Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Gül Ilgaz (İstanbul, 1962)



Alican Hoşser, B.U., alicanhosser@gmail.com

 

Alican Hoşser: Sizden bahsetmemiz gerekirse, sanata olan ilginiz kaç yaşlarında başladı?

Gül Ilgaz: 20’li yaşlarda başladı. Lise son sınıftayken desen derslerine gidiyordum, liseden sonra ise iki senelik çalışma dönemim oldu. Akabinde Fransa’ya dil eğitimi almaya gittim. Orada içinde bulunduğum arkadaş grubu olsun, Fransa’nın sanata açıklığı olsun beni etkiledi ve sanat alanını seçerek resim okumaya karar verdim. Ressam arkadaşlarım da vardı, onların da bana olan etkileriyle, daha doğrusu bende olan bir şeylerin orada açığa çıkmasıyla karar verdim. Güzel sanatlar akademisinin sınavlarına hazırlanıp ve resim bölümüne girdim.

Alican Hoşser: Bu süreçte ailenizin herhangi bir yönlendirmesi oldu mu?

Gül Ilgaz: Hiç yoktu, hatta şaşırdılar. Ama engel de olmadılar.

Alican Hoşser: Genel kanıyı ele alırsak, 20’li yaşlar geç mi sizce?

Gül Ilgaz: Bence değil. İlla harika çocuk olmaya gerek yok, zaten hepimiz ufak yaşlarda resim yapıyoruz. 20’li yaşlarda başlamanın bir sakıncası olduğunu görmedim. Zaten üniversiteye o yaşlarda başlanıyor.

Alican Hoşser: O halde sanata ilginiz gençlik ideali değildi diyebilir miyiz?

Gül Ilgaz: Evet, öyle bir şey yoktu, o zaman yaşayarak bunu keşfettim. İçimdeki isteği orada yaşayarak keşfettim.

Alican Hoşser: Mimar Sinan Üniversitesi’nin ya da oradaki sanat grubunuzun size katkısı ne kadar oldu?

Gül Ilgaz: Resim bölümündeydim ve sürekli sanat anlatılıyordu, konuşuluyordu. Hem Özdemir Altan hem Devrim Erbil atölyesinde bulundum. Daha sonra da Devrim Erbil atölyesinde Şükrü Aysan ile tanıştım. Onunla beraber gençlerden oluşan bir grubun içinde yer aldım, bu Sanat Tanımı Topluluğuydu. Hemen bir 6 sene sürekli çalıştık. Tam bir kavramsal sanat grubuydu. Burada çeşitli okumalar yapılıyordu. Felsefe, dilbilim, mantık, göstergebilim gibi... Yani tam anlamıyla kavramsal sanata ait okumalardı. Daha az üretimde bulunuyorduk ama üretimde çok etkindik. Orada daha analitik bir yapı vardı, akademik resim ve daha sonra kavramsal eğitimden geçtim diyebilirim. 5–6 sene sonra kendi dilini oluşturmayı öğrenmeye başladım. Kendi sözünün daha küçük bir söz de olsa, samimi biçim olması, bunun peşinden gitmeye karar verdim. Bu da 90’lı yılların başına tekabül ediyor.

Alican Hoşser: Aynı zamanda resim öğretmenliği de yapıyor muydunuz?

Gül Ilgaz: Evet, 90’lı yıllarda resim öğretmenliği de yaptım. Bizim o dönemde yaptığımız şeyler galeriler tarafından benimsenen şeyler değildi. Dolayısıyla galeride izleyiciyle buluşamıyorduk. Kendimiz alternatif mekânlarda sergiler açtık. Aileye Mahsustur, Yurttan Sesler ve Yerli Malı gibi işlerdi. Dolayısıyla biz ayakta kalmak için başka bir meslek sahibi olmak zorundaydık. Robert Kolej’de 13 yıl resim öğretmenliği yaptım. O sırada evlendim, çocuğum vardı ve sanata da devam ediyordum. Bütün bunları bir arada nasıl yaptım şimdi şaşırıyorum ama yaptık ve oldu. Başka çaremiz de yoktu. Çünkü sanattan geçimimizi sağlamak o dönem için mümkün değildi, açıkçası çok da umurumuzda değildi.

