Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

ERGİN İNAN (MALATYA, 1943)

Derya Haleblioğlu, Yeditepe Üniversitesi PRP yeruhayne@hotmail.com

“ Sanata manevi bir dünya olarak bakmak lazım, o dünyayı içinizde yaşıyorsunuz; ama kimse bilmiyor. Bunu zaman zaman dışa vurmaya çalışıyorsunuz ”diyen ve 2010 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan Ergin İnan’ı  Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar bölümünün Gravür atölyesinin önünde gelmesini beklerken röportajı yapıp yapmamak arasında kaldım. Hatta hazır kimse atölyenin önünde beklediğimi görmemişken oradan çıkıp gitmeyi aklımdan geçirdim. Çünkü ben bir gazeteci değilim ve ülkemizin en önemli, en değerli sanatçılardan biri olan  Ergin İnan’ın hayatını, aldığı eğitimleri, sergileri, resimlerindeki  coşkuyu, kendisine ait resim tarzını araştırmış olsam da nasıl sorabilirdim ki?

 
Derya Haleblioğlu: Ressam Ergin İnan, resmin aslında kendisi için olduğunun ne zaman farkına vardı? Aileniz bu konuda sizi destekledi mi?
Ergin İnan: Resim benim çocukluğumdan beri içinde olduğum bir şeydi. Çocukluğumdan beri kopamadım ben resimden. Resim bir içgüdüsellikle yapılmıştır bende ve ailede de elbette bunun tesiri vardı. Ben resim yapmaya başladım ve bu alışılagelmiş bir durumdu ailem için. Toprağı bir siluet gibi alır onun üzerine resim yapardım. Diğer çocuklardan da farklı da bir tarafımda vardı. 5 kardeştik biz. Beş kardeşin içerisinde benim farklı bir yönüm vardı: Unutkan, kendi içine dönük olarak duran bir çocuk olarak görüldüm ve öyle büyüdüm. Bana hep o gözle bakıldı. Artık ondan olsa olsa ressam olur diyorlardı kendilerince.
Derya Haleblioğlu: Akademi’ye girmeden önce İstanbul Üniversitesi’nde bir yıl hukuk okumuşsunuz, hukuk fakültesini tercih etmenizi sağlayan sebepler nelerdi ve daha sonra neden bu bölümden ayrılmak istediniz? 
Ergin İnan: O zamanlar şimdiki YÖK sistemine benzer bir test usulü başlamıştı. Birkaç üniversitenin sınavına birden giriyorduk. Ankara’ya gittim ve sınava girdim, daha sonra tercihlerim sırasında puanımın İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni tuttuğunu gördüm, mecburen bu bölümü seçtim.1 yılım boşuna geçmesin diye oraya gittim derslere de gittim; ama sonradan 1 yıl geçtikten sonra güzel sanatlar fakültesine gitmeye karar verdim. Daha sonra okula devam ettim; ama derslerden hiçbir şey anlamadım. Medeni Hukuk derslerine Hıfzı Veldet Velidedeoğlu giriyordu; sadece onun tombul yanaklarını izliyordum, onun resmini yapıyordum defter kenarlarına yani Hukuk Fakültesi’nde hiçbir şey ilgimi çekmedi. 
Derya Haleblioğlu: İlk tablonuzu kimin aldığını hatırlıyor musunuz? Neler hissetmiştiniz?
Ergin İnan: 1968’ de  Türk – Alman Kültür Merkezinde bir sergi yapmıştım ama ondan önce resimlerimi isteyen oldu; ama satmadım çünkü vermek istemedim. Resim satmak istemiyordum. 1967’de hatırlıyorum 3.sınıf öğrencisiydim. Bir sergi yapmıştım alman resim ve heykel müzesinde orada bir hocam vardı o satın almak istedi, fiyatını sordu; ama ben ona istediği resmi hediye ettim. Ben böyle hatırlıyorum ilk resmimin satışı olarak resmim bir hocaya gittiği için de ben kendim hediye ettim zaten, arada öyle resimlerimi hediye ettiğim insanlarda oluyor. Gerçi öyle para da kazanmıyorduk biz  hep aldığım burslarla  yaşıyorduk. 80’lerde ancak resimleri satabilme ortamı olmuştu  ama öyle galerilerde değil. Galeri ortamı daha sonra oluştu.

