Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

Tunç Ali Çam (1980)



Andi Nahmias, B.U., nahmias@boun.edu.tr

 

Tunç Ali Çam: “Her düşüncenin bir Tanrısı; bir de köpeği vardır…”

Tunç Ali Çam, çağdaş sanatın dahi isimlerinden biri. Henüz on altı yaşındayken Genç Etkinlik 2’de on gün boyunca, günde sekiz saat mukavva bir kutunun içinde durdu. Daha sonra Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneğinin Birinci Performans Günleri kapsamında, kendisini AKM’nin dış cephesinden sarkıtmayı planladıysa da, projesi Kültür Bakanlığı tarafından reddedildi . Bunların arkasından gelen Fuck A Work of Art (Bir Sanat Yapıtını Becermek) adlı işi 2000 yılında Flash Art dergisinin arka iç kapağına basıldı . Son üç yıldır üzerinde çalıştığı, halen yapım aşamasında olan Tunç Ali Çam Müzesi ile de, izleyiciyi sanatçının bilinçaltında bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor. Performans sanatıyla başlayıp, plastik sanatıyla devam eden ve en son sanal aleme de el atan Tunç Ali Çam ile yaptıkları ve yapacakları üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

 

Andi Nahmias: Henüz 16 yaşındayken gerçekleştirdiğin ilk işi anlatabilir misin?

Tunç Ali Çam: Yersizyurtsuzlaşma, kurşun kalemler, karton kutu ve ses. Üç metreye beş metre bir mekanın duvarlarına kurşun kalemlerle “Kapitalizm ve Şizofreni” (Deleuze-Guattari) ve “Diyaloglar”dan (Deleuze-Parnet) metinler yazdım ve mekanın ortasına yerleştirdiğim mukavvadan yapılmış bir kutunun içinde, serginin açık olduğu süre boyunca, günde sekiz saat geçirdim. Tüyap Tepebaşı’nda gerçekleşen “Genç Etkinlik” sergilerinden ikincisiydi. Konsepti “yersizyurtsuzlaşma” olan sergiye, çoğunluğu akademi öğrencilerinden oluşan yaklaşık iki yüz elli genç sanatçı katılmıştı.

Andi Nahmias: Sen kutunun içindeyken, izleyicilerle olan ilişkin nasıldı?

Tunç Ali Çam: “Kapitalizm ve Şizofreni” ve “Diyaloglar”dan, el feneri yardımıyla, yüksek sesle metinler okuyordum. Okumalar yerini izleyicilerle diyaloglara ve tartışmalara bıraktı. Kutunun tam üstündeki bir karışlık havalandırma deliği dışında hiçbir açıklık yoktu. Pet şişeden su içip, boşalttığım şişeye işiyordum. Kutunun çevresinde dakikalarca yürüyenler, koşanlar, yazı yazanlar, duvardaki metinleri bağıra çağıra okuyanlar, kutuyu tekmeleyenler hatta içine böcek atanlar oldu. Ben de izleyiciden gelen tepkilerin şiddetlenmesiyle kutuya vurmaya, konuşmak yerine haykırmaya başladım. Kutuya vurduğum zamanlarda, içeride kurulu bir mekanizma olduğunu düşünüyorlardı, çoğu zaman yarım metre yakınlarında oluşan sesten korkup yere düşüyorlardı. Bazen de kutudan dışarı çıkıp, mekana izleyici gibi geliyor ve izleyicilerle içerdeki “sanatçı” hakkında konuşuyordum. Son gün hiç ses çıkarmadım, içerde olmadığımı düşünüp gidiyorlardı.İş, bir süreçti. Herkes bu sürecin bir anına denk geldi ve denk geldiği anı işin kendisi olarak benimsedi...Belki karanlıktaydım ama bu işte tek bir izleyici vardı o da bendim.

Andi Nahmias: Ardından 1. Performans Günleri’nde gerçekleştirmek istediğin proje ve Maçka Sanat Galerisindeki sergin geliyor...

