Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Selçuk Artut (İzmir, 1976)



Sadık Caner Başkurt, Boğaziçi Üniversitesi, canerbaskurt@hotmail.com

Selçuk Artut, Istanbul'da yaşıyor. Lisans derecesini Koç Üniversitesi Matematik Bölümü'nden, yüksek lisansını Londra Middlesex Üniversitesi Sesnel Sanatlar Bölümü'nden aldı. Şu anda tam zamanlı olarak Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel iletişim Tasarımı Programı'nda Ses ve Etkileşim Sanat ve Tasarımı üzerine dersler vermektedir. Yanısıra Replikas (www.replikas.com) ile profesyonel müzik hayatına devam ediyor.

Sadık Caner Başkurt: Merhaba, öncelikle kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Selçuk Artut: 1976 doğumluyum. Lise sona kadar hep İzmir’de büyüdüm. İzmir Fen Lisesi mezunuyum. Sonra üniversite okumak için İstanbul’a geldim. Sene 1994’tü. Koç Üniversitesi Matematik bölümünü kazandım. Bir sene hazırlık okudum. Bu sırada müzikle uğraştım. Sonra dört senede matematik bölümü bitti. Bitirdikten sonra da Bilgi Üniversitesi Matematik ve Bilgisiyar Bilimi bölümünde asistanlığa başladım. Matematik ve Bilgisiyar Bilimi bölümleri o zamanlar beraberdi. Şimdi ayrıldı. Orda 2 sene boyunca asistanlık yaptıktım. İkinci senenin sonuna doğru Sabancı Üniversitesi’nden bir teklif geldi. Teklifte görsel iletişim tasarım programının, ses ve görüntü üzerine bir dersi olduğu söylendi ve bu dersi vermem istendi. Daha sonra kabul ederek part- time başladım. Part-time süreç olumlu geliştikten sonra tam zamanlı bir görev teklif ettiler. Ben de kabul ettim ve asistanlığı bırakarak Sabancı Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldum. Kariyer biraz erken geldi. Sonrasında 1 yıl izin aldım ve master için İngiltere’ye gittim. Orada 1 yıl içerisinde “Sesten Sanatlar” masterını bitirdim. Sene 2005’ti. 2008’den beri de İsviçre’de European Graduate School’da felsefe doktorası üzerinde çalışıyorum. Şu anda tez aşamasındayım. Akademik kariyerim bu yönde gidiyor. Bunun yanı sıra Sabancı Üniversitesi’ndeki görevimden bahsetmek gerekirse, orda ses ve etkileşim, sanat ve tasarım alanlarında daha çok yüksek lisansla alakalı dersler veriyorum. Aynı zamanda yüksek lisans bölümünün koordinatörüyüm. Üniversite üçüncü sınıftan bu yana da müzikle olan ilişkim daha profosyonelceydi. Bu da benim 1998’den bugüne Replikas’la beraber çalıyor olmamı ortaya çıkardı. Onlarla birlikte beş albüm yaptık. Birçok da film müziği yaptık.

Sadık Caner Başkurt: Koç Üniversitesi Matematik bölümünü bitirip daha sonra Middlesex Üniversitesi’nde İşitsel sanatlar bölümünde yüksek lisans yapmışsınız. Matematikten sonra sanata yönelmenizi sağlayan etken neydi?