Alican Hoşser: Çağdaş Sanatın kentli olmayı gerektirdiği söylenebilir mi? Hocalık yapıyorsunuz, entelektüel birikiminiz de var ve bunlar göz önüne alınırsa, bunun bir çeşit kentli “aktivitesi” olduğu söylenebilir mi?

Gül Ilgaz: Şimdi, sanırım kentlerin dışında çağdaş sanat çok anlamlı mıdır, değil midir, bu sorgulanabilir bir şey. Evet, ben burada yaşıyorum ve çağdaş sanat daha çok kentli bir sanat. Bu kırsal kesimden gelen bir insanın yapamayacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Zaten böyle sanatçılarımız da çağdaş sanat için de gayet iyi biçimde yerlerini alıyorlar. Belli bir entelektüel birikim gerekir, sanatı anlamak, sanatı bilmek veya sanat doğası gereği böyle bir şey. Bir şey yapacaksanız eğer o şey hakkında bilgi sahibi olmanız gerekir. Başka disiplinlerle de ilişkisi söz konusu. Bilimden, politikadan veya felsefeden haberdar olmanız gerekiyor. Bunlar nerede mümkünse, kendi zihnini besliyorsan orada olabilmeli.

Alican Hoşser: İstanbullu olmak sizin için ne anlam ifade ediyor ya da bir şey ifade ediyor mu?

Gül Ilgaz: Bir bitkinin büyüdüğü yer gibi. Dağdaysa başka bir bitki oluyor, ovadaysa başka bir bitki, deniz kenarındaysa başka bir bitki oluyor. Yani yaşadığımız coğrafya mutlaka ki bizim var oluşumuzu etkiliyor. Bu bakımdan İstanbul’da yaşamayı seviyorum, her ne kadar son zamanlarda katlanılmaz da olsa. İstanbullu özdeşleştirdiğim şeyler oluyor kendimi. Mesela İstanbul’un ne o ne o, biraz öyle yapısını kendi benliğimde de buluyorum. İstanbul’un da verdiği mücadele var. Daha doğrusu İstanbul’un ve İstanbullu olmanın. Bu şekilde bir özdeşlik buluyorum.

Alican Hoşser: Saf resimden ya da fotoğraftan teknolojik aracıların kullanılmasına geçiş ne zaman oldu?

Gül Ilgaz: Bu dünyada 1917’lerde yaşanmış olan bir şey. Farklı mediumları, yani aracıları kullanmam. Hemen hemen mezun olmamla beraber, değişik aracıları denemeye başladım. Akademi bu konuda hala tutucudur. Ben tam bir kopuş yaşamadım aslında, dereceli olarak gerçekleştirdim. Tuvalde resim kullanıyordum, daha sonra kolaj yaptım. Daha sonra boyayı kaldırdığımda geriye kalanın ne olduğunu sorgulayan boş tuvaller ve onunla ilgili bir sistem kuran bir sergide yer aldım. Daha sonra tuvalin taşıyıcısını kaldırarak, bağımsız kalan tuval bezini kullanmaya başladım. Bu noktada bir temsil olarak resmin kaldırılıp geriye taşıyıcı olarak tuvalin ne anlama geldiği ve onun üç boyutluluğu, gerçekliliğinin sunulmasını irdeleyen işlerim oldu. Birden tuvali bırakıp başka aracılara geçmiş değilim, yani bunu kademeli olarak yaptım. Gene tuval bezinden oluşan mekân yerleştirmelerim oldu. Daha sonra da bu analitik yaklaşımdan uzaklaşıp, daha çok hayatın içinden, hayatın gerçekliğiyle uğraşan çalışmalarım oldu. Bundan sonra çalışmalarımda fotoğraf ve video, bir aracı olarak daha fazla ön plana çıktılar. Kavramsal sanatın sanatı irdeleyen durumundan, hayatı irdeleyen bir anlayışa geçiş yaptım 1990larda.

Alican Hoşser: Saçma bir soru mu bilmiyorum ama fotoğraf mı resim mi, seçmek zorunda kalırsanız?