Tunç Ali Çam: Genç Etkinliğin hemen ardından DAGS (Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneği) kuruldu. İstiklal Caddesindeki Rumeli Han’ın en üst katında toplanıyorduk. Ali Can, Nadi, Elif, Vahit, Genco, Hakan, Didem, Arcan, Özge, İnsel,Gaye...Farklı disiplinlerden gelen genç sanatçıların katılımıyla, bulunduğu durumu sorgulayan, yerleşik olmayı umursamayan bir anlayışla “Performans Günleri” projesi doğdu. Aralık 96’da AKM’de 1., Eylül 97’de tarihi Darphane binalarında 2. Performans günleri gerçekleşti. 1.Performans günlerindeki projem, çatıdan AKM’nin ön cephesine doğru boşlukta asılı olmaktı. Kültür Bakanlığı projeyi reddetti... Maçka Sanat Galerisi, 20. yılını genç sanatçı sergilerine ayırmıştı. Her ay iki genç sanatçı sergi açıyordu. Benim sergim, Zeren Göktan ile birlikte oldu. Yaptığım performanslara, “Mekansal Otoportre” adını veriyordum. Galeride girişin solundaki nişin içinde duruyordum. Nişi buzlu camla kapayıp, tam karşısına da elimdeki kamereya bağlı bir monitör yerleştirdim. Serginin ilk iki haftasını performansa ayırdım, diğer iki haftasında da “Dünyayı Kurtaran Adam” filmini galeriyi kaplayan seramik karoların üzerine projekte ettim.

Andi Nahmias: “Performans Sanatçılığı”ndan “Plastik Sanat Sanatçılığı”na geçişini de Fuck a Work of Art (Bir sanat yapıtını becermek) ile yaptığını söyleyebiliriz. Bu işin oluşum sürecinden bahsedebilir misin?

Tunç Ali Çam: Bir gün önümde duran boş bir kâğıdın üzerine “Dear art lover / this is not a vagina / this is just a chance to / fuck a work of art / but first / you have to pay for it ” (“ Sevgili sanatsever / bu bir vajina değildir / bu sadece bir sanat yapıtını/ becermek için elinize geçen bir fırsattır/ ama önce / ücretini ödemelisiniz. ”) yazdım, imzalayıp, tarih attım. Kabaca vajinayı ve tualin büyüklüğünü de çizmiştim. Yazıp çizdiğim kağıda bakıp güldüğümü, şiirsel ve espirili bulduğumu hatırlıyorum. Sonra da bu kâğıdı bir köşeye atıp, aylarca bir daha dönüp bakmadım. Bazı işler, düşünülür, taşınılır, toplanır, çıkarılır ortaya çıkar, “Fuck a Work of Art” kendiliğinden, hesapsız kitapsız kâğıda döküldü. Kapı çaldı, çıka geldi, ben de buyur ettim. Tanrı misafiri kontenjanından (gülüyor).

Andi Nahmias: süreci nasıl oldu ve ne tür tepkiler aldın?

Tunç Ali Çam: Aylar sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde düzenlenecek bir sergi için benden iş istendiğinde, serginin küratörüne bu işi önerdim, kendisiyle dalga geçtiğim hissine kapılıp sinirlendi ve bu işi unutup başka bir iş önermemi istedi. Ben de ne bu işi unuttum, ne de başka bir iş önerdim. Vasıf’tan (Kortun) , Flash Art dergisiyle bağlantıya geçmesini rica ettim ve ilk elli sayfaya basılmak üzere işi yolladım. İş, 2000 yılı yaz sayısında arka iç kapağa basıldı. Ardından da Vasıf’ın Asmalımescit’teki mekânı İstanbul Güncel Sanat Projesinin (ICAP) mutfağında konumlanmış olan İstanbul Yeni Sanat Müzesin’de sergiledim. Müze, mekanın mutfağında, göz hizasına yerleştirilmiş, beyaza boyalı sunta bir kutuydu. Kafanı uzatıp içeri bakabileceğin büyüklükte bir de kapısı vardı. Kapının karşısına bir monitör yerleştirip, monitörde işi iki yanında bodyguard önünde de koruma camı ve kırmızı kordonla gösteren bir video sergiledim. İşin kendisi, ilk kez geçen sene Türk Çağdaş Sanatı müzayedesi öncesinde Londra’da Sotheby’s salonunda sergilendi.

Andi Nahmias: Genç yaşlarda çağdaş sanat adına attığın tüm bu büyük adımlardan sonra da tekrar orijinal ve değişik bir fikirle geliyorsun : Sanal Müze. Tunç Ali Çam Müzesi’nin fikri nasıl oluştu?

