Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010
Volkan Aslan ( Ankara, 1982)



Alican Hoşser, alicanhosser@gmail.com
Alican Hoşser: Ankara’da dünyaya geldiniz, neredeyse onlarca farklı yer ve sonunda İstanbul. Bu sizde bir çeşit hiçbir yere ait olamama duygusunu uyandırdı mı, popüler deyişle yersiz yurtsuzluğun hayatınızdaki yerinden bahseder misiniz?

Volkan Aslan: Ait olamama değil de tutarsızlık diyorum ben ona ya da insanlar öyle diyor. Yaptığım bir şeyi çok fazla tekrarlıyorum. Bir dönem resim yaptım, bir dönem desen çizdim ve daha sonra da heykel yaptım. Fotoğraf, video ile de uğraştım. Dışarıdan bakan birisi için tutarsızlık gibi. Biz de özgünlük ya da özgün olma durumu aynı şeyi üretmekle eş anlamlı olduğu için, ben de o özgünlük durumu yok. Belki temel sebebi bu olabilir. Ankara’dan bahsederken, Ankara’yı çok severdim ama bir süre sonra hiç sevmemeye başladım. Yaşadığım köyü çok severdim ama gider misin deseler şimdi gitmem. Kötü bir yerdi onun gibi şeyler, bu da üretimin kendisini doğrudan etkiliyor. Son kullanma tarihi ve üretim tarihi var, ondan sonra bitiyor. Bittikten sonra başka bir şey denemek istiyorum. Bu şekilde söyleyebiliriz. Neler yaptığıma dönüp baktığımda üretim süreci çok farklı ilerliyor.

Alican Hoşser: Peki, sanata olan ilginiz kaç yaşında, nerede başladı?
Volkan Aslan: Üniversitede başladı, çok geç başladı. Akademik bir eğitim aldım biraz da oradan dolayı başladı. Sanatın ya da ürettiğin şeyin bir şey olması gerekmiyor. Bauhaus eğitimi aldım, o bir amacı olan eğitim. Boyayı, sanatı öğreneceksin daha sonra soyut resim öğreneceksin. Daha sonra anladım aslında. Öyle de olabilirsin ama hiç desen çizmeden de yapabilirsin, boyaya elini hiç sürmeden de yapabilirsin. O kısmını üniversitede anladım. Ondan önce hep korktum çünkü hep ekstra bilgim olması gerektiğini düşündüm. Güzel Sanatlar Fakültesi diye bir şey olduğunu oraya kayıt yaptırdığımda öğrendim. Kafamda tipik bir ilkokul, ortaokul, lise, üniversite eğitimi vardı, sanatla ilgili bir akademik birim olduğundan haberdar bile değildim.

Alican Hoşser: Bu durum tesadüfî biçimde mi oldu, yoksa aileniz sizi yönlendirdi mi?
Volkan Aslan: Çocukken çizerdim, resim yarışmalarına katılırdım çocuk dergilerinde. Onlarda da çok başarılı bir geçmişim yok, bir kere mansiyon aldım. Çok da motive etmedi. Daha sonra işin zorluğunu anladım. Üniversite sınavlarında parlak bir öğrenci değildim, bu anlamda benim için kaçış gibi bir şeydi Güzel Sanatlar Fakültesine girmek. Çok yüksek bir puan alman gerekmiyor, bir barajı var özel yetenek sınavları var. Denedim tabii, açıkçası cahil cesareti. İlk denememde kazanamadım hiçbir yeri. Sonra ikinci denememde sistemi öğrenmeye başladım aslında. Bunun da ciddi bir sektör olduğunu yani. Bir dönem kurslara gittim desen kurslarına, onlarda da çok sıkılırdım o yüzden sürekli değiştirirdim kursları. Mersinde başlamamın sebebi de tesadüfî, biriyle karşılaştım yolda o söyledi, ben de gidip kayıt yaptırdım o yılda girdim. Mersinde olduğunu bile bilmiyordum.
Alican Hoşser: Bu durumdan sonra ben bu işi yapacağım kararını ne zaman aldınız? Ya da bir çeşit kırılma anı yaşandı mı?

