaldım, on yedi yaşında bir demo albüm çıkardım. Daha fazla performans ve gitar performansı yoğunlukluydu. Zaten o zaman Türkiye’de ekipman almak da zordu, pahalıydı. Bir stüdyo kurma şansı çok daha azdı şimdiyle karşılaştırıldığında. Ondan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümüne girdim. Fasulye filminin müziğini yaptım ve o dönemde ilk ekipman, yavaş yavaş stüdyo oluşturma derken benim ilgim iyice arttı. Zaten o zamanlarda doksanların ortasında trip hopun yükselişi; Bjork, Massive Attack falan derken böyle daha popüler müzik üzerinden bir ses yaratma gibi; bu insanların bu sesleri, prodüksiyonları nasıl yarattığıyla ilgili bir merak uyandı içimde. Zaten daha öncesinde de gitarla ilgili, basit pedallarla yeni sesler yaratma üzerine bir ilgim vardı. Endüstri mühendisliğinden tam mezun olduğum dönemde, 2000 yılında İTÜ MİAM açıldı. Türkiye’de böyle ilk defa böyle bir yer açılınca, ben İngiltere’ye mi Almanya’ya mı, Avustralya’ya mı, yoksa başka bir ülkeye mi gidip ses mühendisliği okusam diye düşündüğüm için çok heyecanlandım. O dönemde benim gibi bir sürü müzisyen de bu heyecanı paylaştı. Böylece ben bu yola girmiş oldum, zaten girdikten sonra da devam etti. Yoksa ben çok ince bir çizgideydim. İşletme masterı yapıp bambaşka bir yola da girebilirdim. Hatta Marmara Üniversitesinin sınavlarına bile girmiştim. İşletme masterı ve İTÜ MİAM gibi bambaşka yolların arasında kalmıştım.

Emre Gerçel: Peki aileniz nasıl bir tutum sergiledi bu konuda?

Erdem Helvacıoğlu: Onlar beni zaten en baştan beri müzik konusunda destekliyorlardı. O dönemde de profesyonel iş yapmaya başladığım için bu yolda ilerlemem için destek aldım. Daha sonra da yurtdışındaki ödüller almam albümler çıkarmam ve uluslararası basının övgüleri bir araya gelince bu iş ailemin de daha fazla hoşuna gitmeye başladı. Hatta benden daha fazla heyecanlanmaya başladılar. Artık basında bir haber çıktığında bana normal gelirken onlar heyecanla bana haber veriyor duruma gelmişlerdi. Bu destek çok iyi bir şey esasında, bazı sanatla alakası olmayan aileler direkt bu tarz konuları kesip atabiliyorlar. Bizde öyle bir şey yoktu.

Emre Gerçel: Genelden özele doğru sormak gerekirse bir yapıtı nasıl sanat olarak; veya bir kişiyi sanatçı olarak nasıl tanımlarsınız? Bir yapıtı nasıl çağdaş müzik yapıtı olarak değerlendirirsiniz?

Erdem Helvacıoğlu: Bir yapıtın eser sayılabilmesi için ilk başta kendine özgü bir fikri olması lazım. Bir fikir, bir konsept olmadan bir yapıtın eser sayılması çok anlamsız olur. Bunun dışında bir beceri olması lazım. Mesela yapıt sesle alakalı bir şey ise, o sesi biçimlendirme, ses mühendisliğini bilme, kaydetmeyi bilme gibi. Mesela dün birlikte dinlediğimiz eser, zaten bir heykeldi ama içindeki ses de aslında bir heykel gibi düşünülebilir, bunda da bir beceri var. Nasıl orda Matthew Ritchie mimarlıkla alakalı bilgisini ve becerisini koymuşsa, sen de sesle alakalı bilgini ve becerini koyuyorsun. Mesela fikir olup beceri olmadığında da sanat olmaz, fikir ile bir zanaatkârlığın, bir becerinin, bir emeğin bir arada olması gerekir bir yapıtın tam olarak sanat eseri sayılması için. Çağdaş müzik eseri dersen, bu tanımlar özellikle son on sene içerisinde çok değişiyor. Mesela yirminci yüzyılın ortasını düşündüğümüz zaman, Stockhousen olsun Xenakis olsun, hep belli fikirler, belli formlar içerir. Özellikle son on senedir, bütün müzik formları birbirlerinin içine geçebilir oldu. Amerika’daki minimal müzik akımlarından başlayabiliriz; west coasttaki besteciler o dönemin pop müziğini klasik müzik içine sokmaları falan gibi. Şu anda da özellikle çağdaş elektronik müzik dediğimiz anda birçok akım içine girebiliyor, ama önemli olan bütün bu akımlardan kendine özgü bir şey yaratabiliyor olmak.

