Boğaziçi'nde "Çağdaş Sanat" Röportaj Dizisi, 2010

ERDAĞ AKSEL (İzmir, 1953)

Ferhan Güloğlu, ferhanguloglu@gmail.com

 

Ferhan Güloğlu: Bana kendinizi anlatır mısınız?

Erdağ Aksel: Çok uzun bir hikaye de senin işine yarayacak şeyleri söyleyeyim. Güzel sanatlar okudum heykel okumadım, her ne kadar adım heykeltıraş diye çıktıysa da. 18 yaşında evden kaçtım iktisat fakültesine kaydım yapılmışken cebimde 200 dolarla Amerika’ya gittim.

Ferhan Güloğlu: Nerden esti hocam? O zaman çok yaygın da değil?

Erdağ Aksel: Değil ama 2 tane şey vardı: resim yapıyordum, 14-15 yaşımdan beri resim yapıyordum. Eskizde hep iyiydim dolaysıyla. Bu bahsettiğim seneler unutma ki ’69-70 ve ben uzun saçlıydım. Uzun saçlı insan sayısı bir elin parmaklarını biraz geçiyordu ve hakkımda aileme eşcinsel imalarında bulunulmasından tut jandarmalar ya da taksi şoförleri tarafından dövülmeye tekabül ediyordu o zaman böyle olmak. Dolayısıyla çok uyumsuz biriydim. ’74’te ilk defa Türkiye’ye geri döndüm, saçlarım arkadan örgülüydü seninki kadar uzundu. Bir döndüm ki Demirel’in favorileri baya uzamış, arkadan saçları kıvrılmış, babamın da. İlk yaptığım şey ertesi gün berbere gidip saçlarımı kısacık kestirmek oldu. Bir daha da öyle uzatmadım. Ama yani bu şeye tekabül ediyordu, sıradanlıkla bir meselem vardı. Görüntünün sıradanlığı ya da sıradışılığıyla olan meseleme epey genç yaşta başladım. 21 yaşında o bitti. Ama yaptığım işle hala sürdüğünü düşünüyorum. 1980’de Türkiye’ye geldim. 4 yıl babamın beni hayatı boyunca yetiştirmek istediği ticari hayatta çalıştım. Ticaretle uğraştım. 4 yıl sora ve tabii bir de askere gittim o dönem. 4 yıl sonra bir gün kapıdan çıkıp “Gidiyorum ben” dedim. “Nereye?” dediler, “Resim yapmaya” dedim. “Ne zaman dönersin” dediler “Dönmeyeceğim” dedim. Çıkıp resim yapmaya gittim. 9 Eylül Üniversitesi’nde arkadaşlarım vardı önce part time sonra full time ders verdim. Sonra orada da özellikle full time ders vermeye başlayınca sorunlar çıktı. Oradan da ayrıldım. İstanbul’a geldim sergi açtım. Aşağı yukarı 5-6 sene bir station wagon araba ve tek bir bavulla yaşadım. Bilkent’e gittim orada da öyle yaşadım. Bilmiyorum yani akademik hayatimi çok da ciddiye almıyorum açıkçası, güzel bir şeyler yaptığımı düşünüyorum ama hiçbir zaman akademisyen olmayı hayal de etmemiştim, hedeflememiştim de. Son kertede overlokçu aranıyor diye ilanlar var ama heykeltıraş aranıyor diye ilanlar yok. Atatürk heykeli yapmadan doçent olan tek heykeltıraşım (gülüşmeler).

Ferhan Güloğlu: Süpermiş. Amerika’dan niye döndünüz? Orada Atatürk heykeli yapmadan bayağı bir giderdi?

Erdağ Aksel: Gidiyordu; işte 3-4 şey bir araya geldi, bir tanesi askere çağırmaya başladılar, dolayısıyla pasaportumu uzatmadılar. ’79 da başladı bu baskılar. O sırada çok büyük bir heykel yapıyordum. Ailem bir telefon edip seni göremeden öleceğiz zaten demeye başladı. Askerlik şubesi gel dedi, pasaportumu uzatmadıkları için vizem bitti. “American Immigration” hadi git dedi. O sıradaki kız arkadaşım hadi evlenelim dedi.  Böyle herkes benden bir şeyler istiyordu, ben de heykelimle uğraşıyordum, çok da büyük bir heykeldi. Sonra heykeli bitirdim. 3 gün ormanda gezdim sonra telefonları açıp herkese evet dedim. Çok şikayetçi değilim ama, burası çok da besleyici bir yer. Orada olsaydım bilmiyorum ne olurdu. Çok daha iyi de olabilirdi ama bu kadar besleyici de olmayabilirdi.