Selçuk Artut: İzmir Fen Lisesi’ndeyken müzik üzerine hiçbir şey yoktu. Ne bir müzik odası ne de müzikle ciddi anlamda uğraşan insanlar vardı; ama ben çocukluktan bu yana iyi bir dinleyiciydim. Kasetten kasede aktarmalar yaparak best of kasetler hazırlayan, walkman kültürüyle büyümüş bir çocuktum. Bir yandan da bilgisayara olan merakım oldukça yoğundu. Tüm bunlarla beraber benim zihnim fen ve mühendisliklere daha yatkındı. Lisedeyken, üniversite sınavına hazırlanırken bile okulun bir orkestrası kurulsun diye çok uğraştım. Bir müzik grubu kurduk. Üniversitede müzik kulübündeydim. Bas gitara üniversite’de başladım. Müzik sürekli peşimden geldi, asla bırakmadım. Üniversiteden mezun olmaya yakın hayatınızla ilgili kariyer kararları vermeniz gerekir. Benim düşünceme göre üniversitede ne okuduğunuz önemli değil. Üniversite bir olgunlaşma süreci ve dört yıl içerisinde kendinizi tanımalısınız. Sonrasında bir yüksek lisans insanı çok daha ciddi bir noktaya getiriyor. Ben matematiği yapabiliyordum, bilgisayarla da aram iyiydi. Bu yüzden matematik okudum. Başka bir şey okumam benim için daha zor olurdu. Matematik bölümünü bitirdiğimde tez hocam doktora için yurtdışını düşünür müyüm diye sorduğunda oldukça net bir şekilde “hayır”cevabını vererek müzisyen olmaya karar verdiğimi söyledim. Replikas diye bir grubum var ve onlarla albüm yapmak üzereyiz dedim. Sonrasında her ne kadar asistanlık da yapmış olsam kariyerimde bir matematikçi olarak davranmadım. Üniversiteden mezun olduktan sonra profesyonel bir müzisyen olarak hayatıma devam etmeye başladım.

Sadık Caner Başkurt: New media art ve new media artist için tanımlarınız nelerdir? Ne zamandır new media art ile ilgileniyorsunuz ve bununla ilgili tam olarak hangi işi yapıyorsunuz?

Selçuk Artut: Aslında “new media” ile ilgili tanımları başlarda oldukça seviyordum. Bir çok yere de new media ile uğraşıyorum ben diye yazmışımdır. Daha sonraları bu tanımlardan sıkıldım ve yanlış olduğunu düşünmeye başladım. Yeni olan her zaman iyi değildir. Bu tanımlar, her zaman yeni buluşlar peşinden koşan bir trend ya da bir marka gibi gelmeye başladı. Bugünden yüz yıl sonra sanat tarihçilerinin de “new media” gibi bir dönemden bahsedeceklerini sanmıyorum. Sanatta bir akımın, klasizm, romantizm gibi çağı etkileyen şeylerle paralellik göstermesi gerekir. New media’nın günümüze olan etkisi ise biraz dolaylı. A/B sergisini yaparken de kendime bunun bir yeni medya sergisi olmadığını söyledim ve bunu bu şekilde anons ettim. Bilgi çağı etkileşimli sanat eserleri diye nitelendirdim. Bence new media terimi şuanda kavramı karşılamıyor. Bence, “şu anda çevremizde gördüğümüz dijital sanatlar diye de adlandırılan, bilgisayar içerikli üretimler üzerinden ortaya çıkarılan bilgi çağı etkileşimli sanat” bunun için uygun bir tanım olabilir. Ben kendimi sanatçı olarak tanımlarken de bilgi çağı döneminden etkilendiğimi söyleyebilirim.

Sadık Caner Başkurt: Replikas grubunun bas gitaristi olduğunuzu duymuştum. Aynı zamanda da Sabancı üniversitesi’ nde Görsel Sanatlar ve İletişim Tasarımı programında tam zamanlı olarak öğretim üyeliği yaptığınızı biliyorum. Sizce en çok hangi tanıma uyuyorsunuz, müzisyen mi, akademisyen mi yoksa yeni medya sanatçısı mı?

