Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2011

Kerem Kurdoğlu 1964/İstanbul

Merve Seber, Yeditepe Üniversitesi PRP, merveseber@gmail.com

Tiyatro oyunları yıllarca sahnelenen bir oyuncu ve yönetmen. Bunların yanı sıra Türkiye’nin ilk 3D animatörlerinden ayrıca bir çok reklam filmi ve uzun metrajlı filmin yönetmenliğinin yanı sıra görsel efekt süpervizörlüğünü ve teknik danışmanlığını da yaptı.

Merve Seber: Kerem bey bir çok alanda başarılı çalışmalarınız var bunların içinden bize öncelikle ilk yaptığınız meslek olan tiyatro hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Kerem Kurdoğlu: Lisede başladım, sınıfta bir sunum sırasında bir canlandırma yapmıştım . birleri de ne iyi yapıyorsun diye söyleyince bu insan için gençlikte önemli oluyoru ve tiyatro kulübne girdim lise 1 de. Robert kolejde de çok güçlüydü tiyatro kulübü, insan rolüyle göze çarpınca takdir edildikçe ilgi gittikçe artıyor


M.S: Bu konuda ailenizden bir destek gördünüz mü ?
K.K: Ailemde hiç tiyatrocu yok. Tiyatroculuk fikri çok büyük bir destek ve teşvik almadı ama engel de olmadılar sadece dikkatli olmamı tiyatrodan para kazanmanın daha zor olabileceği şeklinde bir uyarı yaptılar sadece. Ben tiyatro yapmak için bulduğum yolla onları da rahatlattım. Ben bir konservatuara ve sanat eğitimine pek inanmıyordum. Robert kolejindeyken, Boğaziçi kolejinden birileri gelip bizi çalıştırmıştı ve orada da tiyatro kolunun çok güçlü olduğunu biliyorduk. Geleneksel tutucu tiyatro çevrelerinin değil daha deneysel daha politik ve yeniliklere açık bir tiyatro kulubünün olduğunu bildiğim için ben liseden sonra orada tiyatro yapma yolunu seçtim. Bunda bir etki daha oldu o zaman herkes olduğu gibi ben de solcuydum tabi, ve bilirsiniz Marksist teoride son tahlilde belirleyici ekonomidir diye bir cümle vardır önemli bir cümledir. İyi bir tiyatrocunun dünyayı toplumu tarihi iyi anlaması gerektiği ve bunun içinde ekonomi eğitiminin çok işe yarayacağını düşünmüştüm o zamanlar. Bir taşla birkaç kuş hem ekonomi okuyup tiyatro kişiliğime bir teorik altyapı kazandırmak hem ailemi rahat ettirmek hem bir B planı olması hayatımda gibi çeşitli sebeplerden Boğaziçi tiyatro kulübünde tiyatro yapmaya ve entelektüel altyapımı da ekonomi okuyarak kurmaya karar verdim. Ekonomiyi hiçbir para kazanacağım meslek olarak hiç düşünmemiştim, ondan sonra da hiç düşünmedim. Bir sürü insana göre ben lanet okuya okuya ekonomi okumadım. Ben ekonomiyi hep çok severek ve iyi ki ekonomi seçmişim diyerek okudum. Ekonomiyi bir disiplin olarak hala çok seviyorum ve onun bana çok şey kazandırdığını düşünüyorum. Genellikle yaygın kanının aksine hesap kitap yapmak değil ne olacak bu dünyanın hali cümlesinin bilimselleştirilmiş halidir. Onun için ben yazar olarak yönetmen olarak hayata dair kararlar verirken ekonomide okuduğum bir sürü şeyin prensiplerini hala çok kullanıyorum