Emre Gerçel: “Benim için yanlış nota yoktur.” ve “Bir katastroftan sonra hayatta kalan sayılı insanların acılarını müziğiyle dindiren bir Şamanı gözümün önüne getirdim.” demeçleriniz beni çok etkiledi, bunlar üzerine biraz konuşabilir miyiz?

Erdem Helvacıoğlu: Bu iki demeç farklı albümlerle alakalı verdiğim demeçler. “Yanlış nota yoktur.” şuradan geliyor; ben özellikle emprovizasyon albümleri de çok yapıyorum. Elliot Sharp’la, Ros Bandt’le, hatta Ros Bandt’le olan Türkiye’de de çıkacak ekim ayında. Yerebatan Sarnıcı’nda konser vermiştik. Kuralım yok benim aslında, belki konuyu buradan bağlayabilirim, yani “şu estetik şöyle olmalı”, veya “şu şekilde çalınmalı”, “bu şekilde yapılmalı” gibi ana kurallarım yok. Zaten ben otoriteyi hiç sevmeyen bir insanım. Her türlü otoritenin de sanata ve insan ruhuna karşı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden o anda notalar nasıl çıktıysa onları tutmak taraftarıyım ben, yani bu bağlamda yanlış nota yoktur, kural yoktur benim için.

Öbür demecim de Altered Realities albümüm hakkında bir demeçtir. O albümüm akustik gitar ve canlı elektronikler üzerine kurulu. Böyle birçok albüm var gitar ve elektroniğin farklı şekillerde kullanıldığı, fakat benim oradaki amacım bütün o klişelerin ya da bilinen şeylerin tam tersini yaparak, bir akustik gitar ve sadece bir laptopla nasıl bir hem melodik, bir yandan da çok çağdaş bütün bu ses dünyasını nasıl birleştirebilirimin hikâyesiydi. Onun için de şöyle bir şey düşünmüştüm; acaba bir katastrof olsa, o katastroftan sonra da şamanist bir müzisyen, bir akustik gitar, bir de o dönemden kalma deme çatma bir laptop olsa, müzisyen bunlarla ne yaratırdı? Hangi dünyayı anlatırdı? Bu çok sert bir dünya mı olurdu, yoksa melankolik bir dünya mı olurdu? Ben de o yüzden çok daha melankolik ve çok daha hem geçmişi, hem bugünü, hem de geleceği anlatan bir dünya çiziyordum. Zaten benim bütün müziklerim de vardır; hem geçmişe referans, hem bugüne, hem geleceğe. Yani öyle bir nokta ki, sen eseri dinlerken zamanın neresinde olduğunun tam farkında değilsindir, hep soru işaretleri yaratan bir müziktir. Bence böylesi daha heyecan verici.

Emre Gerçel: Dünkü eseriniz, özellikle isminin “The Timeless Waves” olması da bu görüşünüzle örtüşüyor.

Erdem Helvacıoğlu: Evet ismi zaten öyle, çünkü esasında zaman bizim için lineer ama esasında tam da lineer değil. Yani o gözümün önüne getirdiğim şamanist gibi, bütün zaman kavramını tek bir noktada birleştirmek benim için heyecan verici.