Ferhan Güloğlu: Askerlik nasıl etkiledi? Sanatçı vs asker? Genco’nun öyle bir resmi var askerde üniforma çiçekler falan…

Erdağ Aksel: Ben Amerika’ya gittiğimde dönmemek üzere gittim. ’71’de Amerika’ya gittiğimde ben asker falan olmam diye düşünüyordum. O yüzden dayaklar yiyordum zaten. Jandarma da sen zaten ibnesin askere de gitmezsin deyince ben “zaten gitmeyeceğim” gibi salakça cevaplar verip dayaklar yiyordum. İki-üç neden oldu. Birincisi, Washington’da ’70’lerde çok yaşlı bir Türkle tanıştım. İşte bu adam İkinci Dünya Savaşı’ndan önce gitmiş Amerika’ya, askere gitmemiş ve vatandaşlıktan atılmış. Ben tanıştığımda 70 yaşlarındaydı ve 40 yıldır İstanbul'a gelmemişti, her gece rakı içip İstanbul diye ağlayarak yaşıyordu. O biraz kötü bir kâbus oldu hayatımda. O zamanlar askere gelmemek demek bir daha İstanbul'a gelememek demekti. Bu biraz gözümü korkuttu. İkincisi, şansım yaver gitti sadece 99 gün yaptım. Üçüncüsü, Amerika’da öyle bir hayat yaşadım ki; yani o kadar çeşitlilik içeren, fukaralık, işçilik, sendikacılık içeren; askerliğin beni korkutması, askerde olabilecek şeylerin beni korkutması en azından yaşam standardı olarak pek mümkün değildi. Her şeyle başa çıkabilecek kadar kaşarlanmıştım, çünkü çok zor şartlarda yaşamıştım. Tuvaletler temizlemecesine çalıştım Amerika’da, çünkü ben bir bursla veya ailem tarafından gönderilmedim, kendim fabrikada falan çalışarak okula gittim.

Ferhan Güloğlu: Benim de röportajlarınızda dikkatimi çeken şeylerden biri bu olmuştu. Ormanlarda gezip heykeller yaparken birden her şeyi düzen üstüne kurulmuş bir askerlik süreci başlıyor. 99 gün bile olsa sanatın tabiatına aykırı bir şey sonuçta.

Erdağ Aksel: Askerliğin o kısmını, yani beni ya da köylü çocuklarını alıp eğitim adı altında yaptıkları şaklabanlığı açıkçası çok da ciddiye alamıyorum. Askerlik falan yapmadık biz, 99 gün boyunca kedi-fare oyunu oynadık. Ben o zaman anladım ki Türkiye’deki subayların işi, en azından benim gördüğüm kadarıyla, askerlerin onların yapmasını istediği şeyden kaçmasını önlemekti. Askerlerin işi de kaçmaya çalışmaktı. Tüm 99 gün boyunca bu kedi-fare oyunu. Biz kaçıyorduk onların istediklerini yapmaktan onlar da bize zorla bir şeyler yaptırmaya çalışıyorlardı. Ortaokul düzeyinde hiç bir zekâ pırıltısı barındırmayan bir aktiviteydi. Yoksa askerlik falan yapmadım; yani asker olmadım, silah atmayı doğru dürüst öğrenmedim, ondan kaçtım. Sabah kalkıp yatmak… Hem yatılı okul geçmişim vardı, hem de Amerika’da sabah kalkıp fabrikada çalışmaya gidince o disiplini elde ediyorsun. Yani ben şeye inanmıyorum, sanatçılığın otomatik olarak çılgın bohem hayata tekabül ettiğini düşünmüyorum.

Ferhan Güloğlu: Bu söyledikleriniz hayatınızla çelişmiyor mu? Ben gidiyorum deyip çıkan asi genç portrenizle?

Erdağ Aksel: Murat Belgenin özgürlükle serbestlik arasında yaptığı bir ayrım vardır belki biliyorsundur. Biraz onun gibi bir şey. Para kazanıp ailen tarafından kabullenilip toplumda saygı gören bir insan varken kapıdan çıkıp gitmek bence özgürlüğe tekabül ediyor. Yoksa saat 11’lere kadar uyumak sabah 6’da kalkmaksa daha serbestliğe dair bir şey. Yatılı okulda öğretmenin çıkmasıyla birlikte yastık kavgası yapmak gibi bir şey, Murat Belge’nin dediği gibi. Özgürlük daha başka bir şey, ben üniversiteden de çıkıp gittim, iktisat fakültesinden de çıkıp gittim. Onlar daha başka bir şeye tekabül ediyor.

