Contemporary Art @ Boğaziçi - Interview Project

Yılmaz Aysan



Yılmaz Aysan
20 Mayıs 2013, İstanbul
By Onur Musaoğlu
onur_musaoglu@hotmail.com

Yılmaz aysan 1953 yılında doğdu. Kendisi lise eğitimini Ankara Fen Lisesinde üniversite eğitimini ODTÜ'de tamamlamıştır. ODTÜ de mimarlık fakültesinde kültürel ve siyasi afiş tasarımları yaptı. Ağırlıklı olarak resim,assemblage ve enstalasyon alanlarında çalışmalar yapmaktadır. İlk ödülünü 1983 yılında "Yalnızım" isimli yapıtıyla almış ve ilk kişisel sergisini 1985 yılında Siyah Beyaz Sanat Galerisinde açmıştır. Çalışmalarını hala İstanbul'da sürdüren sanatçı bir grafik tasarımcısıdır.

Liseyi ve üniversiteyi Ankara'da okudunuz. Grafik tasarımcılığına yönelme nedenleriniz arasında sürekli gördüğünüz afişler ve ODTÜ de ki siyasi yaşam var mıdır?

Hayatımda ilk gördüğüm afişler sinema ve tiyatro afişleriydi. Çocukken, gençken, her haftasonu sinemaya giderdik, bazan tiyatroya veya konsere götürdükleri de olurdu tabi. Afişi bir iletişim yöntemi olarak kullananlar bunlar ve yanısıra pavyonlardı. Pavyon, gece kulübü vs. diye adlandırılan eğlence mekanlarının sanatçılarının mutlaka birer afişi olurdu, bu durum bir tür statü sembolüydü hatta. Lise okumaya Ankara'ya gittiğimde de pek afiş göremedim. Üniversite yıllarına geldiğimde, ODTÜ'ye girdiğimde gördüğüm yerli, yabancı afişler beni olağanüstü etkilemişti. Politik içerikli afişlerle ilk o zaman karşılaştım. Aynı dönemde, Küba'dan, Polonya'dan gelen afişleri de gördüm ve sanatsal anlamda oldukça etkilendim. Sadece tasarım olarak değil de üretim anlamında da etkilediler beni. Serigrafi yapmayı öğrendim ve uyguladım. Bir sanatçı olarak, kendi tasarladığım bir afişi yine kendimin gerçekleştiriyor olması önemliydi. Kağıt, boya, renk bileşenlerini bir araya getirmek ve ortaya birden fazla (çoğaltılmış), paylaşılabilir sanat eserleri çıkarmak beni heyecanlandırıyordu. Çoğaltılmış ve paylaşılabilir sanat fikriyle sosyalizm fikri arasında sembolik bir bağ da kuruyordum.

Devrimci Yol'un figürünü siz çizmişsiniz. Peki siz bu figürü çizerken bugünlere kadar geleceğini ve insanların aklında böylesine yer edeceğini düşünmüş müydünüz?

O amblem için yoğun bir çalışma yapmıştım. Benden istenen, o günün en yaygın ve güçlü politik hareketinin siyasal işaretini yapmamdı. Bu durum beni hem heyecanlandırıyor hem de strese sokuyordu. Ortaya mutlaka güzel birşeyler çıkarmam gerektiğini düşünüyor ve ve sürekli eskiz yapıyordum. Zaman çok yoktu. benden öncekilerin tasarımları beğenilmemişti, ve pek zaman kalmamıştı çünkü belli bir tarihi vardı ve ilk defa, 1 Mayıs 1977'de yayınlanacak olan "Devrimci Yol" dergisinin kapağında kullanılacaktı. Ankara'da ev-ofis olarak kullandığım daireye kapanmış sürekli çalışıyordum ve artık son gün gelmişti. Dosya kağıtlarına flomaster kalemler ile elle yaptığım eskizleri kesip büyük kartonlara yan yana yapıştırdım ve bana işi getiren sorumlu arkadaşa teslim ettim. Hemen hepsi aynı tema üzerine yaratılmış farklı kompozsisyonlardan oluşuyordu. Yıldız, yumruk ve güneş. Amaç bunları çarpıcı bir şekilde bir araya getirmekti. Seçilmesini beklediğim aralarından sivrilen o işareti ben de çok beğeniyordum. Kendisine özgü bir gücü vardı sanki. Ve sonunda onun seçildiği haberi bana ulaştı. Hemen, mimari çizimlerde kullanılan "Schöller" marka kağıda çini mürekkebi ile orijinal çizimi hazırladım ve teslim ettim ve heyecanla derginin çıkacağı günü beklemeye başladım. Aslında aktif ömrü 1977-80 arasında 3 kısa sene sürmüş olmasına rağmen, 35 yıldır eskimemiş olmasına ben de hem şaşıyor hem de seviniyorum.

İlk olarak "68 Afişleri" daha sonra "Afişe Çıkmak" isimli kitapları yazdınız ve bir çok afiş tasarladınız. Sizi afişlere yönelten şey neydi?

Afiş, o yıllarda en güçlü iletişim yöntemiydi. İyi bir afiş insanlar üzerinde çok etkili olurdu. Afişler saklanır ve iç mekan duvarlarına asılarak sergilenirdi. İletişim aracı olmasının yanısıra kolayca bedavaya veya çok ucuza sahip olunabilecek çoğaltılmış bir sanat formuydu da. Afiş sanatçıları çok saygı görür, yerel veya uluslararası sergiler açar veya katılırlardı. Afiş bienalleri düzenlenir ve adına müzeler kurulurdu. Beni bu kitleler üzerindeki etkileme gücü ve sanatsal olarak demokratik yapısı etkilemişti.