Gül Ilgaz: Buna bir önem atfetmeye gerek yok. Daha önce yaptığımız üç sergiden bahsetmiştim. Oradaki amacımız, resmi, fotoğrafı ve videoyu da yan yana koymaktı. Yani bir sanatçı derdini pentürle, resimle, boya ile anlatıyorsa ve mevzusu çağdaş ise o da çağdaş sanatın bir parçası olur. Pentürü kullanabilir, videoyu kullanabilir, çünkü bugün bunlar anlatım dili olarak bize verilmiş imkanlardır. Daha doğrusu hangi imkanı, kendi düşüncesini ve hissiyatın aracı olarak uygun buluyorsa sanatçı onu kullanır. Resim şöyledir, pentür böyledir ayrımı yapmaya gerek yok. Akademide okurken de figüratif resim mi, soyut resim mi gibi suni tartışmalar yüzünden öğrenci olarak zarar gördük. Dolayısıyla kendi bakışımızda, bunu eleme amaçlı sergiler yaptık 1990 ların başında.

Alican Hoşser: Sergilerde yer almak sizin için ne ifade ediyor, küratörlerin konumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gül Ilgaz: Günümüzde çok fazla küratörler, bienaller konuşuluyor. Bir çeşit küratörler üzerine veya küratörlük üzerine olan tartışmalar sanatçının yerini aldı. Yani sanatçının, sanatının yerini aldı, yani pek fazla sanat konuşulmuyor. Sanatçılar ne yapıyor, ne söylemek istiyor bunun arkasında ne var değil; daha çok küratörler arası diyaloglar, onlar arası ilişkiler ön plana çıkıyor. Bende bundan bir sanatçı olarak rahatsızlık duyuyorum.

Alican Hoşser: Kumaş, örtü, anne-kız, baba kız ilişkileri; Teknik olarak kumaş ve örtü ya da neden bu konular?

Gül Ilgaz: Aslında ayrı kulvarlar. Örtünün kullanılması, tuval üzerine analitik çalışmalar yaptığım zamanda geriye kumaş kalmıştı. Tuval bezi de bir çeşit kumaştır. Kumaş üzerine bizim akademide ilk senelerde yaptığımız etüdüler, ilk resimle karşılaşmam kumaş etütleri üzerinden olmuştur. Sanat tarihine baktığımız da kumaş önemli bir yer kaplar. Hacmi, ışığı, gölgesi… Belki bu da beni çeken unsurlardan biriydi. Akademik olarak sanata gönderme yapan bir şeydi. Ayrıca kumaş örtüdür, örter fakat bazen göstermek istediğiniz şeyi örterek de gösterebilirsiniz. Yani bir şeyi örtmek aynı zamanda göstermek anlamına da gelir. Bir taraftan perde olarak olsun, örtü olarak olsun kumaşı kullanıyorum ve benim sanatla olan ilişkimde bir çeşit sabit bir nokta olarak görüyorum ama anlatımı da değişiyor. Yaptığım resimlerden birinde yer alan çok yırtık pırtık bir perdenin anlamı başka. Annemin yatak odası enstalasyonunda kullandığım perdenin anlamı başka. Ama bunu bir metafor olarak kullanıyorum.

Alican Hoşser: Anne kıza gelecek olursak?

Gül Ilgaz: Bir çeşit dediğim gibi saf kavramsal sanattan hayata dair olan sanata geçtiğim zaman, yani benim hayatla olan ilişkimde, hepimizin gerçi öyle, en yakın çevresiyle olan ilişkileri ve onlarla yaşadığınız mutluluklar, acılar, problemler, çelişkiler bana gerçeklikmiş gibi geliyor. Benim çevremle olan ilişkimde ilk etapta aile, onun dışında da toplumla olan ilişkimde hissettiğim şeylere güveniyorum diyebilirim. Benim en samimi olduğum yer hislerim, sezgilerim. Çocuğumun, annemin, babamın ben de uyandırdığı duygu... Bir çeşit ortak nokta diğer insanlarla beni buluşturan. Bunları bir tek ben yaşamıyorum tabii, hepimiz yaşıyoruz. Zaten bu sebeple biz seninle iletişim kurabiliyoruz. Bu tür benzerliklerimiz var üç aşağı beş yukarı. Ben neyin peşindeyim, belki samimiyetin peşindeyim. Yani olmadığım bir şeyi veya yaşamadığım bir şeyi anlatmaktan kaçınıyorum. Ve burada söylediğim şey çok basit olabilir, ama gerçektir. Bu benim deneyimlemiş olduğum bir şeydir.