Ferhan Güloğlu: Biraz işlerinizden bahsedelim. Gerilim nesneleri, tereddüt nesneleri, güzellik nesneleri üçlemesi örneğin.

Erdağ Aksel: Ben göstermeden konuşmaktan hoşlanmıyorum. Çünkü daha kolay anlatabilirim. ’70’lerde Amerika’da okuduğum dönem sanatın çok avantgardist olduğu bir zamandı. Sanat eğitiminin de öyle olduğu. İpler, insanlar ve ağaçlarla çizilmiş desenler.
Büyük boyutlarda side-specific mekâna dair enstalâsyonlar yapıyordum. Geçici işler yapıyordum. Allah’ın unuttuğu yerlere gidip çalışıyordum.

Ferhan Güloğlu: Röportajlarınızda bunları hiç bir maddi karşılık beklemeksizin yaptığınızdan bahsediyorsunuz.

Erdağ Aksel: Tabii tabii. Şu gördüğün her şey yok oldu. Bir müddet sonra mekâna dair, fiziksel mekâna dair ne nerde falan bu beni doyurmamaya başladı. Çünkü ben sadece etrafımdaki şeylerle, ormanlarla ilgili değildim. Zaten okuyan yazan bir adamdım. O yüzden bu sefer biraz daha farklı şeyler söylemek istiyordum mekâna dair. Biraz daha konuşan işler yapmaya başladım. Yine bir mekândaydı bu ama bu gene bir enstalâsyondu ve her gün bir ünite daha ekliyordum iki hafta boyunca bir fotoroman şeklinde. Yapılacak bir şey bulamadığım gün, o zaman da sigaralarımı kahvelerimi yaptım. Böyle bir şeyler işte. Buradan yola çıkarak daha büyük şeyler de yaptım. Bu belki biraz da Amerika’yla ilgiliydi. “Amerikana”yla ilgili, hatta çok kişisel hayatımdı. Hatta şöyle düşünüyorum, çok az şey konuşurken susmaktan konuşmaya geçince insanlar fazla konuşkan olur ya, biraz fazla konuşmaya başladım, yazılar falan… Bunlar çok geveze işler o yüzden. Gerçekten motorlu bir çalışma gibi. Amerikana benim çok ilgimi çekmişti. Kamyon şoförlerinin kültürü, yol kültürü falan çok seyahat ettim. Yol üzeri kafelerdeki o boot kültürü, Amerikan bar lafı da çok Amerikandır. Sonra Türkiye’ye geldim. Türkiye’ye geldiğimde yaptıklarımı gösterince insanlar Amerika’da herhalde sen çok eğlendin falan demeye getirdiler çünkü Türkiye’ye herkes resim yapıyordu. 80’de geldiğimde çok geniş bir resim dünyası vardı. Fiziksel mekânla ilişki kurarken daha sosyal mekânla, siyasi mekânla, psikolojik mekânla ilişki kurmaya başladım. Mekânı sadece fiziksel-görsel olmaktan öte bir yer olarak düşünmeye başladığım zamanlardı. Dolayısıyla ben her türlü mekâna iş yapabilirim. Bu “side-spesific” meselesinin üzerinde çok düşündüm, hala da düşünürüm. Ama mekânı daha farklı şekilde tanımlamaya başladım; sadece bir duvar, bir orman olmaktan çıktı. O ormanın arkasında ne var, öncesinde ne var, tarihinde ne var falana gitmeye başladı; bu da beni çok esnek kıldı. Dolayısıyla her mekâna, her ortama her "side"a göre iş yapabilirim diye düşündüm. Türkiye’de resim yapıldığını görünce Türkiye’de sanat side'ında düşündüm. Mademki burada resim var, ben de bir resim dünyası görmeye başladım. İlk önce gerilim nesnelerini yaptım, mesela painting.

Ferhan Güloğlu: Buradaki öğenin kırmızı oluşu beni çok etkiledi, çalışmanın doğasını çok iyi yansıtmış.

Erdağ Aksel: Sonra resim yapmaya başladım.

Ferhan Güloğlu: Bu durumu neye bağlıyorsunuz? Amerika’dayken farklı çalışmalar yapıp da Türkiye’ye gelince ortamdan etkilenmenizi? Bu sadece bir çevre değişimi mi, yoksa bir iç değişikliğin yansıması mı?