Selçuk Artut: Kendime yeni medya sanatçısı asla demiyorum. Belki bilgi çağı sanatçısı olabilir. Biz dünyadaki insanlar hayatımızı kolaylaştırmak istiyoruz. Mesela kaşığa kaşık ismini verdikten sonra bu ortak bir dil oluyor. Kendini tanımlama konusunda ise bunu tek bir kelimeyle yapmak çok zor. İnsan çok fazla parçalardan oluşuyor. Bence ben, evet müzisyenim ama salt müzisyen değilim. Üniversiteden aldığın diploma artık seni tanımlamıyor. Ben matematikçi olarak büyüdüm, profesyonel olarak müzikle uğraşıyorum, üniversitede bu alanda dersler veriyorum, bunun yanısıra sanatla da uğraşıyorum. Bilgi çağı etkileşimli sanat yapıyorum. Aynı zamanda tasarımla da uğraşıyorum. Bugün bir insan kamu yönetiminden mezun olup web tasarımcısı olabilir. Parayı nerden kazanıyorsan mesleğin de odur gibi bir tanıma yönelecek olursan da aslında her yerden kazanabiliyorsun. Şu anda felsefe doktorası yapıyorum o zaman belki de felsefeciyim. Belki de düşünür denilebilir. Aslında düşünür birçok şeyi daha iyi karşılıyor.

Sadık Caner Başkurt: Sizinle İstanbul’ da Mart ayında olan A/B serginiz hakkında da konuşmak istiyorum. Bunula ilgili internette izlediğim video’da (linkini de websitenizden buldum) ilgimi çeken birçok şey vardı.Yankılanan seslerden en çok dikkatimi çeken “kör olamıyorum sarhoş olmak istiyorum” sözüydü. Televizyon ekranının önünde küçük bir masa ve boş bir koltuk vardı görüntüde o sırada. Bu söz araştırdıklarımdan öğrendiğim kadarıyla konsepti, uygulaması ve müziği size ait olan, al sana metin ver bana görüntü adlı çalışmadan alıntıydı. Bu sözün hikayesi nedir ?

Selçuk Artut: Ben garajistanbul’da birçok proje yapıyorum. Yer yer ses tasarımcısı oluyorum, yer yer sahne tasarımcısı oluyorum yer yer de video işleriyle uğraşıyorum. Geçen yıl orada zaman ve görüntü üzerine bir festival yapıyorlardı ve bana dediler ki katılımın yüksek olabileceği bir şeyler yapabilir miyiz? Ben de uzun süredir görüntü ve ses arasındaki ilişkileri sorgulamaktaydım. İnsanlar birbirlerine artık görsel olarak bir şeyler anlatıyorlar. Okuma kültürü zaten körelmişti. Artık yazma kültürünün de köreldiğini gözlemlemek mümkün. Buna biraz eleştirel biraz da araştırmacı bir yaklaşımla “Al sana metin ver bana görüntü” aklıma geldi. O projede Murat Uyurkulak diye bir yazarla beraber çalıştık. Murat Uyurkulak bana 27 cümleden oluşan, başı ve sonu olan bir hikaye yazdı. Senin bahsettiğin de onun ilk cümlesi olabilir. Biz daha sonra alsanametinverbanagoruntu.com adlı internet sitesinden o hikayenin 27 gün boyunca bir cümlesini verdik. Mesela- 13 Mayıs’tı galiba- Kör olasım var,kör bakasım güneşe cümlesi, ikinci gün ikinci cümlesi verildi ve bu 27 gün boyunca böyle devam etti. İnsanlara da dedik ki bu cümle size görsel olarak ne ifade ediyor ise bize internet üzerinden imaj yollayın. İnsanlar da kimileri kör olmak üzerine, kimileri google’dan sadece bir kelime yazıp kimileri de cümleyi gerçekten teorik olarak algılayıp ona göre fotoğraf çekip bize imajlar yolladılar. Yaklaşık 500’n üzerinde insan katıldı ve 2000 civarında imaj topladık. Daha sonra biz bunları bir hikayenin lineer bütünlüğü gibi yanyana dizerek bir film üretmeye çalıştık. Editlenip montajlandıktan sonra 8 dakikalık bir film olan Al sana metin ver bana görüntü ortaya çıktı. Biz bunu Mehmet Ali Alabora ile beraber yaptık. O seslendirdi ben müziklerini yaptım. Bu aslında kollektif bir üretim projesi. Aslında 500 kişi o filmi yaptı. Zaten film bittiği zaman oynayanlar listesinde 500 insanın ismi geçiyor. Bu şekilde kelime üzerine insanların görsel anlayışları gibi toplu bir bilinci de algılamak mümkün.