Volkan Aslan: Kırılma anı aslında ikinci sınıfta oldu. Birinci sınıfta çok vasattım. Kazandığıma bile inanmıyordum ki desen hocalarımın da benden umudu yoktu. Ödevleri ve dersleri yetiştiremeyen çizemeyen bir öğrenci olarak dolaştım. Christo ile başladı kırılma. Alman Parlamento Binasının paketleme çalışması var ilk onla başladı. Daha sonra o da ilginç, Mersin’de bir gökdelen vardı, bizim de proje ödevi vardı. Onun için de orayı paketlemeye ilişkin bir öneri sunmuştum hocaya, bir proje sundum. Ama hiçbir şeyden haberim yoktu. O projeyi sunduktan sonra bana Christo’yu incelemem söylendi. Ben o ana kadar en iyi benim, en radikalim, en zekiyim diye düşünüyordum. Sonra Christo’yu görünce, adam yapmış yıllar önce onu fark ettim. Sonra anladım ki başka kişiler de var. Derken yavaş yavaş çağdaş sanata, güncel sanata doğru bir kırılma oldu. Artık yüzeyden daha güncele, daha politik olana ya da düşünsel problemler benim için önem kazanmaya başladı. Ondan sonra bu işi yapabileceğime inanmaya başladım. Dediğim gibi çok geç başladım. Daha 2000’ler, 8-9 yıl önce Ondan sonra da hani uzun süre su içmezsin bir anda susarsın ya da bir süre otobüste ya da yolda sigara içemezsin, inince de üç tane sigara içersin. O da ben de öyle bir etki yarattı.

Alican Hoşser: Hayatınızdaki boşluğu ya da gidip gelmeyi Christo doldurdu diyebilir miyiz?
Volkan Aslan: Aslında hayır, doldurmadı ama böyle bir şeyin var olduğunu bana o gösterdi. Paketleme işini yapana kadar, bunu bir tek ben yaptım ve bunun da çok avangart bir şey olduğunu düşünüyordum. Sonra Christo ile başladı ve Duchamps’a kadar geldi. Biraz da hayal kırıklığı yarattı. Akla gelen her şeyin yapılmış olduğunu düşünmeye başladım. Adamlar yüzeyden başlamışlar. Pisuarın galeriye gelmesiyle büyük bir kırılma yaşanıyor. Onları anlamaya başlıyorsun. Bu süreçte de artık yapılacak her şey yapılmış, biz yeni bir şey yapamayacağız fikri, ben ne söylersem söyleyeyim bir şeyin tekrarını özetini yapacağım duygusu oluştu.

Alican Hoşser: Bu hala sürüyor mu?
Volkan Aslan: Sürüyor ama bu düşünce değişti tabi biraz da. Avangart diye bir şey yok bu çağda, öncü diye bir şey yok. Çünkü modern kırılmadan sonra bir sürü şey açığa çıkıyor ve bir dönem, çok yanlış bir tarihte dünyaya geldim ve daha erken gelmeliydim, onlardan biri ben olmalıydım gibi bir takıntım vardı. Sonra form değiştirdi, düşünüyorum bir şey yapmam gerekiyor ne de olsa her şey yapılmış diye oturamıyor da insan. Bundan sonra şekil değiştiriyor. O anlatım biçimlerinden kendi dertlerime, kişisel şeylere geldi ve öyle başladım.

Alican Hoşser: Resim’e kadar başka bir sanat dalı ile uğraştınız mı?
Volkan Aslan: Müzik yaptım bir dönem, tiyatro yaptım. Resmin bireysel olması çok cazip geldi. Bencilce bir söylem ama tiyatroyu grup çalışmasından dolayı yapamadım. Teknik kısmında olmama rağmen grupla hareket ediyorsun. Ve bir yönetmen var. Benden daha yetkili birinin olması fikri bana cazip gelmedi. İşi en başından en sonuna kadar taşımak benim için daha keyifli. Grupla anlaşamıyordum tiyatroyu bıraktım. İnsan sayısı arttıkça iş zorlaşıyordu. Müzik biraz da hobi olarak gelişti.