Erdağ Aksel: Etkilenmedim. İçinde yaşadığımı mekâna, çevreye tepki verdim. Orasıyla ilgili iş yapmaya başladım. Amerika’da nasıl fiziksel mekâna göre iş yapıyorsam burada da aynısını yaptım. Sadece bir koridora göre iş yapmak yerine fiziksel mekânın ötesine geçerek “bu koridorda neler oluyor, buranın tarihi ne, bu koridorda şu anda ne önemli” sorularını sorarak iş yapmaya başladım. Bunlar yalnızca siyasi değil, işin içine sevgililerim falan da giriyordu, yani sanatın sadece siyaset üstüne de kurulu olduğunu düşünmüyorum. Resim yaptım Türkiye’de. Resim enstalâsyonları yaptım. Çünkü ilgili yerlerde okumuştum. “Dayanıklı tüketim malları” diye bir sergi yaptım. O sergi aslında side-specific bir enstalâsyondu. Resmin alınıp satıldığı bir sanat dünyasında ben ne yapabilirim dedim. Dünyada herhalde iplerle iş yapmayacaktım. Çok iyi resim yapmayı da bilmiyordum kendime öğrettim. Çamaşır makinelerinin buzdolaplarının televizyonların büyük boy resimlerini yaptım, onlara garanti belgeleri verdim, kullanım kılavuzları yazdım. Oradaki şey tabii şöyle bir şeydi, resmedilen dayanıklı tüketim mallarıydı ama resmin kendisinin de bir dayanıklı tüketim malı olduğuna dikkat çekiyordum. “Solmaz, kararmaz, alüminyumdandır” gibi kullanım kılavuzu lafları işte. Aynı zamanda başka şeylere de gönderme yapıyordu. Türkiye çok çılgın bir enflasyonda yaşıyordu. Ben daha önce geldiğimde böyle değildi. Ben 10 yılda 3 defa geldim yani ve şok yaşamıştım, her şey çok değişmişti. Çılgınca bir şeydi yani %100-%500 enflasyon... Herkes parayı elinde tutmamaya ve mala çevirmeye çalışıyordu, dayanıklı tüketim malları da çok önemli bir mal kategorisiydi ve 12 yaşındaki kıza çeyiz olarak çamaşır makinesi alıp saklatıyorlardı depoda falan... Hatta ilk yaptığım çamaşır makinesi de pembe çamaşır makinesiydi. Bizim mağazamızda çalışan bir kasiyer kız pembe merdaneli bir çamaşır makinesine aşık olmuştu ve evlenmek istiyordu. Bir insanın bir insana aşık olduğu anı görürsün ya bazen, işte o anı gördüm ve kızın o çamaşır makinesine pembe dantel bir örtü örttüğünden emindim. Pembe danteller falan yaptım; yani bir mal meselesi vardı, emtia meselesi vardı. Sergiyi İzmir’de açtım, İstanbul'a geldiğimde aaa pop art deyip beni kovaladılar. Bende onları babamın deposuna kaldırıp unuttum. 23 yıl sonra “modern ve ötesi” sergisini yapan küratör bir yerlerde bunların kaydını bulup çıkarttırdı onları. 23 yıl boyunca onlar gizli kaldılar. Ben de 3 boyutlu objeler yaptım. Gerilim nesnelerini bunlar oluşturdular. Bir de mesela metal heykel yapmayı ben Amerika’da öğrenmedim, kendi kendime Türkiye’de sanayi sitelerinde öğrendim. Burada da gene mesele şuydu; bugünün deyimiyle güncel sanat, conceptual sanat ne dersen de ama tabii benim yaptığım sanat buradan bakarsan Atatürk heykelcisi geleneğinden gelmiyordu. Hatta modye çıplak kadın falan bir kere yaptım hayatımda. O gelenekten gelmediğim için kendime başka bir hedef koydum. Geleneksel metal kullanarak bugünün sözü söylenebilir mi sorusu vardı. O dönemde geçici malzemeler kullanılıyordu. Ben o malzemeleri o zamandan 10 yıl önce kullanmıştım. Metal bronz gibi geleneksel Atatürk heykeli yapılan malzemeler kullanılarak bugünün sözü söylenebilir mi, benim için soru buydu. Hala da bu soruyu önemsiyorum. Efemeral-uçucu sanatın kendi için dünyasında bir sürü sorunun sonucu olduğunu düşünüyorum. Bu sırada 9 Eylül Üniversitesi’nde Türkiye’nin bürokrasisiyle karşılaşmıştım.

Ferhan Güloğlu: Ama hala İzmirli ustaları tercih ediyormuşsunuz.

Erdağ Aksel: Uzun zamandır gitmiyorum İzmir’e ama onlarla beraber çalışmaya alıştım.

Ferhan Güloğlu: Gerilim nesnelerine bakarken kendimi çok korkmuş, baskılanmış hissediyorum. İzlerken bile böyle bir etkisi var. Siz yaparken ne hissettiniz?

Erdağ Aksel: Ben gerilim nesneleriyle meşhur oldum.

Ferhan Güloğlu: Bir gecede mi oldu?