Derya Haleblioğlu: Genel olarak Ergin İnan’ın resimlerine bakanlar, resimleriniz hakkında az da bilgi sahibi olanlar yaptığınız resmin size ait olduğunu rahatlıkla anlar çünkü resimleriniz kullandığınız böcekler, kabuklular, sürüngenler, kelebekler, gözyaşı damlası gibi varlıkları kullanmaktasınız. Bu varlıkları kullanma fikri nasıl ortaya çıktı?
Ergin İnan: Senin resmini 100 metre  öteden görsem tanırım diyen arkadaşlarım var. Böcekler de böyle bir zenginlik içinde çıkmış olabilir; ama çocukluğumu da anımsıyorum. Toprakla çok haşır neşir olduğum o yıllarda böceklerle çok oynardım. Resimlerime böceklerin girmesi hocam Vedova’ya yazdığım bir mektupla oldu. 1969`da Salzburg Yaz Akademisi'nde Prof. Emilio Vedova`nın yanında resim çalışmaları yapmıştım. O dönemden sonra Türkiye’ye geldim, annemi babamı ziyaret ettim ve hocama bir mektup yazmak istedim; çünkü onunla ilişkilerim çok iyiydi, atölyeye girdiğinde “Turkooo, Bosphorus!” diye bağırırdı. Kendisiyle sıcak bir ilişkimiz vardı. Mektubu yazmaya başladığımda, yazacak bir şey bulamadım, o zaman Almancam ve İngilizcem pek iyi değildi, birkaç sözcük yazdım ve daha sonra da birkaç böcek çizdim. İki sayfalık bu mektup bir başlangıç olmuştu. Vedova bunu müthiş beğendi. Daha sonra kelebekler ve diğer hayvanlar resme geçmeye başladı.  Yazıların resme katılması gene tesadüfen oldu. Bir gün öyle sahaflarda gezerken öyle öbek halinde, yığınlarla kitaplar duruyordu önümde ve hepsine tek tek bakma imkânım vardı. Bende onlara bakarken bir resim canlandı gözümde… Bunu ben çocukluğuma bağlıyorum çünkü evimizin bahçesinde baraka gibi bir yer vardı ve cinci hoca diye birine aitti, eşyalarını da orada tutuyorlardı. Aile de yasaklıyordu oradaki eşyalara dokunmayı çünkü hocanın akrabaları, hocanın eşyalarını gelir de isterler diye. Benim de ilgimi çok çekerlerdi, onlara bakmak isterdim. Yani, böyle birtakım şeyler oluyor ve bu zaman içerisinde bir şekilde yeniden ortaya çıktığında yakalayıp resminize aktarıyorsunuz. Geçmişimizde de birtakım gördüklerimizden  bir hayal dünyası var.
Derya Haleblioğlu: Genellikle insanlar resimlerinize baktığı zaman ‘ressam bunu yapmak istemiş’ yerine sanatçı ‘bu resimde neyi anlatmak istemiş?’ diye sorgulamakta insanlar…
Ergin İnan: Öyle ararsanız aslında hiçbir şey bulamazsınız. ‘Neyi ?’ sorusuna cevap bulmaktan çok ‘neden ?’ sorusu vardır. ‘Neden varız? Niçin varız’ soruları vardır ama o sorulara da cevap bulamazsınız. Kendiliğinden olan şeyler benim resimlerimde bunlar. Böceklerin de ortaya çıkması tesadüfen olduğu gibi bu tarz kolajlarımda da bu unsurlar her zaman ortaya çıkıyor. Arı tefsirinin de ortaya çıkması gene tesadüfle olmuştu. 1990'larda galiba Vakko'nun düzenlediği bir resim sergisinde Fehmi Koru bir tabloma baktı. Bana , "Siz eski Türkçe biliyorsunuz değil mi?" diye sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. "Peki bunu nasıl koydunuz? Buradaki yazıda arı tefsiri var üzerine arı resmi çizmişsiniz..."
Bu ayrıca hiç unutamadığım bir anıdır...
Derya Haleblioğlu: Resimlerinizi nerede yapıyorsunuz, kendinize ait bir atölyeniz mi var?
Ergin İnan: Evet kendime ait bir atölyem var. Evimle beraber bir atölyem var, bahçede bir tane kendime ait bir atölye yaptırdım. Genelde deneysel, büyük çalışmalarımı yapmak için yaptırdım  bir de evimin alt katı olduğu gibi gene benim atölyem.
Derya Haleblioğlu: Peki resimlerinizi yaparken birilerinin sizi izlemesine izin veriyor musunuz?
Ergin İnan: Aslında rahatsız oluyorum biri beni izlerken konsantrasyonumu sağlayamıyorum. Her ne kadar kibarlık göstersem de yapamıyorum resimlerimi.