Emre Gerçel: Türkiye'deki ilk kalıcı ses enstalasyonu size ait. Öncelikle sizin ses enstalasyonu tanımınızı, ardından da Galata'daki enstalasyonun oluşumunu anlatmanızı rica edeceğim.

Erdem Helvacıoğlu: Enstalasyon esasında anlam olarak, bir mekanla iç içe geçmiş, oraya yerleştirilmiş herhangi bir eser manasına gelir. Ses enstalasyonu da bir mimari yapının içerisine yerleştirilmiş ses öğesidir. Bu ses öğesinin nasıl olacağı oradaki besteciye kalmış bir şeydir.

Galata'daki projeyle ilgili de; oranın mimarları benim bağlı olduğum galeri (Galeri NON) ile bağlantıya geçmişlerdi. Mekânın girişinde bir eser düşünüyorlardı. Daha sonra benimle görüştüklerinde bir ses enstalasyonu yapmak ve bunu nasıl yapabileceğimiz üzerinde konuştuk. Ben orda kalıcı olması, sürekli orda olması, mekânla iç içe geçmesi, mekânla iç içe geçerken de günün yirmi dört saatini üçer saatlik eşit parçalara bölerek her üç saatlik bölümde benim hazırladığım ve bilgisayarın rastgele seçtiği eserlerin çalınması fikirlerini sundum. Mesela mekâna sabah altı ile dokuz arasında bir insan girdiği zaman, bilgisayar günün altı ile dokuz saatleri arasındaki havasını, duygusunu anlatan seslerden birisini seçecekti. Seçilen ses otuz saniye çalacaktı, ayrıca binaya başka birisi girdiği zaman artık başka bir ses çalmaya başlayacaktı. Sürekli değişen, kendini yenileyen, fakat bütün günün insan için olan duygusunu ritmini yansıtacaktı. Mesela şuan bizim için günün duygusu nasıl farklıysa, birkaç saat sonra da farklı olacak. Bütün bu duyguları ve ritimleri içerirken, bir yandan kendisini sürekli yenileyen bir eser olmasını planlamıştım.

Emre Gerçel: Dünkü eserden bahsetmişken; Matthew Ritchie’nin eseri çok büyük zaman ve emek sonucu oluşmuş bir eser. Eser hakkında kısa bir görüşünüz, kendi parçanızı oluştururkenki motivasyonunuzu, ve dünden sonra aldığınız geri dönüşleri anlatabilir misiniz?

Erdem Helvacıoğlu: Benim bildiğim kadarıyla mimari üç sene de hazırlanmış. Düşünce oluşturulmasından yapılmasına kadar üç sene sürmüş. Fark ettiysen altıgenler üzerine kurulu ve evreni simgeleyen bir yapısı var. Gerçekten mimari olarak çok heyecan verici ve ses ile de çok uyumlu. Hoparlörleri çok farklı yerlerde. Aşağıda da hoparlörler var, yanımızda kulak seviyemizde de hoparlörler var, çok yukarıda da hoparlörler olması ve altı tane odadan oluşması çok heyecan verici. Altı odada ayrı sesler olabilir, bir ses her yeri çok hızlı bir şekilde dolanabilir, çok fazla ses aynı anda çalıyor olabilir, yani o bakımdan tam bir ses çıkaran obje haline geliyor. Benim düşündüğüm eser de buna bağlantılı. Konferansta bahsettiğim gibi, besteciye bir sipariş verildiği zaman, besteci kendi dünyasındaki sesleri yaratıyor ve sunuyor. İşin özü bu. Fakat ben bu sefer bunu tersine çevirerek ne olabileceğini düşündüm, yani The Morning Line’ a kendi seslerimi sunmak değil de The Morning Line’ı yaşayan bir organizma olarak düşündüm ben, ve yaşayan bu organizma insanlarla nasıl iletişime geçebilir diye düşündüm. Psikoloji kitaplarında olduğu gibi altı tane ana duygu üzerinden ilerlettim eseri. Fark ettiysen kırk beş dakikalık eserin altı bölümündeki sesler birbirinden farklı ve bazen çok sert sesler var bazen çok yumuşak bazense çok coşkulu sesler var. Gerçekten bütün eser içerisinde böyle bir gidişat var. Yani kendi bölümleri içinde bir crescendo var, sonra da büyük bir crescendo var en son bölümde. Ana yapısı bu şekilde eserin.