Erdağ Aksel: Hemen hemen. Gerilim nesneleri çok insanları etkiledi. O dönemde hiç böyle bir şey yoktu, bir tek ben kendimi tanınır buldum. Hiç beklenmedik bir şekilde bu serginin yarısı ilk gün satıldı. Ben dahil olmak üzere herkes çok şaşırdı. O da biraz bu meşhurluğa etki yaptı. Bu tabii çok aldatıcı bir şey, ben artık hocalık yapmam bununla geçinirim diye düşünmüştüm. Sonraki 4 sergimde hiç satış olmadı. Ama bunlardan sonra meşhur olmayı düşünmeye başladım işte; ne demektir, nasıldır diye. Ondan sonraki seri obeliskler ve yıldızlar, bir yıldız olma fikri ve olumsuzluk üstüne dikilen bir taştan yola çıktım. Aslında bunun kandırmacası üzerineydi. Obeliskler eğriydi mesela, kırılabilir şekildeydi. Gerilim nesnelerinde her şey dimdikken obeliskler ve yıldızlarda her şey eğridir. Hepsi olumsuzluğun, starlığın ne kadar kırılgan olduğunu ifade ediyordu. Bak burada ilgini çekecek bir şey var, siyaset bilimci olduğuna göre bunun ne anlama geldiğini bilirsin...

Ferhan Güloğlu: Ne o?

Erdağ Aksel: Aaa bilmiyor musun??

Ferhan Güloğlu: Hayır bilmiyorum! Çok utandım.

Erdağ Aksel: Emin Oktay’ın tarih dersinde Romalı hakimler balta etrafına sarılmış dallarla yürürler. Yani baltaya sarılmış dallar gücün etrafında bir araya gelmeyi simgeler. Bunun adı Latince "fasces". Demet demek. Faşizm kelimesinin kökünü oluşturur. Gücün etrafında bir araya gelmek ilgimi çekmişti, bu dalları özellikle kırık yapmıştım. Yol dediğim Amerika’da çok takıntılıydım. O yüzden bir tane yol sergisi yaptım.

Ferhan Güloğlu: Bunları Türkiye’de mi yaptınız?

Erdağ Aksel: Evet burada artık Türkiye’deyiz. Kamyon kasalarının arkasındaki resimleri çok modernist bulurdum ben. Çok kişisel şeylerde vardı. Babam bana kırk yaşımda ilk bisikleti armağan etti, hemen arkasından oldu. Tüm bunların izi var işlerimde (burada “Fatih” serisinden bir parça gösteriyor).

Ferhan Güloğlu: Bu Venedik Bienali’nden değil mi? Çok tartışma yaratmış o dönem.

Erdağ Aksel: Aaaa öyle miymiş? Bilmiyorum ben.

Ferhan Güloğlu: İnsan kendi hakkındaki tartışmayı nasıl bilmez? Ben işimi ortaya koyarım, beğenen beğenir beğenmeyen çeker gider tavrı mı var sizde?

Erdağ Aksel: Yok değil, bunların çoğu asparagas. Türkiye’de sanat yazılmadığı için kahvehane mavrası olarak gelişiyor. Bu benim çok sevdiğim bir iş değil, önemsediğim bir iş de değil açıkçası. Takvimlerle zaten uğraşıyordum, Fatih üzerinden Venedik-İstanbul ilişkisine baktım. Fatih’in uzatılmış kılıcını buldum. O dönemde çok da emin olmadığım bir iş yapıyordum; aslında ben hiç eskiz göstermem, eskiz göstermeyi de biraz iç çamaşırı göstermeye benzetirim. Sonra iç çamaşırımın fotokopilerini çekmeye başladım. O sırada da gene bir dönem California sabbatical geçirmiştim, ordaydım. Çekmeceden çıkardım çekiyorum fotokopilerini, baktım lastiğinde “Cambridge classics” yazıyor. Öyle önemli bir marka değil, nereden almışım hatırlamıyorum bile. Böyle doğu-batı meselesini düşünmeye başladım. Tabii o dönemde California'da Edward Saidin lecturelarına gitmişim orientalism okumuşum falan, doğulu bir adamın donunun lastiğinde “Cambridge classics” yazması çok garip geldi. İki tane çok batıya ait kelime sonuçta. Burada mesele dalgalanma değildi, donumu çıkarıyorum ama çükümü göstermiyorum mesela. Sonra bu “tartışma yaratan yapıt” Art Today’e falan basıldı. Çok meşhur olması, çok kıymetli olması lazım ama tam Türk usulü Yeşilköy havaalanında üzerine yağmur yağdığı için mahvoldu. Bütün o takvimler suyu yiyince şişti. Ben de onun üzerine, şişen takvimler üzerine kendim suladığım takvimleri içeren bir çalışma yaptım. Askeri serum askısıyla üzerine şu damlattım takvimlerin. Metal bir çerçeve yapmıştım, dolayısıyla suyu yiyince takvimler metalı açıyorlardı. Su ve kâğıdın gücü metalı hoş gösteriyordu. Şunu görmüşsündür.

