Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Özlem Günyol (Ankara, 1977)


Pınar Sözer, B.U. Siyaset Bilimi, pinarsozer@yahoo.com

Özlem Günyol doğduğu ve eğitim gördüğü şehir olan Ankara’ya benzettiği Frankfurt’ta yaşıyor ve calışmalarını Frankfurt’ta çoğunlukla Mustafa Kunt ile beraber yürütüyor. Özlem Günyol yurtdışında yaşadığı için kendisi ile elektronik posta üzerinden bir röportaj yaptım. Özlem Günyol için anlam da, onu biçimleyen teknik de eşit değerde önem taşıyor. Kimlik, aidiyet, dil, temsil, ulus olma fikri gibi temaları calışmaların özelliklerine göre video, desen, klasik heykel formu ya da enstelasyon gibi çeşitli değişik teknikler ile biçimlendirmeyi tercih ediyor. Heykel ve enstalasyonun bir arada kullanılması fikir olarak Micheal Rees’in dijital heykellerini anımsatsa da, heykel formunun dijital ortam yerine fiziksel olarak ortaya konmuş olması Rees’ten büyük bir ayrım noktası göstermektedir. Formları her zaman aynı anda iç içe kullanmak yerine, Özlem Günyol zaman zaman bu formları entegre etmiş; ama zaman zaman da sadece bir heykel ya da enstalasyon kullanmıştır.

Pınar Sözer: Bazı sanatçılar ve eleştirmenler fotoğrafın keşfiyle beraber resmin, sonrasında da video ile beraber fotoğrafın devrinin kapandığını düşünüyorlar. Sizin bakış açınıza göre dijital medya da sanatı kökten değiştiren bir etken oldu mu? Eğer öyle ise, dijital medya, sanatı ve özellikle sizin sanata bakış açınızı ne tür şekillerde yeniden tanımlıyor?

Özlem Günyol: Fotoğrafın keşfiyle resmin, video ile de fotoğrafın devrinin kapandığını düşünmüyorum. Bu disiplinler halen kullanılmaya devam ediyor. Tam tersine klasik anlamda kullanımlarının yanında, kendilerine yeni kullanım alanları oluşturdular. Dijital medya günlük hayatı nasıl değiştirdiyse, sanat üretiminde de yeni ifade alanları açmıştır diye düşünüyorum.

Pınar Sözer: Sizin “yeni medya sanatı” üzerine çalışmalarınız ne zaman, nasıl bir yönelim ya da kararla başladı?

Özlem Günyol: Biz calışmalarımızı, fikrin kendini en iyi şekilde ifade ettiğini düşündüğümüz malzemeyle biçimlendiriyoruz. Bu video, desen, klasik bir heykel formu ya da enstelasyon olabiliyor. Bu açıdan “yeni medya sanatı” üzerine çalıştığımızı söylemek doğru olmaz.

Pınar Sözer: Sanat Dünyamız’ın 112. sayısında yayımlanan yazısında Didem Yazıcı, Mustafa Kunt ile ortak çalışmalarınızın 2003’teki bir grup sergisine, anlık bir diyalog sonrasında ortak bir çalışma ile katılmanızla başladığını yazıyor. Kollektif çalışma sürecinizi başlatan bu diyalog ve ilk kolektif projenizde sizi bir araya getiren ne oldu? İlerleyen zamanlarda beraber yarattığınız bu çalışmalarınız size, yaratıcılığınıza ve sanatınıza ne gibi etkileri oldu? Ortak çalışma yürütmek zaman zaman kısıtlayıcı etkileri beraberinde getiriyor mu?

Özlem Günyol: Mustafa Kunt ile 11 yıllık bir tanışıklığımız var. Bu süre, ürettiğimiz sanat işlerini sürekli tartışarak geçti. 2003 yılında gerçekleştirdiğimiz ilk ortak projemizi, aynı zamanda Frankfurt’ta gerçekleştirdiğimiz ilk kişisel sergimiz için yaptık. Proje, mekan üzerine tartışırken son derece spontane bir şekilde beraber fikir üretmemiz sonucunda oluştu. Sonrasında 2005 yılına kadar başka kollektif calışmamız olmadı.
2005 senesinde Frankfurt, Städelschule’nin Kosova’yla ortaklaşa gerçekleştirdiği Academy Remix Projesi, bize yeniden ortaklaşa düşünüp tartışabileceğimiz bir zemin oluşturdu. Bu dönemden sonra giderek artan bir şekilde birbirimizin projeleri üzerine fikir üretip tartışmaya başladık. Bu durum bir süre sonra ne tamamen Mustafa’ya ne de tamamen bana ait olan işlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Yani, uzunca bir süre içerisinde kendiliğinden oluşan bir durum bizim kollektif iş üretimimiz. Beraber üretim bize kısıtlamadan çok yeni bakış açıları kazandırdı. Tabi bunda birbirimizle hiçbir sınır olmadan rahat bir şekilde tartışabilmemizin de büyük bir payı var.