Emre Gerçel: Dün eserinizi dinlerken, mimari yapıtın içerisinde dolaşırken arkadan orta yaşlı bir amca beni dürttü ve sordu; “Bu nedir?” Ben de kendisine yurtdışından gelen, ülkeleri dolaşan, içinde olduğumuz mimari yapıt için bestecilerimize eserler sipariş edildiğini, ve o bestelerden birini dinlediğimizi söylediğimde bestenizi “kuru gürültü” olarak nitelendirdi. Bu da bana şunu merak ettirdi; bir anlaşılma amacınız var mı? Yurtdışında daha çok anlaşıldığınızı düşündüğüm için özellikle Türkiye’de bir anlaşılma amacınız var mı? Varsa bu amacınız doğrultusunda yürüttüğünüz çalışmalar var mı? Bu sorular da beni şuraya götürdü; yaptığınız müzik türü ülkemizde çok yaygın değil. Çağdaş müziğin Türkiye’de yaygın olmamasını neye bağlıyorsunuz?

Erdem Helvacıoğlu: Bunu birçok şeye bağlayabilirsin. Mesela Türkiye'deki müzik eğitimine bağlayabilirsin. Fransa’ya son bir eser siparişi için gittiğimde orda birçok besteci ile konuştum; orada çocuklara beş-altı yaşlarında hatta anaokulunda oyun olarak elektronik müzikten bahsediyorlar. Böyle bir eğitim var; bir de ülkemizdeki gibi çocuklara blok flüt çaldırılan bir eğitim var. Blok flüt müziği seveni bile müzikten nefret ettirebilecek bir enstrüman. Helvacıoğlu flütleriyle de bir alakam yoktur işin komiği. Yani bakış açısı o kadar farklı ki, o konuştuğun amca da müzisyen olmamasına rağmen böyle bir eğitimden geçmiş olduğunu düşün ne olur? O seslere zaten yatkınlığı olur. İyi veya kötü diye ayırt etmeyebilir, o ayrı bir konu, iyisini anlayabilmek için gerçekten çok senelerce bu müziği dinlemek lazım, ama en azından aşina olur. Aşina olduğu zaman zaten kuru gürültü demez. Ben bu müziğin eğitimini almıştım, ya da konserine gitmiştim der ve yargılamaz. Peki bizde ne oluyor? O amca hem müziği bilmiyor, hem de bizim millet olarak maalesef egomuz biraz yüksek. Bu da orda söylediği sözün enteresanlığını açıklıyor ve Türkiye’deki birçok durumu özetliyor. Yani amca “ben bunu anlamıyorum” diyebilir ve egosu ön planda olmaz. Fakat “kuru gürültü” dediğin zaman, “benim için bir şey ifade etmiyor, o zaman önemli değil” manasına gelir. Yani ego burada var ve birçok şeyin kırılma noktası da bu. Bir Amerikalı bunu demez, hiç anlamasa da “It’s okay.” der çekilir, “ben bunu anlamadım” der o kadar. Orada bir ego yoktur. Senin söylediğin o açıdan da çok önemli, birçok şeyin Türkiye’de yapılamamasının sebebi de bu esasında; birçok bestecinin bir araya gelip bir şey üretememesi, daha genelinden birçok insanın bir araya gelip bir şey üretememesi ve herkesin egosunun çok yüksek olması.