Ferhan Güloğlu: Hayır görmedim.

Erdağ Aksel: O takvimlerden çıkan asıl iş burada iste. Bir kılıç yaptım ben buraya, büyüyen bir kılıç ve bakracın içi para doludur, paraya sapladım. Bunlar da asker bavulları.

Ferhan Güloğlu: Cihat oğlunuz mu?

Erdağ Aksel: Evet, çok açıktı o zaman. Şikâyeti de şeydi, İngilizce de konuşuyor, iki dilli, yani böle heykel kelimesini sçulpture, sıkalptür diye iki dilde karıştırıyordu. Benim babamın adı da Cihat’tı ve benim babamın da heykellerimden ciddi şikâyeti vardı. Cihat'ın şikâyeti o yüzden hem oğluma hem babama referans oluyordu. Sonra tereddütler, gerilimler gibi bir sürü farklı tereddütler, bir kısmı çok kişisel tereddütler, bir kısmı siyasi, bir kısmı kendi mesleğime dair tereddütler içeriyordu. Annenlerin evinde mesela kapının önünde anahtarını bıraktığın bir sehpa var mı aynanın önünde.

Ferhan Güloğlu: Muhakkak olur.

Erdağ Aksel: Oradan çıktı bunlar.

Ferhan Güloğlu: Çok güzelmiş. Bir de şey ilginç tabi, biz şimdi her gün gördüğümüz bir şey olduğu için, siz şimdi böyle ayriyeten gösterince şaşırıyorum her gün gördüğüm bir şey olmasına rağmen. Sanat böyle bir şey iste.

Erdağ Aksel: Biraz da sanat üzerine bir sergiydi bu. Özellikle bir de bana heykeltıraş çok fazla demeye başladıkları için heykel üzerine çok düşünmeye başladım. Belki de böyle Türkiye'de kötü muhafazakâr, ya da muhafazakâr olmayan kesimde, turşu böyle yani ve bu tripodlar da heykeltıraşlar. Böyle heykel çalışanlarlar klasik üçayak üstünde heykel çalışırlar, ben hiç yapmadım öyle bir şey, ya da işte böyle keskiyle çekiçle atarlar falan. O yüzden ben böyle geleneksel heykel sehpalarını heykele dönüştürdüm. İşte böyle keski saplarına, ayaklarına çekiç koydum.

Ferhan Güloğlu: Bunu Türkiye’deki muhafazakârlıkla nasıl ilişkilendirdiniz?

Erdağ Aksel: Çünkü Türkiye’de en tırnak içinde liberal ilerici görünenler aslında çok da muhafazakâr, buna karşılık en muhafazakâr görünen Ak parti, bu arada hiç kimse hiçbir şeyi muhafaza etmeye de çalışmıyor böyle bir absürdlük de var. Mesela tarihi eserler gibi falan, iki tarafın da hiç muhafaza etmek gibi bir derdi yok yani. Ve bir sürü başka şey. Yani bunların içinde söyle söyleyeyim mesela bu dizide, saatler, silgili kurşun kalemler, bu bal arası, şu terazisinin balıkları vardır ya, hesap makineleri ve kelebek bıçaklı bıçaklar vardı. Sanayi sitelerinde çırakların birbirlerini öldürdükleri bıçaklar vardır böyle. Burada mesela, başka şeylere girdim, bu, Afyonkarahisar'da bir kamyon durağından aldığım sarısına sarılma heykeli. Kütahyalı kamyon şoförü, koltuk arasına almış bir çift şeklinde. Tıraş şeklinde, orada biraz oyun oynadım iste. Yalan şeyi üzerine. Mesela bu şeylerden biri tıraş, tıraş biraz kılıf, kılıfı olarak mesela bak prezervatif vardır ayağında da. Bu tabanca kılıfları, telefon kılıfları… Gördüğün gibi burada biraz kendi kendime böyle oyunlar oynadım. Mesela yazıların bir sürüşünün minareye kılıf olduklarını düşünüyorum açıkçası. Düdük çalındı böyle kendi içimde bir oyun oynuyorum yani tereddütlerimle ilgili.

Ferhan Güloğlu: Bunun anlaşıldığını düşünüyor musunuz?