Alican Hoşser: Bu durumda bir eserin üretim süreci tek başına mı götürülmeli, Wagner’in Gesamtwerk kavramına yakın olarak. Yoksa sadece karakterinize uyuşmamasıyla mı ilgili?

Volkan Aslan: Örneğin resim yaparken hep tek başınasın. Sana bir şey söyleyen yok, direktif veren yok yönlendiren yok, kendinle baş başasın. Resim eğitimi almamım nedenlerinden biri de o. Çok bireysel bir şey olduğu için. Bunları sen organize ediyorsun, yine yönetmen gibi düşün ama işçi de sensin uygulayıcı da sensin hademe de sensin. Böylesini daha yakın buldum.

Alican Hoşser: İlk sergilerinizde henüz 20 yaşındasınız (2002-2003), bundan biraz bahseder misiniz?

Volkan Aslan: O yıl Christo yılıydı, kırılmanın olduğu yıl. Bir sergi yapmaya karar verdik. Mersinde benim o boyutsuzluğumdan, avantgardlığımdan bir anda hadi Mersin’de bir çağdaş sanat galerisi yapalım dedik. İlk olacaktı çünkü o dönem takmıştım ilklere. Bunu tabii her insan ister. Yeni olsun, kitleleri hareketlendirsin, dürtsün. O işlerin görsellerini kullanmıyorum; yani duruyor ama kitaplarda, kataloglarda kullanmıyorum. Gerçekten dönüp baktığımda başarısız işler, acemice yapılmış, heyecanla yapılmış gerçi onun da keyfi var. “Kendinize Bir Köpek Seçin” diye bir sergi yaptık, beş arkadaş okulun kulübünü kullandık. Sanatın kendisi de bir anlamda prodüksiyon meselesi. Sonuçta sergi yapmamız gerekiyordu ve bina çok büyüktü. Yine acayip böyle kocaman bir koridoru yeniden organize etmek gibi bir fikrim vardı. Onun içinde acayip bir para gerekiyordu. Onda da anladım ki sanat bir kâğıt bir kalem değil. Öyle başladı o macerada.

Sonrasında da çok uzun yıllar kalmıyor geride…

10 senede maksimum işte. Ama hızlı, yani ilk zamanlarda yedi farklı yerde, yedi öğretmenle okudum 5 senede. Liseyi dört okulda bitirdim. Üniversiteye kadar hiçbir yerde sabit ve kalıcı değildim. Hiç ortaokul arkadaşım olmadı. Ama üniversiteden sonra hayatımda bir şeye karar vermiştim ya da bir şey yolunda gitmeye başlamıştı. İki sene sonrasını görebiliyordum. O bile etkilemişti. Biraz da o yüzden hızlı bir giriş yaptım. Bir dönem hemen hemen her gün bir şey yapmaya çalışıyordum. İyi ya da kötü, birebir bakılırsa %90ı başarısızdır belki de. Bunu kendim de değerlendiriyorum. Genel kriterler diye bir şey varsa, evet onlarda da başarısızdı.

Alican Hoşser: Genç bir sanatçı sayılırsınız, bunun ne gibi avantajları dezavantajları var?

Volkan Aslan: Hiç düşünmedim aslında. Ama genç sanatçı diye çağrılmaktan da bıktım bir süre sonra. O çok acayip bir şey. Bir kere oturdu mu devam ediyor o kimlik. Ama yaşlı sanatçı diye çağrılsın da istemiyorum yanlış anlaşılmasın. Yani bir şey denmesin ama rahatsızlığım da yok genç olmaktan.

Alican Hoşser: Bu konu üzerinde biraz daha durmak gerekirse, gerçekten herhangi bir artı eksisi yok mu yahut fark ettiğiniz bir şey oldu mu genç sanatçı olmakla ilgili?