Pınar Sözer: Çalışmalarınızda milliyetçilik, kültürel çeşitlilik, kimlik oluşturma süreçleri gibi temalar dikkat çekiyor. Bu temalar üzerine eğilmenizin arkasındaki temel faktörler neler?

Özlem Günyol: Çalışmalarımızda kimlik, aidiyet, dil, temsil, ulus olma fikri gibi temalar üzerine çalışıyoruz. Bu temalar üzerine çalışmamızın sebebi ise toplumsal hayatta bireyin bu çerçeveler üzerinden tanımlanması.

Pınar Sözer: Mustafa Kunt ile beraber yürüttüğünüz “Be-cause” çalışmanızda bireysel, sosyal ve kültürel kimlik oluşum süreçlerinin çerçevelerini sorguluyorsunuz. Bu sorgulayıştan yola çıkarak kimlik ve kültür politikasının çalışmalarınızda etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Eğer öyle ise, siz bu düşüncelerin neresinde duruyorsunuz ve bu düşüncelerinizi çalışmalarınıza nasıl yansıtıyorsunuz?

Özlem Günyol: Be-cause kişisel sergimizin ismiydi. Bu sergide, hem bireysel, sosyal ve kültürel kimlik oluşum süreçleri üzerine, hem de dil, semboller, medya üzerinden iletilen bilgi üzerine yaptığımız birçok çalışmamız vardı. Çalışmalarımızı üretirken, güncel politikalara ya da güncel sosyal sorulara eleştirel bir şekilde yaklaşıyoruz. Çalışmalarımızda sorguladığımız temalar, tabiki bizim yaşantımızda tanık olduğumuz gerçeklikler üzerinden oluşuyor. Yani bir anlamıyla lokal bir yapısı var. Fakat biz işlerimizi üretirken sadece belirli bir coğrafyada anlaşılabilecek söylemler oluşturmak yerine her yerde anlaşılabilecek söylemler oluşturmaya çalışıyoruz. Aidiyet, temsil, kimlik gibi meseleleri sorgularken, bunu Almanya, Türkiye üzerinden ya da başka bir coğrafyayı referans vererek yapmıyoruz.

Pınar Sözer: Yine Mustafa Kunt ile gerçekleştirdiğiniz Flag-s adlı baskı-resim çalışmanızda ve Flagpole adlı performatif projenizde ‘bayrak’ objesi nesnelleştirilerek ideolojik anlamından soyutlanıyor ve bu yolla beraberinde getirdiği milliyetçi ideoloji de sorgulanmış oluyor. Bu çalışmaların fikirleri nasıl doğdu, hangi süreçlerden etkilenerek ortaya çıktı? Sizce, özellikle Flagpole adlı çalışmanız, politik aktivist bir sanat hareketi olarak adlandırılabilir mi?

Özlem Günyol: Bayrak işinde, bizim bayrağa yaptığımız müdahale, dünyadaki bütün bayrakları üst üste basarak, “bayrak” kavramını hiçleştirmek, yok etmekti. Tabi bunu resimsel bir yolla görselleştirerek soyut bir ifade yolunu seçiyoruz. Aynı şekilde Flagpole’de de bayrak direğini klasik bir heykel formuna dönüştürüyoruz. Böylece flag-s işi de, flagpole projesi de hem ulus olma, temsil, aidiyet fikirlerini dönüştürüyor, hem de resim ve heykel gibi sanat disiplinlerinden beslenerek, sanat tarihine göndermelerde bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında Flagpole performansının kamusal alanda ve Almanya’nın ilk parlamentosunun önünde gerçekleşmesi işi politik aktivist bir hareket gibi gösterse de performans sırasında bayrak direğine yapılan müdahalenin şekli ve sonunda klasik bir heykel haline sokulması sanatın bir anlamda “yapay” olmasına vurgu yapıyor. Bu çalışmaları oluşturan fikirler zaten üzerine çalıştığımız aidiyet, ulus olmak, temsil gibi konulardan besleniyor.