Tunç Ali Çam: Tunç Ali Çam Müzesi, 1999 yılında kafamda dönüp durmaya başlayan bir fikirdi. İçinde dolaştığım ama hayata geçirmediğim bir mekân olarak büyümeye başladı. 2004’ün sonuydu, bir ay kadar Bakırköy’de (Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi) kaldım. Çıkarken, doktorlar, “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduklarında cevabım çoktan hazırdı: “Müze”. İnternet bağlantısıyla ulaştığımız, içinde dolaşabildiğimiz üç boyutlu sanal bir mekan.

Andi Nahmias: Hastanede geçirdiğin zamanın, müze fikrine bir katkısı oldu mu?

Tunç Ali Çam: Hastanede geçirdiğim zaman don kişotluğumla daha açık daha seçik yüzleştiğim bir dönemdi. Buradan çıktığımda kafamda dönüp duran kavram “oyun alanı”ydı. Bir manik-depresif olarak oradaydım ve bana benzer insanları daha yakından tanıdım. Benzer durumların farklı sosyal ortamlarda, ne kadar farklı ifade biçimlerine büründüğünü gördüm. Libidonun farklı yüzleriyle, farklı maskeleriyle tanıştım. Öfkenin, şiddetin, suçun ve yaratıcılığın, birbirine sandığımızdan daha da yakın olduğunu, orada anladım. Giyinip kuşandığımız rollerin farkına vardım. Kafamdaki fikirleri, lise arkadaşım Kaan’a (Kaner) açtım. Kaan, lise günlerinden beri programlamayla uğraşıyordu, müzenin yazılımını yapmak istediğini söyledi ve evlilik hayatımız böylece başladı (gülüyor). Ben müzenin konsept ve tasarımıyla, o da yazılımıyla uğraşarak, gecesi gündüzü birbirine karışmış üç yıl geçirdik. Bu sürenin bir yılı, rahmetli sanatçı dostum Hüseyin Alptekin’in atölyesi “Loft”ta, iki yıla yakın zamanı da Vasıf Kortun’un yönetimindeki Garanti Platform Güncel Sanat Merkezi’nde geçti. İnşaat çalışmalarımız halen sürüyor.

Andi Nahmias: Bize müzenin içeriğinden bahsedebilir misin?

Tunç Ali Çam: Müze mekanı; büyük bir labirent, sanatçının bilincinde ve biliçaltında çıktığımız bir yolculuk. İzleyici bu yolculukta sanatçıyı oynuyor, müze’nin “müz” üyle (ilham perisi) tanışıyor ve onu kurtarmak için kayıp nesnelerin peşinden gidiyor... Müzenin hikâyesini, aynı zamanda göğsümde dövmesi de olan, logosuyla özetleyebiliriz. Her müzenin bir “müz”ü, her düşüncenin de bir tanrısı ve bir de köpeği vardır. (Vücudundaki God - Dog, yani “Tanrı”nın tersten “Köpek” diye okunduğu dövmeyi gösteriyor.) Müze projesinin bir başka hedefi de oluşturulacak yazılım altyapısıyla, internet üzerinden izlenebilen sergilere ev sahipliği yapmak.

Andi Nahmias: Sanattaki erken başarılarını, kendine dönüşünü ve son olarak ortaya çıkardığın Müze fikrini çağdaş sanatın bir başka ismi, Jeff Koons’tan bir alıntıyla açıklayabilir miyiz? “Bulunduğun anın dışında kalan bir ideal için çabalama, bu anı kucakla ve yoluna devam et.”

Tunç Ali Çam: Bu bana “carpe diem”i hatırlattı. “Günün meyvesini topla”. Olmamışları değil, dalından düşüp çürümeye başlayanları da değil. Ben, bazı meyvelerin olmamışlarını, bazılarının da çok olmuşunu severim. Hatta bazen ağzını kapatıp bekletmek de mümkün. Turşusunu kurmak, reçelini, sirkesini, şarabını yapmak (gülüyor). İnsan etrafındaki doğa kadar, kendi doğasına da kulak verebilmeli. Kendini kucaklamadan bu anı da kucaklayamazsın.




Linkler:
http://blook.bampfa.berkeley.edu/mt/mt-search.cgi?IncludeBlogs=1&tag=Tunc-Ali-Cam&limit=20