Benimle ilgili kısma gelmek gerekirse de; hayatında ne yapman gerekiyorsa esasında onu yapıyorsun. Ben bunun çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Geldiğim bir yol var ve bu bambaşka, Ros Bandt’le çıkacak olan albüm çok daha melodik bir albüm. Ben şimdi Amerika’ya turneye gideceğim, The Cardigans’ın vokalisti ve kocasıyla beraber pop bir albüm yapacağız. Onu da yapıyorum, bunu da yapıyorum. Dediğim gibi, ruhum özgür olduğu için birçok farklı şey yapıyorum. Buradaki insanlar da bir dönem anlıyor olabilir, bir dönem anlamıyor olabilir, bunların hepsine de ben “It’s okay” diyorum, yapacak bir şey yok çünkü. Dediğim gibi işin çok başına, müzik eğitimine bağlıyorum ben bunu, yani algıyla alakalı bir şey bu tamamen. Sen ne kadar çok dinlersen, ne kadar çok görürsen, o kadar sana normal ve olağan gelir. Eserle ilgili hem bilgin yoksa hem de egon yüksekse besteci bu konuda ne yapabilir ki? Senin besteci olarak görevin, neye inanıyorsan onu üretmek. Gerçek olman lazım, gerçek olmuyorsan zaten yaptığın şey sanat olmaktan çıkar, sahtekârlığı hemen belli olur.

Emre Gerçel: Peki çağdaş müziği ülkemizde yaygınlaştırmak için çalışmalarınız var mı? Çünkü bu müzik türü ülkemizde yaygın ve bilinir olsaydı, siz de uluslararası üne sahip biri olarak zaten ülkemizde de anlaşılıyor olurdunuz.

Erdem Helvacıoğlu: Bu konuda sanatçı olarak yapabileceğin; sürekli üretmek, ürettiklerini sunmak, sunmanın dışında belki workshop vermek, derslerde konuşmak gibi şeyler. Sanatçı olarak bu konuda bir yere kadar yardımcı olabilirsin. Fakat kurumlar, festivaller belki bu konuda daha büyük adımlar atabilir, kültür bakanlığının yapması gereken şeyler var. Sanatçı olarak tek başıma yapabileceğim fazla bir şey olmasa da ben elimden geleni bu şekilde, çok fazla çalışarak, inandığım şeyleri üreterek, sunarak yapmış oluyorum. Mesela geçen hafta Yerebatan Sarnıcı’nda olan konser bence Türkiye için tarihi bir konser esasında. İlk defa Yerebatan Sarnıcı’nda elektro akustik de denilebilecek tınıların olduğu, mekânla birebir örtüşen; çünkü hikayesi tamamen Yerebatan sarnıcından çıkan bir eser. Bence bu tip şeylerin daha fazla olması lazım. Sadece gidip Cemal Reşit Rey’de konser vermek de iyi bir şey ama, aslıda bir yere kadar yardımcı oluyor. Çok farklı mekânlarda, tarihsel mekanlarda çok ilginç projeler yapmak esasında insanları heyecanlandırıyor. The Morning Line da o yüzden heyecan verici. O da Türkiye için çok büyük bir adım. Belki sesle alakalı birçok başka şeyler de oldu, ama bu kadar büyük bir yapının buraya kurulması, hem çok yenilikçi hem de çok heyecan verici. Bu tip şeylerin kesinlikle daha fazla olması lazım.

Emre Gerçel: İnternet siteniz çok kapsamlı, çok erişilebilirsiniz; fakat sık güncellenmiyor benim fark ettiğim kadarıyla. Çağdaş sanatın önemli unsurlarından biri olan internet teknolojisinin sanatınıza katkısı ve sizin için önemi nedir?