Sadık Caner Başkurt: Yine bu videodan dilsiz adlı kısımla, kaçık radyo’nun gösterildiği kısımlar dikkatimi çekti. Dilsiz adlı kısımda insan yüzleri vardı ve çeşitli dillerde insan sesleri yankılanıyordu. Kimin tam olarak ne anlattığı belli değildi. Aynı şekilde kaçık radyonun da ne çaldığı belli değildi üzerinde de Milano, Bükreş ve Selanik gibi şehir adları yazılıydı. Bu iki kısmı ve vermeye çalıştıkları mesajları karşılaştırırsanız neler söylersiniz?

Selçuk Artut: Sergide olduğun zaman bile işleri anlamak o kadar kolay olmuyor. O yüzden ben şurda bunu yaptım, şöyleydi böyleydi diye insalnlara metin hazırladım. İçeri girdiklerinde okuya okuya geziyorlardı. O bile biraz olsun insanlara anlatabiliyor. İletişim denilen şey içerisinde çok büyük girdaplar var. Kelimeler yetmiyor, anlatım yetmiyor. Yanlış anlaşmalar var vb. O yüzden o işlerin de dökümentasyonu o işi çok fazla yansıtmıyor. O video sadece bir kapı. O kapı içerisinden senin gibi aslında ne olduğunu merak eden insanlara ben biraz daha anlatmayı seviyorum. Aslında sadece yalın tavırsız fotoğraflar yani orda gördüğün. Mesela dilsiz etkileşimli bir proje. Orda bir tane web kamerası var tam ekranın üzerinde. Ve o web kamerası senin nerede olduğunu takip ediyor. Ekranın altıya bölüyor. Bulunduğun bloğa göre karşındaki yüz değişiyor. Ve sana anlattığı hikaye değişiyor. Bunu İsviçre’de yapmıştım. Hikayeler de şunun üzerine kurulu: 6-7 tane insan. Onlara bir metin verdim. Bu metin Türkçe bir metindi. Ve bu metni herkesin çok iyi bildiğini söyledim. Dedim ki yüzde 99 biliyorsunuz ama size bu metnin ne olduğunu söylemeyeceğim ve bu metni bana Türkçe okumanızı istiyorum dedim. Onlar da bana garip bir Türkçe’yle okumaya başladılar. Sadece latin harflerini bildikleri için, hiç bilmedikleri bir dilde ezbere okumaya çalıştılar. Bu arada metinde geçen hikaye de kurbağa prens hikayesiydi. Yani herkesin az çok bildiği bir hikaye. Okumayı bitirdikten sonra onlara ne anladınız diye sordum. Bir şey anlamaları doğal olarak beklenemez. Fakat onlara dedim ki şöyle bir oyun oynayalım: Okuduktan sonra tamamını anlamış gibi davranarak bana bir hikaye anlatın çünkü orada bir hikaye var. Onlar da bana kafalarından çok garip hikayeler anlattılar. Bu da şunu sorguluyor: Bir şey anlamamaktan bir şey anlaşılabilir mi? Çünkü yaratım sürecinde bazen öyle şeyler oluyor. İnsan kendini bir kaos içerisinde buluyor. Yani bir karmaşa seni etkileyebiliyor. O insanlar da karmaşadan etkilenip bana birer hikaye anlattılar. Ben onları karşıma alıp direk bana bir hikaye anlat dediğim zaman belki kitlenip kalacaklardı. Ama bir rahatlamaya sokuyorsun onları. Kafasını boşaltıyorsun ve sonra bir role sokuyorsun ve ondan sonra onlardan bir hikaye yakalıyorsun. Dilsiz projesindeki görüntüde de bu insanların anlattıkları hikayeler var ve bulunulan yere göre anlatıcı değişiyor. Kulaklıktan dinlerken de bir taraftan bozuk Türkçe’yle okumaya çalışmaları eş zamanlı olarak da kendi anlattıkları hikayeler duyuluyor. Böylece bir hikayeden hiçbir şey anlamayan 6 kişinin 6 değişik hikayesini