M.S: Sizce komple bir Tiyatrocu nasıl olmalı? sadece bir oyuncu mu ya da sadece bir yönetmen mi?
K.K: Ben yönetmenliği seçtim, bir noktada daha iyi yönetmenlik yapmak uğruna oyunculuktan vazgeçmeyi seçtim. Çünkü bir prova esnasında oyuncular prova yaparken karşıdan bakıp ayrıntılar üzerinde düşünmek o zamanı bulabilmek çok önemli oluyor yönetmenlikte. Aynı zamanda sahne üstündeyseniz ister istemez o vakti çok bulamıyorsanız, sakin sakin bir sahneyi karşınıza alıp düşünmeyle içinde aynı zamanda kendi oyunculuğunuzla düşünmek aynı şey değil ama oyunculuk çok zevkli bir şey. Ben hala sahnede sinek görsem kıskanırım hala biri bana rol verse de oynasam diye düşünürüm. Tabi ona da bir vakit ayırmak lazım. Benim çift kariyerim var bir yandan görsel efekt animasyon post prodüksiyon konusunda uzmanlardan biri sayılıyorum bu ülkede bir yandan da kendi sevdiğim tiyatro inşallah yakında da sinema projeleri yapıyorum ama benim hayatımın modelinde kendi projelerimden para kazanmak yok öyle bir şey olmadı, dolayısıyla post prodüksiyon tarafına ihtiyacım var. Dolayısıyla bu formül içinde oyunculuktan aldığım zevk vazgeçilmez oluyor. Büyük miras kalsa hiç para kazanma derdim olmasa yine kendi projelerimi oynamaya ön plana koyar ve kendime küçük roller verirdim


M.S: GORA Türkiye açısından görsel efektler olarak büyük bir ilkti fakat komedi filmi olması nedeniyle belki de bu yönü çok konuşulmadı mı ?
K.K:Göz ardı edilmedi aslında, hala ne iş yapıyorsun diye sıradan birine söylediğine goranın görsel efektlerini biz yaptık dediğinizde en sıradan insana bile bir şey ifade ediyor.


M.S: Sizce ülkemizde istenirse görsel efekt kalitesi yüksek eserler yapılabilir mi?
K.K:Bu dediğiniz şey sistem altyapısından çok genel filmin bütçesiyle ilgili bir şey. Yani görsel efekt altyapısı ve yeteneklerin durumu dünyayla eşdeğer. Şu anda bizde çalışan senior compotising artist denen sanatçılarla dünyada gördüğümüz o muhteşem filmlerle yetenekleri aynı. Ama onlar o filmden onların 200 tanesini kullanıyorlar ve o rakamları da kendi ülkesinde bulamıyorlar hatta filmlerin jeneriklerinin sonunda Türk ismi de görebiliyorsunuz. Bu bir bütçe meselesi. Bir türk filmi maksimum 4 milyon seyirci yapıyor. Bu 8-10 milyon para kazanması demek. O tür filmlerin bütçesine baktığınızda maliyeti 100-200 milyon dolarlar civarında. Şimdi en çok iş yapan türk filmi 10-15 milyon kazanıyorsa bunu yapamazsınız ama bu yetenekle ilgili bir şey değil bütçe meselesi. O yetenekte insanlar var yapımcılar var. Yaptığınız bir film bütün dünyada aynı anda 5000 kopyayla vizyona girebiliyorsa o zaman o parayı çıkarma ihitmaliniz var ama sadece türkiyede seyrediliyorsa bu imkan yok. Ama bu sadece bizim derdimiz değil dünyaya film satamayan her ülkenin derdi. Türkiye film bakımından çok şanslı avrupada Fransa ve Rusya dışında kendi sinemasını izleyen 3.ülkeyiz onun dışında herkes Amerikan sineması izliyor. Bizim gişe hasılat sinemasına baktığınız zaman türk filmleri hem birinci. Yabancı dağıtım şirketleri bile burada türk filmine sahip olmak istiyor. En iyi Amerikan filmleri bile türk filmlerinin önüne geçemiyor. Türkiye’de yıllardır sezon birincileri hep türk filmleri en azından yerli piyasada kendi filmlerini izleyen bir kitle var.  Bu bir ülke sineması için büyük avantaj zaten son yıllarda bu kadar çok film yapılıyor olması ve sinema sanatının gözle görülür bir kalite artışına ve yelpaze genişlemesine sahip olmasının nedeni de bu sonuçta. Ben çok iyimserim türk sineması konusunda. Tabi ki bu yelpaze içinde kalitesiz bir sürü de film oluyor ama bu hayatın gerçeği Amerikan sinemasına baktığımızda da biz iyi filmleri hatırlıyoruz ama çok kötü filmler de var tabi onlar üretilecek ki arada iyi filmler de çıksın.