Pınar Sözer: Zeki Demirkubuz’un İtiraf filmindeki ayrılık sahnesini yepyeni bir perspektifle yorumluyorsunuz. İtiraf filmi, özellikle de ayrılık sahnesi, size nasıl bir ilham verdi? Orijinal sahneden farklı olarak çalışmanızda kamerayı kapının eşiğinde sabitliyorsunuz. Kamera kullanımındaki seçiminizin sebebi seyirciyi sahnenin içerisine günlük hayattan bir an yaşıyormuş gibi dahil etmek mi, yoksa başka sebepler mi?

Özlem Günyol: Section 1 videosunda, Zeki Demizkubuz’un İtiraf adlı filminde bir restoranda geçen diyalogu orjinal filmdekinden farklı olarak kendi evimizin mutfağında seslendirdik. Burada kameranın kapı aralığından çekim yapmasının nedeni, izleyicide mahrem bir ana tanık olma ikilemi yaratmak ve videonun gerçeklik duygusunu arttırmaktı. Bizim bu video ile yapmak istediğimiz aynı anda hem sanatçı, hem oyuncu, hem de çift olarak kurgu ve gerceklik arasında iç içe geçmiş tuhaf bir durum yaratmaktı.

Pınar Sözer: Genel olarak bakıldığında, ürettiğiniz eserlerde sizi çevrenizde toplumsal anlamda rahatsız eden faktörlerin etkileri görünüyor. Bunun ardındaki temel nedenin mesaj verme amacı olduğu söylenebilir mi? Bir diğer deyişle, sizce sanatın bir var oluş nedeni olmalı mıdır?

Özlem Günyol: Tabiki yaptığımız işlerde çevremizde olup biten olayların yansımaları oluyor. Bunun temeli ürettiğimiz sanatın bire bir yaşantımızdan beslenmesi. Fakat biz sanatla mesaj verme kaygısı gütmüyoruz. Sadece kendimizi en iyi bildiğimiz şekilde ifade etmeye çalışıyoruz. Bir diğer deyişle sanatın varoluş nedeni insanın kendisidir.

Pınar Sözer: Çalışmalarınızda çok çeşitli bir yelpazeye yayılan araçlar ve malzemeler kullanıyorsunuz; fakat kullandığınız temalar toplumsal ve sosyopolitik temalar etrafında kümeleniyor. Buradan yola çıkarak sizin için fikir ve anlamın, teknikten ve kullanılan araçtan daha önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Özlem Günyol: Fikir doğru malzemeyle buluştuğu sürece kendini ifade edebilir ve bir değer oluşturabilir. Bu açıdan, bizim için fikir de onu biçimleyen malzeme de aynı derecede önemli.

Pınar Sözer: Kendinize yöneldiğinizde, eserlerinizde belirli bir değişim hissediyor musunuz? Eğer hissediyorsanız sizce bu değişim nasıl bir yönde gerçekleşiyor ve bunu tetikleyen etkenler neler olabilir?

Özlem Günyol: Tabi mutlaka üretimimizde değişimler oluyor. Olmaması korkutucu olurdu. Bu değişim hem günlük yaşantının değişmesiyle hem de birikimlerin artmasıyla paralel olarak ilerliyor.

Pınar Sözer: Yeni projelerinizden bahsedebilir misiniz? Araştırmalarıma göre, 2011 İstanbul Bienalinde yer almayacaksınız. Peki, önümüzdeki yıl içerisinde Türkiye’de veya yurtdışında planladığınız sergileriniz var mı?

Özlem Günyol: 2011 İstanbul Bienali’nin kavramsal çerçevesi bildiğimiz kadarıyla daha açıklanmadı. Yıl boyunca 8-9 tane sergimiz olacak. Bunlardan 3’ü kişisel sergi. Bazıları ödül ve grup sergileri. Bunların dışında, ekim ayından itibaren 3 ay boyunca Dublin’de Temple Bar Gallery and Studios’ta çalışmalarımızı sürdüreceğiz.




Linkler:
http://www.gunyol-kunt.com/