duyabiliyorsun. Anlattıkları hikayeler de gerçekten çok ilginçti. Masal olduğunu söylemiş olduğum için genellikle bu doğrultuda masalımsı şeylerdi. Dilsiz böyle bir proje. Kaçık radyo ise, bundan 10 sene önce benim Replikas’la beraber yaptığım bir projenin sunumu aslında. Proje de şu: Açık radyo var biliyorsundur. Açık radyonun bir radyo programı vardı. Orhan Cem Çetin ve Ceyda Karamürsel’in sunduğu bir programdı. Bizi davet ettiler ve dediler ki sizden bir performans istiyoruz radyo’da. Ama bu performans bir radyo sanatı olacak. Radyo sanatı olacak derken stüdyo’da olmayacak bu radyo sanatı. Dinleyicilerin tarafında radyo sanatı olacak. Bunun yanısıra okumamızı istedikleri bir sürü içerik de verdiler, sanat üzerine manifestolar. Kısacası ağır bir içerik. Biz de ne yapabiliriz ne olabilir diye kafamız karıştı. Sonra benim aklıma bir fikir geldi. Bizimkilere bahsettim. Hemen okey dediler ve yapmaya başladık. Proje şu oldu: açık radyoya giderken yanımızda iki tane radyo alıcısı götürdük ve yanısıra da 7-8 tane skeç hazırladık. Devam eden bir yayın vardı. Bizim konuk olarak geleceğimizi söylemişlerdi. Ne yapacağımızı ve ne zaman yapacağımızı söylemediler. Bir konukla ağır bir tartışma devam ederken o sırada biz kurulduk. Diğer radyolardan başka radyo istasyonlarını arıyorduk. Mesela show radyoyu bulduk. Açık radyoda yayın devam ederken açık radyoyu kapattık bulduğumuz show radyo yayınını vermeye başladık. Aslında bir radyo kırma ağıydı. İlk yapan kaymağını yer hikayelerini çok sevmiyorum ama böyle bir şey daha önce yapılıp yapılmadığını ben duymadım. Açık radyo dinleyicileri bir anda show radyo dinlemeye başladılar. Yanısıra, stüdyodaki diğer grup elemanları da organize hazırlıklarını yapıyorlar. Mesela şiir dinletisi yapıyorlar. Dalga geçercesine içerde şiir dinletisi yapıyorlar. Ben bir anda show radyo yayınını kapatarak onları veriyordum. O sırada da diğer radyodan trt fm’i buluyorum mesela. Daha sonra trt fm’i veriyorum. Bizimkiler yine hazırlanıyorlar ekonomi haberleri konuşmaya başlıyorlar. Bu şekilde devam etti ve bir kaos radyosuna dönüştü. Açık radyo dinleyicilerinden açık radyoyu kaybettik, abuk sabuk şeyler çalıyor şeklinde telefonlar gelmeye başladı. İnteraktif bir şeye dönüşmüştü. İnsanlardan durmadan sorular geliyordu. Biz hiçbir zaman gerçeği söylemedik. 45 dakika sonra yayından çekildik gittik ve kimseye de ne yaptığımızı söylemedik. 45 dakika boyunca açık radyonun frekansından nerdeyse bütün sesler çıktı. Bu da onların bir her sese açığız söylemlerine çok iyi uyuyordu. Açık radyo durumu çok beğendi ve bir ay sonra tekrar yayınladılar diye duydum. 10 yıl boyunca bu durumdan hiç kimseye bahsetmedik. 10 yıl sonra ben sergimde bu durumun ortaya çıkmasını istiyordum. O videoda gördüğün radyonun içini açıp devreleriyle oynamıştım. Hoparlöründen gelen ses de o gün açık radyoda yaptığımız program. 1 saatlik o günkü radyo programını dinliyorsun. Aslında o günkü radyo programının bir presentasyonu kaçık radyo. Şehirler kısmının ise bunula çok bir alakası yok. Onlar radyonun kendinde yazılıydı.