Volkan Aslan: Yani dezavantajı daha tecrübesizsin. Bir kuşak sanatçılara bakarsan, yani işte Haliller Şenerler de aynı süreçten geliyor. Hemen hemen aynı coğrafyadan, ama aramızda beş yıl var ama o beş yıl bile çok şeyi değiştiriyor. Onların tecrübesiyle benim tecrübem arasında müthiş bir fark var. Tek sorunum kendi dengemi bulamıyorum. Yaşlı sanatçılar demeyelim ama bir önceki kuşakla da ya da iki önceki kuşakla da iletişim halindeyim ya da bir alt kuşakla. Ama kendi kuşağımda ne var bilmiyorum yani, bir sorun yok herhalde yaşla ilgili.

Alican Hoşser: En beğendiniz serginiz hangisi peki bu kadar başarısızlıktan sonra onu sorayım.

Volkan Aslan: En beğendiğim diye bir şey söyleyemem… Ama herhalde fotoğraf vardı kendimi yere bantladığım onu severim, mesela o da 2002 yılında o yıllarda yaptığım bir çalışma. Evet, bir aile var TV izliyorlar, biri de onlardan ilgisiz yerde bantlı. O ilk yaptığım çalışma o sergi için, 2002 de yaptığım çalışmalardan.
Alican Hoşser: Bu daha çok ailenin öğütücü yanıyla mı ilgili yoksa sahiplenmekle mi?
Volkan Aslan: Kalıcı olma meselesiyle ilgili. Çok yoruldum birçok şeyin değişmesinden. Çok erken yaşta oldu mu hiçbirini kolay kavrayamazsın. Daha bilincim oturmadan çok fazla çevrem değişti. Bu durum biraz beni yordu.

Alican Hoşser: Genelde insanlar uçmak ister ama bu sefer de tam tersi yere bantlanmak, ne diyorsun?

Volkan Aslan: Çok fazla uçtum belki o yüzden. Çok fazla zıpladım daha doğrusu. O yüzden bir yerde kalmak oradan geliyor. Mesela o değişiklikte, o tutarsızlığı belirtiyor. Şimdi mesela onun avantajını çok fazla değişmesi çevrenin ve hayatın, babamı kaybettikten sonra değişti mesela, onun öncesinde değişti. Lisede çok değişti. Bunlar çok yormuştu ve böyle bir şey yapmaya karar verdim. Ama şimdi dönüp bakınca bundan beslendiğimi anlıyorum. O dönem hakikaten kötüydü, zordu benim için. bunun avantaja döneceğini hiç tahmin etmemiştim. Şimdi yeni onların birikimini kullanıyorum ben.

Alican Hoşser: Sergilere gelince, duvar kaplama, Concern serisi.
Volkan Aslan: Concern serisi aslında bütün bir seri, 3-4 yıl yaptığım bir çalışmaydı. Bütün o keçeler buluntudur, yani yaptığım, ürettiğim şeyler değil. Hepsini ikinci el dükkânından satın aldım. Yaklaşık 490 adet, hazır kesilmiş boyanmış keçe üzerine baskı bunlar. Bunlar eskiden Katolik kiliselerinde yer alan boyama kitaplarından. Çocuklara bir yandan dini, doğayı, insanları, İsa’yı, şehirleri öğretmek, renkleri öğretmek için kullanılan şeyler. Hem oyun oynuyorlar, hem boyuyorlar.

Alican Hoşser: Bu seride ilkel insan bir yanda, İsa bir yanda ,öğretmen de aynı kaplamada. Farklı medeniyetler, farklı çağlar ama hepsi bir arada bulunuyor?
Volkan Aslan: 400 küsur adet keçeden… Ben üretirken sergileyeceğim mekâna, şehre, yapısına göre yeniden bir düzenleme yapıyordum. Hazır parçaları yan yana getiriyordum bazen de hiç gelmeyecek şeyleri yan yana getiriyordum. Yani ben bu işi Milano’da da yaptım, İtalya’da 30 tane farklı keçe kullandım. Farklı bir uygulama yaptım. Fransa’da yaptığım işle İstanbul’da yaptığım iş birbirinden farklı. Yaptığım çalışmalar şehre ve mekâna göre değişiyor. 490’ını birden kullanmadım, en fazla 50’sini 60’nı kullanmışımdır.