Alican Hoşser: Bu anlamda çağdaş sanatın fazla bireyci olduğuna dair eleştiriler geliyor aklıma, siz de tam tersine bu kişisellikten yola çıkarak diğer insanlarla iletişim kurulabilineceğini mi düşünüyorsunuz?

Gül Ilgaz: Kesinlikle. Ben kendi içimde ne kadar derine gidersem, o noktada seninle buluştuğumu düşünüyorum. O samimiyet noktası var ya işte, o şekilde iletişim kurabileceğimi düşünüyorum. Ama tabi benim her işimle sen ilişki kuramayabilirsin, onu yaşamadın, belki de yaşayacaksın. Aslında evet, bir yanıyla hemfikirim, bazı işler, hatta benim de gördüğüm işlerin birçoğunu çok kapalı buluyorum. Yani belki çok fazla bireyseller ya da çok fazla entelektüeller. Ben kendi içe bakışımı, dışarıyla buluşmak adına önemli tutuyorum. Onun dışında çok anlamı olmaz diye düşünüyorum.

Alican Hoşser: “Kucak”’ta, çocuk havada, anne de yakalamaya çalışıyor. Burada aile öğütücü müdür yoksa ayakta tutan, yakalayan bambaşka bir şey midir?

Gül Ilgaz: İkisi de. Ailelerimiz bir yerde toplumun yansımasıdır. Bize bir şey öğretirler. Öğrenmenin iki yönü vardır, bir şeyi öğrenirsiniz ama aynı zamanda kaybedersiniz. Size iyi gelmeyecek şeyler de öğretilir size. Hayatınızın önemli bir kısmı bununla geçiyor, daha sonra bunları elemek ve bunlarla mücadele etmek de size düşüyor. Onları sorgulamak, onları yenmek, üzerine gitmek gibi bir şey. “Kucak”, benim kızımdan ayrıldığım döneme denk geldi. Orada iki şey var tabii, yani annenin tutabilecek olması fakat ayrıldığınız zaman onu tutamayacağınız endişesi. Bir anne olarak, o düşecek olursa ben onun yanında olamayacam ve tutamayacağım endişesinden çıktı. Aslında orada fırlatıyorum. Fırlatıyorum ve gidiyor ama tutmak da buna dahil. “Düşüş” adını verdiğim çalışmam hem düşmek hem de uçmak gibi. Yani mesela, oradaki şiirsellik öyle bir şey. Doğrudan bir anlamının olmasından çok, değişik okumalara el vermesinden bahsediyorum. “Kucak” da öyle. Annenin kucağına atlayan bir bebek olarak da görülebilir, fırlatılan bir bebek olarak da.

Alican Hoşser: Buradan yola çıkacak olursak, kaybetme korkusu sizin hayatınızda önemli bir yer teşkil ediyor mu? Babamın Terlikleri’ni de hatırlayacak olursak.

Gül Ilgaz: Kaybetme korkusu çok temel bir korkudur, hepimizde olan. Onunla cebelleşiyoruz, zaman zaman kaybetme korkusu sıkça karşıma çıkan bir şey. Evet, belki yenmemiz gereken korkulardan biri de o. Hem sıkışmışlık duygusu, bize de sonsuzluğu özletir. Yani kendinizi sıkışık hissediyorsunuzdur ve rahatlamayı özlersiniz. Belki çoğu işimde hep kaçış noktaları vardır. Bir kapı vardır bloke edilmiş gibi durur ama kaçacak bir yer vardır. “Perde” de o bulutlar sonsuzluk, ama mekânın bir yere açılması ümit gibi de algılanabilir.

Alican Hoşser: Çağdaş sanatın piyasa olan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Doğrudan doğruya hedeflemeseniz de böyle bir noktada insan kaçınılmaz olarak yer alıyor. Ben kimi zaman çağdaş sanatın temelinde piyasanın yattığını düşünüyorum, sizce bu fazla bir görüş mü yoksa işin kaçınılmaz başka bir boyutu mu?