Erdem Helvacıoğlu: Şuanda internet sitesinin üzerinde çalışılıyor, tamamen yenileniyor internet sitesi. İnternet kullanımı, erişilebilirlik olarak senin söylediğin gibi myspace'te de varım, facebook'ta da varım, twitter'da da varım. Her şekilde bilgiyi aktarmak, eserleri ulaştırmak için çok iyi bir araç. Albümler amazonda var, itunes'da var, yani isteyen erişebilir. Esasında benim kariyerimi, düşündüğün zaman bütün albümler çıktı, bütün o bağlantılar zaten internet üzerinden email yoluyla yapılıyor. Sadece internet üzerinden alış veriş yaptığımız bir albüm de var İsveçli bir besteciyle. İsveç’te çıktı şuan albüm, dolayısıyla internet o açıdan çok önemli, özellikle de bizim kuşağımız için. Tam olarak cankurtaran bir özelliği de var; internet olmasaydı, Türkiye’de son on senede çağdaş müzikteki, çağdaş sanattaki birçok gelişme de bence olamazdı. Birçok insan kendisi; menajeri veya başka bir yardımcısı olmadan festivallerle kendisi yazışıyor, sergilere kendisi gidiyor, yani internet bu iletişimlerin ana kaynağı haline geldi.

Emre Gerçel: Dünya çapında aldığınız birçok ödül var. Bunların arasında aldığınız en anlamlı ödül hangisi? Vardığınız en tatmin edici nokta nedir?

Erdem Helvacıoğlu: Farklı ödüllerin farklı anlamları var tabi. Hem Altered Realities’in hem Wounded Breath’in en iyi albüm seçilmesi. Brian Eno, David Torn, Radiohead gibi sanatçılarla aynı klasmanda olmak çok heyecan verici. Bir de ilk uluslararası aldığım ödül benim için iyice ateşleyici olmuştu; İtalya da Luigi Russolo adına düzenlenen elektro akustik müzik yarışmasında aldığım ödül. Bu ödül bana “Ben doğru yoldayım galiba” dedirtmişti.

Emre Gerçel: Teknoloji sizin sanatınızın çok temel bir unsuru. 2007’de Santa Cruz’da Looping festival da konserden önce laptopunuzun bozulması ve alışık olmadığınız ekipmanlarla performans yapmak zorunda kalmakla yüzleşmenizden esinlenerek soruyorum; sanatınızda en temel unsurlardan biri olarak teknolojiyi kullanmanın sizin için avantajları ve dezavantajları neler? Teknolojinin dezavantajlarından sizin yaşadığınıza benzer bir örnek de sanatını internet üzerinden yürüten sanatçıların eserlerinin bulunduğu sayfaların açılmaması durumu mesela.

Erdem Helvacıoğlu: Avantajlarından bahsetmek gerekirse; üretimde çok daha farklı tınıları yaratmanı, kendi eserini daha iyi biçimlendirmeni sağlıyor, ama bazı durumlarda senin söylediğin gibi sürprizler de var. Esasında sen bu sürprizlere açık olduğun zaman bu sürprizler de başka bir şeyler yaratıyor. Mesela o festivalde laptop bozuldu, ama senin seslerini yaratabileceğin, biçimlendirebileceğin başka aletler var. Eğer sen onlara da açıksan, enstrümanında zaten iyiysen, belli bir noktaya gelmişsen, o yeni ekipmanlarla bir şeyler yapabilecek kadar özgür ruhluysan başarıyı elde etmekte problem yaşamıyorsun. Mesela laptop artist bana çok saçma bir terim olarak geliyor. Laptop artist nedir? Bugün laptop kullanırsın, yarın sadece synthesizer kullanırsın, belki sadece piyanoyla bir şeyler yapabilirsin. Kendini bu kadar kısıtlamak anlamsız. Mesela başlı başına baktığın zaman, piyano da zaten çok zor bir teknoloji, elektrik gitar kendi başına bir teknoloji. Önemli olan her farklı teknolojiyi “ben nasıl ilginç şekilde kullanabilirim?” diye düşünmek. Böylece ruhun özgür oluyor ve dezavantajları bertaraf etmiş olursun. Bir gün laptop bozulduğunda belki de analog pedallarla bir şey yapman gerekebilir. Mesela The Morning Line’da olan eserin bütün ana öğesi çello gitar ve analog gitar pedalları üzerinden kurulu. Ben özellikle başka sesler elde etmek için belli tınıları reddederek bir seçim yaptım. Bazı şeylere “hayır” dediğin zaman “evet” dediğin şeyler oluşuyor ve bunlardan yeni tınılar elde ediyorsun.