M.S: Ülkemizin ilk 3D animatörlerindensiniz, son yıllarda sinema sektöründe popülerleşen  3D teknolojisi sizce yakın gelecekte evimizde izlediğimiz televizyonların standart bir özelliği olacak mı?
K.K: Şimdi çok iddialı ve riskli bir şey söyleyeceğim bence hiçbir zaman popüler olmayacak fakat eskiden televizyona ilk çıktığında da bunun geçici bir heves olduğu söylenmiş. Ben şahsen kocaman bir duvarda bir resme bakmanın 2 boyutlu görüntünün çok kendine özgü bir estetik büyüsü ve çekiciliği olduğunu düşünüyorum gözlükle 3d bir film izlerken bunu hissedemiyorum. Belki bütün bu gözlüklerden arınınca gerçekten o dünyadayamışız gibi hale gelince o teknoloji ne olacak bilmiyorum ama şu haliyle ben çok istisnai yapımlar dışında 3D versiyonu tercih etmem bir filmde. Gözlüksüz içinde bulunduğum mekanı hissederek izlemeyi tercih ederim. 3D illüzyonunun bende kırdığı bir şey var hoşuma gitmeyen bir şey, normal bir hikayeyi o kadar teknolojik bir şeyle izlemekten hoşlanmıyorum. Bir aşk sahnesinin veridiği duyguya ve hikayeye konsantre olan estetik kırılıyor başka bir şey öne geçiyor benim hoşuma gitmiyro çok önemli bir pazarlama başarısı olacağını da sanmıyorum. Daha çok videogame gibi kendine özgü bir pazarı olacak diye düşünüyorum. İnsanlar iki ayrı kategori olarak değerlendirecek gibi geliyor bana.

M.S: Medya ve sanat alanlarında çalıştığınız için ülkemizde bu ikisini bir araya getirip daha büyük kitlelere sanatı sevdirebilir miyiz ?
K.K: Kullanılıyor zaten, şöyle bir şey var bir prodüksiyon büyüdüğü zaman seyircisini buluyor. Çok nadir olarak bazen entelektüel üretimleri de show dünyasının içinde satabiliyorsunuz bu ama nadir olan bir şey. Küçük ölçekli tiyatronun avantajı ise büyük risklere girmeden istediğinizi yapabilmenizdir ve bu çok kıymetli bir şeydir. Bizimde yıllarca Kumpanya da yaptığımız budur. Ticari risklere girmeden hem siyasi olarak hem estetik olarak istediğimiz her şeyi yaptık bunu büyük bir prodüksiyonda elde edemezseniz. Bunu kendiniz bile kontrol etmeye kalksanız bir milyon dolar yatırsanız o zaman orada yaptığınız bir sahnenin bu sahne benden seyirci götürür mü diye ister istemez düşünmeye başlarsınız. Örnek olarak genel eğilime, ideolojiye aykırı bir sahne yaparken aile seyircisini kaybettik bir düşünce akla gelebilir. Büyük ölçekli prodüksiyonların genel ideolojiye aykırı düşmemek gibi bir kuralı olmak zorunda o olmazsa o ticari başarıya ulaşamaz. Dolayısıyla ben küçük ölçekli ve az seyircili tiyartronun varlık sebebine inanıyorum ve biz o tiyatroyu yaparken hiçbir zaman neden büyük salonlara oynamıyoruz demedik. Onun neyin bedeli olduğuınu hangi özgürlüğe karşı olduğunu fark ettik. Ben tiyatrodaki yakınmanın yersiz olduğunu düşünüyorum. Bazı şeyler yalnız ufak ölçekli olarak cesaret edilebilir ama bazı istisnalar da olmuştur bunu becerebilen. Deneysel ya da politik tiyatronun yakalamaya çalıştığı bu olabilir ama her yapılan işte bu yakalanamayabilir. Öyle bir prodüksiyon yapıyımki hem ideolojileri algıları zorlasın hem de hasılat rekorları kırsın bu 5-10 yılda yakalanabilir bir şeydir ama yaygın değildir. Onun dışında az seyirci tarafından izlenen küçük ölçekli tiyatronun kıymeti de bilinmeli