Alican Hoşser: En fazla kullanılan figür İsa figürü, dikkatimi en çok o çekti. Bu doğrudan doğruya şehirle mi ilgili yoksa kişisel olarak anlamı daha mı farklı?
Volkan Aslan: Sonuçta kiliseden gelen bir şey olduğu için bu baskılar, bolca bu figürlerden vardı ;ben onu çağdaş figürlerle bir araya getirdim. Öğretmen vardı mesela. İsa’yı aslında İsa olarak kullanmadım. Yani biraz da Azizler İsalar, Ortadoğu’daki insanlar ve hayvanlar hepsinin birer birey olarak var olmasına dikkat ettim. Orada ki İsa’yı İsa yapan bir şey yok. İsa olduğu nettir, belirgindir. Aslında hedefimdi o ,ama orada kutsal biri olarak değil, o kompozisyonda kutsal bir şey yok. İsmi de “Endişe”. Kendi endişelerimden yola çıkarak hazırladığım şeyler. Önce hikâyeyi kuruyorum çok fazla paylaşmıyorum seyirciyle ,ona göre ufak pasajlar yazıyorum, ondan sonra da figürleri kullanıyorum.

Alican Hoşser: Bir tanesi beyazdı kopuk olan beyazlar var onların anlamı ne.
Volkan Aslan: Onlar tuval üzerineydi aslında. O seride kitap resimlemeleri gibi olsun. Masal kitabı ya da hikâye kitabından koparılmış gibi olsun diye 20 resimlik bir şey yaptım. Biraz böyle masal kitaplarında olan resimlere benzesin istedim. Onları bu sebeple öyle kurguladım.

Alican Hoşser: Elinizde sonsuz bir güç olsaydı nereyi kaplamak isterdiniz?
Volkan Aslan: Valla hiç öyle bir şeyim olmadı. Ama öyle olsaydı ne yapardım ki. Sonsuz gücüm olsaydı başka şeyler yapardım herhalde bir şey kaplamazdım da değiştirirdim …

Ama sadece kaplamak için? Daha doğrusu kaplamak için ayrılmış sonsuz maddi güç.
Yapmak istediğim projeksiyonlar var aslında kamusal alanda. Büyücek heykeller falan. Daha önce yani skeç halinde olan şeyler var. Bir arabanın üzerine meteor taşı düşsün isterdim. Kader diye bir işti o. Açık otoparkta bir arabanın üzerine direk meteor düşsün, öyle bir heykel yapmak istedim. Prodüksiyonla ilgili ama yeni bir araba almam lazım, meteor taşı yapmam lazım ve o arabayı parçalamam lazım. Öyle bir gücüm olsaydı bir otoparkta arabayı parçalardım.

Alican Hoşser:Container çalışması?
Volkan Aslan: Markus’un yaptığı bir projeydi. Taşınabilir sanat ya da sanatın şehirde gezmesi üzerine kurguladığı bir galeriydi. O dönemde Sakıp SabancıMüzesi gibi özel müzeler açılmaya başladı. Önceden de vardı ama daha sonra aktif olmaya başladılar. Picasso, Rembrant, Leonardo Da Vinci eserleri İstanbul’da sergilendi.. Ben de o dönem İstanbul’a taşınmayı planlıyordum. O dönemde sanat eserini galerilerde sanat eseri yapan nedir? Ve ayrıca mekân ya da galeri mekânları ile ilgili sorular ile uğraşıyordum.Galerideki yangın tüpü mesela, bu kadar çağdaş sanattan ve hazır objelerden bahsediyoruz, oradaki yangın tüpü de sanat eseri olabilir mi? Daha sonra Volkan Aslan İstanbul’da diye bir sergi yapmaya karar verdik. İşin ironisi tabii bu, Picasso’dan ve diğer sanatçılardan sonra benim gelmem. Piyasa için çok bir şey ifade etmiyor ama aynı kampanyadan ve sonunda olması gereken şeyleri yan yana getirdiğimizde Container oluştu. Picasso sergisinde yapılan her ne varsa aynı şeyleri ben kendi resmim için uyguladım. Örneğin içeriye 5 kişiden fazla alınmamıştı. Orada 5’cmlik bir resim sergiledim. Çevresinde iki tane kurşungeçirmez cam var. Resmin anlattığı bir şey ifade etmiyor çünkü 5 cm. ve ayrıca 10 metreden yakına yanaşamıyorsunuz bu mesafeden dolayı da bir şey anlaşılmıyordu. Bir dönem müze, galeri mekânı, mekân içerisindeki sanat eseriyle uğraştım ve devam ediyorum.