Emre Gerçel: Teknolojinin çok hızlı geliştiği aşikâr, siz de en iyi takipçilerindensiniz. Teknolojiden yakın zamanda bir beklentiniz var mı? Başka bir değişle teknolojide yakında bir gelişme yaşanacaksa sizce bu nasıl bir şey olur? Sanatı ve özel olarak sizin sanatınızı nasıl etkiler? Çok kablolu, büyük synthesizerlardan günümüze kadar ulaşan teknoloji sizce buradan sonra hangi noktaya gelir?

Erdem Helvacıoğlu: Gitar çalarken elinle bir hareket yaptığın zaman; vücudundan, içinden gelen hareketi bir tınıya dönüştürüyorsun. Laptopta sadece küçük el, hatta parmak hareketleriyle sesi biçimlendirmeye çalışıyorsun. Gitar çalarken ruhsal olarak gelen o fizikalite, tam olarak tınıya yansımıyor. Bence bunlar en ana değişecek olan şeyler. Bunun üzerine zaten birçok çalışma var. Vücuda, ellere, parmaklara sensörler çağdaş dansçılarda kullanılıyor. Bu sensörlerin daha çok gelişeceğini, bunların üzerine çalışmaların yoğunlaşacağını düşünüyorum. Ama bir yandan da söylediğin gibi hızlı ilerlemesi sonucu birçok insan da her gün yenilikleri takip edeyim derken tamamen kayboluyor. Böyle birçok arkadaşım var. “Şunu da öğreneyim,” “bunu da yapayım” derken, kendine has bir üretim çıkartamaz hale geliyor, ama birçok sanatçı var ki mesela “ben bu yeniliklerin hepsini reddediyorum” diyor; sadece bir pikap, bir kaç tane de analog pedalla bir şeyler yapıyor. O zaman kendi soundunu yaratmış oluyor. Teknolojiyi takip etmek gerekiyor, ama onun kölesi de olmaman lazım. İşte diğer taraf kölelik oluyor. Sen artık her gün onun için çalışıyorsun, onun için bir şey öğreniyorsun; ama kendinden ne var onu göstermen lazım. Bir sene mesela “kendimi kapatacağım, yeniliklerle ilgilenmeyeceğim, bu aletlerle bir şey yapacağım.” diyebilirsin. Bu bir senenin sonunda da son dönemdeki yeniliklerle ilgili tekrar kendini bilgilendirebilirsin. Bazen durmak bazen ilerlemek gerekiyor bu anlamda, çünkü ancak o zaman ruh kendini yeniliyor. Teknolojinin yeniliklerini başka türlü sindiremezsin.

Emre Gerçel: Son olarak yakın gelecekteki planlarınız, projelerinizden biraz bahseder misiniz?

Erdem Helvacıoğlu: İsveçli besteci Per Boysen ile yaptığımız albüm çıktı, o baya heyecan verici. Onun dışında Şirin Pancaoğlu’yla bir projemiz var. Amerika’da yayınlanacak ve Kasım’da Borusan Çağdaş Müzik Festivali’nde premieri olacak. Ağustosta Amerika’ya turnem var. İki tane albüm prodüktörlük işi var; bir tanesi de New York’ta The Cardigans’ın vokalisti Nina Persson’la. Onun dışında Fransa’da bir residency programı, Belçika’da bir konser ve bir piyanistle albüm çalışması ve Türkiye’de de Ekim’de en sonunda Ros Bandt’le iki sene önce yaptığımız albüm çıkacak Pozitif şirketinden. Bunlar dışında birçok şey daha var çok yoğun bir program, ama güzel bir üretim süreci devam ediyor.




Linkler:
erdemhelvacioglu.com/