Erdağ Aksel: Hayır, hayır. Düşünmüyorum. Yani en azından benim düşündüğümü düşünmediklerinden eminim ama bir oyun benim için. Ben böyle çalışırsam yani ben kendi yaptığım işi bu yollardan geçip yaparsam, onun bir şekilde sezildiğini bilirim ya da kavanozların arkasında bir şeylerin olduğunun sezildiğini düşünüyorum. Bazen benim sezemediğim şeyleri de kendileri kurabiliyorlar, ama o yaptığım şeyin arkasına ben durmazsam öyküsüz bir şeylerin üzerine başkalarının da öykü kuramayacaklarını düşünüyorum. Belki tamamen kendi kendime gelin güvey oluyorum.

Ferhan Güloğlu: Kavramsal işlerin genel derdi bu değil mi?

Erdağ Aksel: Yani bu şeye benziyor; “bizim işimiz ne”, dön bak ne. Eğer güzel bir şeyler yapmaksa, o zaman insanların gözlerinde birazcık mastürbasyon yapan fahişelerden ne farkımız var diye düşünüyorum. Onun ötesinde söyleyecek sözümüz var mı, onu nasıl söyleyebiliriz, bazı taktikler… Mesela ben sanatla söylenemeyeceklerin de olduğunu düşünüyorum. Tabi sanatla yapılamayacak yok ama söylenemeyecek çok şey var. Mesela bir hikâye anlatamıyorsun. Bu daha şiire yatkın, çok sevmem şiiri ama.

Ferhan Güloğlu: Peki yazıyor musunuz Hocam, akademik yazılarınız dışında?

Erdağ Aksel: Çalışırken yazıyorum ama yayınlamak için değil, çalışırken yaptıklarımı yazıyorum tabi ki.

Ferhan Güloğlu: Söylüyor musunuz onları en nihayetinde diye sordum?

Erdağ Aksel: Hayır, bu daha çok şöyle bir şey, yaptığım işle ilgili o kadar çok soru soruyorum ki kendime, sonunda piyasaya çıktığında, gazetecilerin ya da senin sorduğun sorular daha önceden hiç sorulmamış soru olmuyor. Kendimi garantiye alıyorum yani anlayabiliyor muyum? Bunu senin için değil, kendim için yapıyorum. Ben oraya bir şeyi çıkarıp koyduğumda onun hakkındaki bütün soruları sormuş olmalıyım kendime. Bunlar da kara kalemle, cetvelle; o sıralarda düşünmeye başlamıştım daha sonra.

Ferhan Güloğlu: Cetvel çok daha travmatik bir şey ilkokulda çocuklar için.

Erdağ Aksel: Evet tabii. Ölçme, sanatı ölçme. Türkiye’nin epey bir ölçüsü, Türkiye’de benim bir tane ölçü birimim var. Türk usulü olsun, BÇ diyorum. Batını çıkarma. Bu Suzan Avcı. Sonra iste bu mastürbasyonu yapmaya karar verdim. Güzellik nesneleri yaptım. Bunlarla ilgili tek söyleyeceğim şey şu. Adları yok. Numaraları var sadece. Güzellik nesnesi 1, güzellik nesnesi 2 diye.

Ferhan Güloğlu: Güzel değil hocam bunlar.

Erdağ Aksel: Çok beğenildi. Çok sevdiler bunları aldılar deli gibi.

Ferhan Güloğlu: Şu çok güzel.

Erdağ Aksel: Benim bir arkadaşım var, beni çok uzun zamandır tanımıyormuş, yaparken geldi oturdu sergide yanıma, “Ne yapıyorsunuz efendim?” dedi. Dedim hiçbir şey yapmıyorum, sadece güzel şeyler yapıyorum. Yani yaptığınız şeylerin siyasi hiçbir değeri, sözü yok mu dedi; sadece güzel şeyler yapıyorum dedim. “Adı ne olacak serginin?” dedi. “Güzellik nesneleri” dedim. Bunlar da aynı sergide, bunlar da orospuluk.

Ferhan Güloğlu: Bu üçü arasında yanı en sevdiğim dediğiniz, giderek böyle daha mı zevk aldınız güzellik nesnelerini yaparken?

Erdağ Aksel: Hiç zevk almadım, öğretmesi de çok kolaydı. Yani güzel olmasını sağlıyordum sadece. Mesela güzel değil mi şu? Şıktılar, insanlar alıp koydular evlerine. Başka işler de yaptım. Nişantaşı karakolunun önünde yaya geçidi boyadım.

Ferhan Güloğlu: Aynı yer mi?