Alican Hoşser: Çağdaş Sanatın piyasayla olan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz. Büyük bankalar yatırım yapıyor sonuçta. Türkiye’deki piyasanın dünya piyasasına adapte olması için fiyatların daha da yükselmesi gerektiğini düşünüyorum, sonuçta para ile hareket eden bir sektör gibi. Hatta beğenilme kriterlerini de piyasanın belirlediğini düşünüyorum kimi zaman. Ne düşünüyorsunuz?
Volkan Aslan: Bu durumu hiç anlayamıyorum , anlayabilseydim koleksiyoner olurdum.Dolaylı yoldan sanat piyasasında bulunuyorum ama çok da hâkim değilim. Yeni bir hareketlenmer var .Koleksiyonerler eskiden Avrupadan ya da Amerikadan performans satın alıyordu. Burada ise kâğıt işi bile almak istemiyor insanlar alıcının., mutlaka tuval olsun gibi istekleri vardı.Bu yavaş yavaş değişmeye başladı ve çağdaş sanata yatırım başladı. Müzecilik gelişmeye başladı, koleksiyonerler kendini geliştirmeye başladı. Her şeyin tuval olmadığı bir heykelin veya bir videonun da alınıp satılan yatırım amaçlı olabileceği düşünülmeye başlandı.Hangi amaçla alınıp satıldığı hakkında bir fikrim yok , söylediğim gibi tam olarak sanat piyasasının içerisinde değilim. Matbaada olduğu gibi her şey çok geç geliyor buraya.

Alican Hoşser: Kapitalizmle bağlantısı hakkında konuşursak, gelişmekte olan toplumlarda çağdaş sanatın olmaması, ağırlıklı olarak Avrupa ve Amerika’daki koşulları yansıtması?

Volkan Aslan: Kapitalizmin etkisialtında olmayan hiçbir şey yok. Bahsettiğin Piyasa kapitalizm ile ilgili ve karar mekanizması Sermaye zaten .Çağdaş sanat değerinin ne kadar olması gerektiğine sanatçıdan, sanat yöneticisinden zdaha çok sermaye karar veriyor. Onun nasıl korunması gerektiğine , değerinin ne kadar olduğuna, nerede sergileneceğine sermaye karar veriyor. Ne kadar sponsorun varsa ve prodüksiyonun ne kadar güçlü ise o kadar çemberin genişliyor ya da daralıyor.

Alican Hoşser: Küratörlerin tekel oluşturduğunu düşünüyor musunuz?
Volkan Aslan: O işin paranoyası. Ben de bir dönem küratörlerle çok uğraştım ama bire bir küratörlerle değildi. Bizdeki yapay durumla ilgiliydi. Kaba hatlarıyla küratör denen kişi birçok sıkıntıdan kurtarıyor. Mekân ayarlamaktan, bunun duyurusunu, organizasyonunu yapmaktan. Bu paylaşımın nasıl açılması gerekiyor gibi düşüncelerden daha çok yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Küratör de tüm bunları sağlıyor.



Linkler:
http://www.piartworks.com/turkish/sanatcilar_det1.php?recordID=Volkan-ASLAN