Derya Haleblioğlu: Sizce Türkiye’de diğer ülkelerde olduğu gibi görsel sanatlar alanında yetişmiş, çok iyi eserler çıkarabilen insanların sayısının çoğalması için yeterli zemin mevcut mu? Bu konuda bizim diğer ülkelerden eksiğimiz neler? Devletimiz sanatın gelişmesi için yeterli desteği sağlıyor mu?
Ergin İnan: Tabi ki diğer ülkelere göre eksiklerimiz var. Türk resimlerinin oluşması için muhakkak bir devlet politikası olması şart. O politikanızı eğer siz değerlendirmezseniz başkaları farklı bir şekilde ortaya çıkartır ve sizin sanatınız başka yere yönlendirilmiş olur. Türk resmine de bakış farklı olur. Nasıl ki ‘Türk’  olmaya, Türk kültürüne farklı bakış açıları varsa, kendi kültürünüzüm tüm özelliklerini yansıtmak için bir politikanız olmalı. Bir siyasetiniz olmadan kendinizi yansıtamazsınız. Kültürde politikaya yardımcı olan bir olay. Bu yüzden sanatın gelişimini bir devlet politikası olarak ele almak lazım. Bu olduğu takdirde bir Türk sanatı gerçek anlamda ortaya çıkar. Bir eksiklik var tabi ki. Bu güne kadar yapılmış politikalarda, geçmişteki çalkantıları da ele alırsak, tabi ki de birçok eksiklik var. O zamanlarda sanata hiç önem gösterilmemiş o konuya yönelmemiştir. Sadece kendi siyasetini yaratma çabasında olan bir ülke olmuştur Türkiye.
Derya Haleblioğlu: Yani Cumhuriyet Dönemi’nde sanata olan destekle zamanla sanata verilen destek arasında çok fark var diyebiliriz…
Ergin İnan: Kesinlikle çok fark var. O zamanda sanatın çok güzel bir başlangıcı vardı; ama zaman içerisinde 60’lardan sonra böyle bir çalkantı dönemi başlıyor… O zamanlarda yapılan desteğin yarısı olsa çok daha iyi olur.
Derya Haleblioğlu: Gregory Petrov :‘ Sanatçı yaşamın ta kendisidir ve başka varlıklara oranla zamanın ruhsal dalgalanmalarını  daha özlü, daha dokunaklı ve daha güçlü duyan kişidir’ demiş. Sanatçı duyarlılığı konusunda siz bize neler söyleyeceksiniz?
Ergin İnan: Aslında sanatçılar hassas oldukları için bu hassasiyetleri düşüncelerine de yansır. Onu tabi ki siz bütün aşamalarda var ederseniz, yaptıklarınıza yayarsanız elbette ki diğer insanlardan farklı şeyler ortaya çıkartırsınız. Sanatçı ne kadar hassas olursa zaten toplumda o şekilde yansır. Gregory bence bu söylemiyle bir gönderme yapmıştır.
Derya Haleblioğlu: 60’larda  herkesi etkileyen bir kavramsal sanat ortaya çıkmış etkisi hala görülmektedir. Ama bir yandan da sanatsal medya (medya sanatı) son zamanlarda kendini göstermektedir. Sizce bu iki sanat arasında nasıl bir ilişki var?
Ergin İnan: Sanat yapmak bir teknolojidir  aslında ve bir araç kullanmak zorundasınız. Geçmişte yapılan gravürler, resimler, baskılar   dijital ortamda sanatın bir aracı olarak kullanılmışlardır. Tabi ki medya bugünkü teknolojiyle seri halinde birçok şeyi ortaya çıkarmaktadır. Bilgisayar teknolojisinin olduğu dijital ortamda hepsi iç içedir. Fotoğraf gene aynı şeye hizmet ediyor. Bienallerde, sergilerde ortaya çıkan şeyler sanatın bir özelliği bence ve bu böyle de devam edecek belli. Gelenekle çağdaş arasındaki bu bağlantı hiçbir zaman kopmayacak ve sürekli birbirinden beslenerek gelişecektir.
Sabahın ilk ders saatinde öğrencileri gelmeden önce başladığımız bu sohbet öğrencilerin yavaş yavaş sınıfa gelip derse hazır olduklarını anlayana kadar devam etti. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım; çünkü ülkemizin en önemli sanatçılarından biri olan Ergin İnan’ın güler yüzlü ve samimi oluşunun etkisi çok büyüktü. Tüm sorularıma büyük bir sabır ve nezaketle cevap verdiği için Ergin İnan’a teşekkürlerimi sunduktan sonra kendisini öğrencileriyle baş başa bıraktım.

 




Linkler:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ergin_%C4%B0nan