Sadık Caner Başkurt: 2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde olan Biomusic performance-sonic performance adlı performansınızdan biraz bahseder misiniz?

Selçuk Artut: Benim Koray Tahiroğlu adlı bir arkadaşım var doktorasını Helsinki’de media lab’de bitirdi. Sesle ve ses sanatlarıyla uğraşan birisi. O Boğaziçi Üniversitesi’nde bir konferansa gelmişti. Sanırım biyomedikal cihazlarla uğraşan bir ekibin computer-science bölümü vardı konferansta. Biyomedikal cihazlarla müzik yapabilir miyiz gibi bir konuşma geçti. Böyle bir konferans sonunda da bir dizi performanslar düzenlemişler. Koray da çalar mısın diye beni davet etti konferansa. Daha doğrusu performansa katkın olur mu diye. Yaptığımız şeyler çeşitli sensörlerden data alarak - mesela galvanic sensörler vardı ter oranını ölçen – yalan söylüyor musun söylemiyor musun, biraz bunu algılamaya yönelikti. Bunun gibi bir takım sensörlerle bir müzik performansı ürettik. Ordaki müzik performansı da yanlış hatırlamıyorsam Taşoda’daydı.

Sadık Caner Başkurt: Bugüne kadar hiç kimsenin farketmediği ama sizin “ben bu işi çok iyi yapıyorum” dediğiniz bir şey var mı?

Selçuk Artut: Yanlış anlaşılmasın ama bu konuda bir şey söylemek çok iddialı olur. İyi yaptığım şeyler var bunlardan bir tanesi dijital medya. Dijital medya üzerine etkileşim alanında bir uzmanlığım var. Bu uzmanlık programlamacılık anlamında. Mesela bir sergide 18 tane televizyonun ayrı ayrı videolarının birbirleriyle senkronize olması gerekiyordu. Bunun üzerine bir program yazmıştım mesela. Yazılımla uğraşıyorum. Var olmayan bir programı yaratabiliyorum.

Sadık Caner Başkurt: Son olarak Sabancı Üniversitesi’nde verdiğiniz derslerin içeriğinden biraz bahseder misiniz?

Selçuk Artut: İlk başladığımda ses ve görüntü üzerine bir ders veriyordum. O ders hala devam ediyor. Seçmeli bir ders olduğu için değişik değişik programlardan öğrenciler dersi alabiliyior. Temel ses nedirden başlayıp ses ve görüntü senkronize etmeye 6-7 haftalık teknik ve teorik bir süreçten sonra uygulamalarıyla beraber motive edici öğrenciler için eğlenceli bir ders. Bunun yanısıra sound projects diye bir ders veriyorum. Ses alanında master dersi. O zor bir ders. Orda çünkü artık ben ses nediri öğrenmiş, motive olmuş, istekli belli bir seviyeyi geçmiş zaten yüksek lisansa ulaşmış öğrencilere hitap ediyorum. Mikrofon kullanımı, mikrofon çeşitleri, çevre kayıtları nasıl yapılır gibi şeyler anlatıyorum. Bir de görsel alanla alakalı olarak “Interaction design” dersi veriyorum. Bu dersin etkileşimi daha çok ekranla alakalı. Database, server , sunucu taraflı yazılım gibi konular geçiyor. Bir de “physical computing” dersi veriyorum. Bu derste, fiziksel alan etkileşimi yani mikroişlemci, sensör ve benzeri şeyler kullanarak kişiler fiziksel birer arayüz yapabilirler. Sanatsal bir performans yapabilirler. Motor kontrol sağlayan cihazlar yapabilirler. Tasarımsal aletler yapabilirler. Müzik aletleri yapabilirler.




Linkler:
http://www.selcukartut.com/