Gül Ilgaz: Meta haline gelen bir şeyde, mutlaka ki piyasanın kuralları işliyor. Hepimiz kuralları belli olan bir dünyaya geliyoruz, bu kuralları da ben oluşturmadım ama böyle işliyor. Şimdiye kadar hep davet aldığım sergilere, katıldım. Bir galeri ile çalışmıyorum, kendi kişisel sergimi de kurumsal bir galeride yaptım. Yani şu ana kadar piyasa ilişkisine girmiş değilim. Ama şu an öyle bir kararın arifesindeyim. Bir galeriyle çalışmak mı çalışmamak mı, bir noktada öyle bir yere geldim ki çalışmam gerektiği hissine kapılıyorum. Tabii ki aynı zamanda, benim yaptıklarım için bir bedel ödenmesini ve koleksiyonlara girmesini arzu ederim. Bir değer görmesi açısından değil sadece, paylaşım açısından da isterim. Ama bu kesinlikle amaç olmamalı diye düşünüyorum. Ben de şu anda dikkatli olmam gerektiği hissindeyim. Dediğim gibi çetrefilli bir durum. Ama evet, bu piyasadır, zorlu bir piyasadır. Bunları görüyorum ve temkinli olmam gerektiğini düşünüyorum bir sanatçı olarak.

Aklıma bir şey geliyor, 1917 yılı hem Bolşevik Devriminin tarihi hem de Duchamp’ın ünlü “Çeşme”sinin. Buradan yola çıkınca da çağdaş sanatın kapitalizmle ilgisinin oldukça yoğun olduğunu düşünüyorum.

Sanatçı uzayda yaşamıyor, bu dünyada yaşıyor. Bu dünyadan aldığı uyaranlarla hareket ediyor. Bu dünyada yaşanan politik olaylarda bazen önden sezerek, öncü şekilde davranabiliyor. Bundan kurtuluş yok. Dünyanın yaşadığının mutlaka ki sanata yansıması söz konusu. Belki de bu yüzden dikkatli olmamız gerektiğine işaret ediyorum. Bundan önce yaşanan entelektüel, bilimsel değişimler olabilir. Öte yandan, bir yerde de sanat bunalım içinde. Sanat da kendi bunalımını yaşıyor. Neyin değerli, neyin değersiz olduğu birbirine karışıyor. Çünkü kolay üretebilir bir aracıya sahibiz. Bir bardağı alıp bir mekâna koyduk mu sanat Bunun arkasını doldurmak önemli olan. İşte burada da küratörlere düşen bunu yapmak. Onları iyi değerlendirmeleri, iyi seçim yapmaları oluyor. Ben gene de derinlik arıyorum işlerde. Yüzeysel olması beni rahatsız ediyor. Piyasaya yönelik, sırf ‘bu gider’ diye yapılması rahatsız edici. Belli bir gerçeklik ve samimiyet arıyorum. Hem kendi yaptığımda hem de bakarken işlere. Geçmiş sanatçılara da ayıp oluyor. Yaratıcı fikirleri var çağdaş sanat içinde, yani çağdaş sanat bugüne çok yaratıcı ve duyarlı insanlar sayesinde gelmiştir. Ama zaman eleyecektir bugün kendi içinde olan samimiyetsiz girişimleri.

Alican Hoşser: Toplumsal eleştiri yaptığını düşünüyor musunuz çağdaş sanatın, yoksa bireyden yola çıkarak bir eleştiriye mi varıyor?

Gül Ilgaz: Yukarıdan bakarak bir toplumsal eleştiri yapacağıma kendi içsel deneyimlerimle ilgili toplumsal bir eleştiride bulunmayı yeğliyorum. Eleştirel olmak birçok sanatçının tercih ettiği yoldur. Ama bütün sanat eserleri de illa eleştirel olacak diye bir şey yoktur. Zihinsel bir yaklaşımda bulunuyorsanız, düşünüyorsanız tabii ki eleştiri olması bunun bir parçası haline geliyor. Ama öncelikli hedefim değil. Bir gerçeklik üzerinden yola çıkmak. Bir gerçek olarak toplumsal eleştiri ya da eleştiride bulunmam gerektiği bir şeyle karşılaşırsam eleştiriyorum işlerimde.




Linkler:
http://gulilgaz.com/