Bir çok farklı ve akla gelmeyecek malzemelerden sanat eserleri ortaya çıkarıyorsunuz. Bunu nasıl bu kadar iyi yapabiliyorsunuz?

Ben, şeyleri biraraya getirmeyi sevdiğimi anladım. Çalışmalarımda, sanatsal olmayan başka bir amaç doğrultusunda "design" edilmiş objeleri amaçları dışında kullanarak ve bir araya getirerek sanatsal formlar oluşturuyorum. Kullandığım objeler işlevlerinden soyunarak salt bir forma dönüşüyor. Objeler yepyeni bir kimlik ve sanatsal varoluş kazanıyor. Buluntu nesnelerin yanısıra kendi hayalgücümden yaarttığım nesneleri de aynı buluntu nesneler gibi ve onlarla bir arada kullanıyorum.

Resim, assemblage ve enstalasyon çalışmalarınızın ağırlığını oluşturuyor, ayrıca bir yazarsınız. Siz bu alanlardan hangisinde çalışırken daha mutlu oluyorsunuz?

Hiç mutlu olmuyorum. Veya çok az diyelim. O da yaratma sürecinde yaşanıp bitiyor. Bir yapıtı ortaya çıkarmak, üzerinde çalışarak onu olabilecek en mükemmel haline getirmek süreci hoş olduğu kadar sıkıntılı da bir süreç. Çünkü kendinle yarışıyorsun orada. Kendi kendine belirlediğin bir amaca doğru akıp giden bir şeyler. Bazan amacın ne? onu da bilmediğin oluyor. Yani nereye akıyor bu nehir önceden bilmek mümkün değil. Bir anlamda bir macera. Nerede başlıyor, nerede bitiyor farkedemiyorsun. Ama bir an, yaptığın şey "bir şey"e dönüşüyor ve onu seviyorsun, işte orada mutluluk var. Sanatsal, tasarımsal, yazınsal tüm çalışmalarımın ortak paydası, farklı şeylerden bambaşka bir başka şeyler ortaya çıkarabilmek, ortaya yepyeni ve daha önce varolmayan anlamlar koyabilmek.

"Rebel" isimli çalışmanız hakkında aklıma takılan bir şey var. Neden aynı çalışmayı Che Guevara ya da Deniz Gezmiş ile yapmadınız, onlar isyanın önemli yüzleri değiller miydi?

Evet doğru. onlar isyanın önemli yüzleri. Hiç kuşku yok. Her göreni hala etikileyen güçlü ifadeleri var. Ancak beni dev-genç figürünü kullanmaya iten, herkesin kendinden bir parça bulabileceği, hepimize ait olabilecek, "anonim" bir yüz olması idi. O nedenle herkes tarafından benimsenmişti.

"Boxes of Curiosites" isimli bir çalışmanız var. "Boxes of Curiosites" dediğimiz şey, Orta Çağ Avrupasında insanların yaşamlarının dönüm noktalarına gönderme yapan nesneleri biriktirdiği bir kutuymuş. Peki sizin böyle bir kutunuz olsaydı içine neler koyardınız?

Aslında hepimizin öyle bir kutusu var. Senin de. Adına "benim evim" veya "benim odam" diyoruz. Bizim için anlamı olan, yaşandığı anı hatırlatan, sevdiğimiz kişiyi betimleyen, bulunduğumuz başka mekanları, yerleri çağrıştıran, gündelik hayatta kullandığımız veya sahip olup da hayatta kullanmadığımız şeyleri barındıran "kutucuk"lar bunlar. Çekmecelerimiz, raflarımız, dolaplarımız, masalarımız "şeyler" ile dopdolu. Her biri başka hatıralar, görüntüler, kokular, sesler canlandırıyor zihnimizde. Bunların bütünlüğü, onları toplayıp bir araya getiren insanların adeta bir portresini oluşturuyor. Çoğu şey başkalarına bir şey ifade etmiyor. O insanı, sakladığı "şeyler" aracılığıyla tanıyoruz. Pek çok sanatçı bu şeyleri çeşitli formlarda sergileyerek ortaya sanatsal çalışmalar koydular. Ben de bir ara onları kutuların içinde buluşturdum.

"Afişe çıkmak" isimli kitabınızda yer almasını istediğiniz ancak bulamadığınız için kullanamadığınız afişler var, mesela Dev-Genç iddianamesinde bahsi geçen afişler. Bu afişlere ulaşmanız durumunda yeni bir kitap yazmayı ya da yeni bir sergi açmayı düşünüyor musunuz?

Bu büyük sürpriz olurdu doğrusu. Eminim gizli arşivlerde duran, henüz günyüzüne çıkmamış neler vardır. Bir gün bunlara ulaşırsam mutlaka "genişletilmiş" bir baskı yapılsın isterim. Şimdilik bana ulaşan pek bir şey olmadı ama. Sergi de açmak isterim. Afiş, dergi, kitap kapağı gibi şeylerin gerçeklerini görmek, dokunmak, koklamak, eskimişliğini hissetmek önemli diye düşünüyorum. Onların, zamanın tanıkları olan birer belge olduğunu unutmamak lazım. Gerçek olduğuna ancak aslını görünce, dokununca ikna oluyor insan.




Linkler:
http://www.yilmazaysan.com/