M.S: Çalıştığınız bir çok setörde başarılı projelere imza attınız, bunları yaparken ne gibi PR çalışmaları kullandınız bize bunlardan bahsdebilir misiniz ?
K.K: Küçük ölçekli bağımsız tiyatro kulvarındaki PR aktivitemizi söyleyiym. Ben o konuda becerikli bulunan bir insanımdır. Kendi çevremizce eldeki dar olanakları iyi kullanıp yaptığımız işi seyirciyle buluşturmak konusunda becerikli bulunuyorum. Dikkat ettiğim birkaç şey var o da kendimi seyirci yerine koyup ben basında nasıl bir fotoğraf görüp nasıl bir şey okursam tiyatroya gitmek isterim olayına çok dikkat ederim. Çünkü bu küçük ölçekli özgür tiyatronun dikkat etmediği çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Kendi hayatla ilgili düşüncelerine fazla değer vermiş fazla ciddiye alınmış mesela benim canım küfür etmek istiyor insanlardan nefret ediyorum onu söyleyeceğim bir oyun yapıcam peki niye insan gelsin  ben sana küfür edeceğim desen gelmez kimse ama sen hayatla ilgili biröfkeni son derece sıkıcı hiçbir seyirliği olmayan ama sence çok kıymetli bir şekilde bir buçuk saat sahneledğin zaman insanlar ona gelmez. Dolayısıyla mesele ne söylemek istediğinden çok onu insanların izlemek istediği şekilde söylemek. Bir bu ilkeyi hiç unutmamak gerekiyor. Bunu iyi bir görselle ve insanları çağırabilecek yaptığı işi özetleyebilecek iki üç cümleyle bir anda bakılabilir ve anlaşılabilir hale getirmek gerekiyor. Basına da dağıtılırken o üç cümleye önem verilmesi gerekiyor. Ben bir çok oyunumu yazarken o üç cümleyi düşünerek yazıyorum yani bu oyun nedir ben gazetede bu oyunun haberini ne olarak okuruma cevap veriyorum sonra oyunu yazıyorum ve bunun çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum buna literatürde satış sinopsisi deniyor ama bu amaçla kullanan çok az ben bunun aynı zamanda bir şeyin dışarıdan göze çarpacak özünü çok iyi saptadığımı düşünüyorum ve satış sinopsisi ile başlıyorum bir şey üstünde çalışmaya. Bir de basına verdiğiniz görselde siyah fon kullanılmayacak bu figür bana o sıkıldığımız tiyatro çağrışımı yapıyor. Beyaz ya da aydınlık bir fonda tiyatro gibi görünmeyen estetik aydınlık bir sahne görüntüsü daha çok çağdaş dansta alışık olduğumuz daha çağdaş bir yaklaşım da çok önemli. Basına verdiğiniz fotoğrafın ne anlattığı da çok önemli. Bunlardan sonra da elinizdeki parasız olanakları nasıl kullanabileceğiniz hangi zamanlamaya geçebileceğinizi seyirci gözüyle iyi hesaplamak gerekiyor. Ben mesela son garaj istanbulda “stanbulda dava”yı yaparken şöyle bir tanıtım örgütledim çok da başarılı oldu ve birden seyircide bir artış oldu. Seyricilere ben anket dağıtıyorum mümkünse anketi bizzat verip lütfen oyundan sonra vakit ayırın bizim için çok önemli diyordum. Bir kurumun mail yollamasıyla oyun yönetmeninin bizzat ve lütfen benim için bu vakti ayırın demesinin geri dönüş oranını anlatamam size. Mesela bu anketleri bileti verirken o anketi de verebiliriz ama bunu yapmıyoruz. Önce içeri girecekler sonra yönetmen sadece ona ayrılmış bir vakit olarak seyirciye gidecek anlatacak ve rica edecek bunlar çok önemli. Anket herkes dağıtır ama çoğusu  geri dönmez. Bu şekilde yapıldığı zaman geri dönüş çok yüksek oluyor. Ankette çok önemli bir şey beğenip beğenmemeyle ilgili soru sormam izleme deneyimiyle ilgili soru sorarım. Bu oyunun onlara neler düşündürdüğünü sorarım. Sonra da bu oyunun tanıtımına katkıda bulunmak ister misiniz dedim ve isterseniz lütfen e mail adresinizi ve telefonunuz yazın dedim ve evet diyen herkesi bizzat aradım. Onlara, bir arkadaşınızın arkadaşlarına geçen gün şöyle bir oyun izledim diye yazdığı bir email var ben size onu yollayacağım siz istediğiniz gibi düzenleyin ve tanıdığınız 50 kişiye bunu yollarsanız bize yapabileceğiniz en güzel tanıtımı yapmış olursunuz dedim. Böyle bir seyirci tanıtım zinciri yaptım ve nasıl etkili olduğunu size anlatamam. Benim bizzat arıyor olmam da çok önemliydi. Seyirciyi takımın bir parçası yaptık. Garaj hep iyi oyunlar sergileyen ama seyircisi çok olmayan bir yer ama Dava birden dörtte üç kapasiteyle oynayan bir oyun haline geldi ve afişi bile yoktur mesela hiçbir reklam olmadan böyle yaptık tanıtımını. Böyle bir tanıtıma ve geri dönüşüme para da yetmez. Bağımsız sanat bu tür yaratıcı şeyler bulmak durumunda tanıtımı da bağımsız olmalı. Mesela duraklardaki afişlerde bazı şeylerin tanıtımı yapılıyor sponsorlukları oluyor fakat seyirciye direkt yansımıyor insanlar görüyor bu algıyı yaratıyor ama buraya gel çağrısı vermiyor. Bizim giriştiğimiz email zinciri direkt call to action yani bir arkadaşın sana geçen gün şuna gittim sen de git der gibi oluyor. Bu konuda uyarılarımızda oldu lütfen aynı maili birden çok kişiye yollamayın yapabiliyorsanız herkese kişiye özel yollayın diyoruz. Ben mesela hiçbir mailimi toplu olarak yollamam hep tek tek yollarım. Bin kişiye yollanan bir mail gibi gözükmemeli. Maillerde html de asla kullanılmamalı metin olarak kullanılmalı. Sonuçta oyununuzu tanıtıyorsunuz buna mesai vermek gerekiyor. Email zamanı yokken kumpanyada tek tek her seyircimize yeni oyunumuz başlıyor diye mektup yolluyorduk. Html ve seri email le yapılan tanıtımlar tamamen ters tepiyor görünmez haline geliyor çünkü her hafta gelen maillerden biri haline geliyor. Bunun için az ve öz mümkün olduğunca kişisel ve bir aksiyona çağıran e mail atmak gerekiyor. Çok net olarak söyleyeyim her gün 100 email alıyorum ve bir emaiii silip silmeme kararı maksimum 5 saniye sürüyor. Ya başlığa bakıp veriyorum ya da ilk iki cümleye bakıp veriyorum bu kararı. İlk iki cümlenin önemini bilmek lazım. Burada tek ilke var ben PR okumadım, tiyatro yönetirken de kullandığım ilkeyi kullanıyorum kendimi seyircinin yerine koyuyorum kendi söylemek istediğimle kafamı meşgul etmiyorum ben böyle bir şey izlesem ne hissedirim diye düşünüyorum. Tanıtımda da bunu yapıyorum ben sıradan bir insanım bana hiç tanımadığım birinden bir mail gelse ne yaparım diye düşünüyorum. O maile dikkat eder miyim veya afişini görsem dikkat eder miyim. Afiş mesela ilk bakışta kaliteli ve çağdaş olmalı ve bilgiyi hemen iletebilmeli onun ne afişi olduğunu üç saniye içinde algılayamıyorsan doğru bilgi akışı yok demektir. Bir çok çağdaş gösteri alanında afişe dikkat ederseniz bu bilgiye ulaşmak çok zor onlarda, çok vakit harcamak lazım bunlar önemli şeyler.




Linkler:
http://www.keremkurdoglu.com/