Erdağ Aksel: Evet, Nişantaşı Karakolunun önü, aynı yer. 3 tane yaya geçidi boyadım. Taksimde tam metronun önüne böyle bir şey koydum. Telefon edip kendi resmimi buraya koydum. Paran yoksa da ayna vardı, bak şimdi götürüp ayna koydum. Bu son sergiler, bunların çok resmi yok ama bunlar bu halleriyle sergilenmediler. Bunu biliyorsundur, bu heykel Taksimde durdu 20 sene kadar.

Ferhan Güloğlu: Süngülü heykel? Ünlü süngülü heykel bu mu?

Erdağ Aksel: Bu benim versiyonum yani. Ama şurası mesela elektrik sobası yaptım, normalinde metaldi. Geri kalan hepsi ayni. Biraz da böyle resimler yapalım. Son sergimden biraz resimlerim var yine cetvelle.

Ferhan Güloğlu: Bu hatırlama unutma.

Erdağ Aksel: Evet. Mesela bak Alice. Aynı sahnede Alice, gördüğün o küçük objeler. Hünkâr diyarı var burada. Teflon tavada o bir şeyler, askerde de vardır ya.

Ferhan Güloğlu: Ben bunu çok sevdim.

Erdağ Aksel: Bunlar motorlu bazıları dönüyor. Napolyon dönüyor. Yani gülümsüyorlar aslında daha çok. Bu, hatırlama unutma sergisinden. Yine o heykelden yola çıkarak, ama bu sefer burada kadın objeleri var. Aynen başka orospular. Bunlar böyle evde bir yerlerde duruyorlardı, hiç hemen ne olduklarına bakmadan aldım öyle, bir sıralaması, mantığı yok yani.

Ferhan Güloğlu: Şu ilk işlerinizden mi?

Erdağ Aksel: Hayır, bu metreler ve bayrak. Sabancı’da bu. Şöyle başka bir şeye bakalım. Bunun çizgisi böyleydi, 1 metrekare bir şekilde. Bu heykel çalındı. Ankara’da bir galeriden. 150 kiloydu. Böyle kocaman bir şeydi. Bu vantilatör. Dantelle kaplı. Çalışır yani.

Ferhan Güloğlu: Evinizde kullandınız mı hocam bunlardan hiç? Böyle kendiniz dekore ediyor musunuz?

Erdağ Aksel: E tabi evde duruyor. Mesela helikopter pervanesi nedense evde yemek masamın üzerinde duruyor. Sonra Ayşe kızıyor.

Ferhan Güloğlu: Bizim çelengi hiç intent olmamasına rağmen sizin başka bir çelenkle gönderdiğinizi söylüyorlar.

Erdağ Aksel: Onun haberini okudun mu? O gizliydi. Hoştu o, çok hotsu. Senin röportajının helalde kısa ve öz olması lazımdı ama ben sana burada uzun bir şekilde anlattım.

Ferhan Güloğlu: Hayır hocam, kesinlikle öyle bir sınırlamam yok ama fark etmişsinizdir herhalde, benim çok ilgili ya da hakim olduğum bir konu kesinlikle değil. Benim için de böyle bir jon şey yani.

Erdağ Aksel: Bu söyleyebileceğin en klişe laf biliyorsun.

Ferhan Güloğlu: Hayır hocam onu öyle kastetmedim. Peki.

Erdağ Aksel: Yani bunu söyle düşün, kitap yazmak gibi bir şey bu benim için. Her sanatın, parçanın bir sözü oluyor. Karma sergilere de katılıyorum ama karma sergiler sizin alandan uzak biraz. Edited kitaplara yazı vermek, kitap çıkarmak gibi bir şey bu.

Ferhan Güloğlu: Sizin başka böyle işlerini takip ettiğiniz, kaçırma dediğiniz, çok beğendiniz sanatçılar var mı? Hani Çağdaş Türk sanatçıları böyle birbirleriyle çok görüşen dostlukları da olan, etkilenen bir grup da olduğundan, bizim mesela her hafta bir sanatçı gelip kendi işlerini anlatıyor. Sizi de bekleriz.

Erdağ Aksel: Valla çok arkadaşlarım var, yani işlerini sevdiğim arkadaşlarım var. Sevmememe rağmen arkadaş olabildiğim insanlar var. İşlerini sevip kendilerini sevmediğim insanlar da var. Ben sanatın çok böyle kutsallaştırılmasından biraz rahatsızım. Biraz da Türkiye’de bunu mesela çok büyük bir problem gibi görmüştüm. Yani bu tür sanat yapmak, çok genel konuşmak gerekirse, daha düşünsel temelli; daha içten gelerek değil de, daha düşünsel temellere dayanan işler. Kaldı ki ben karşı değilim, mesela söz gelimi Mehmet Güler içinden geldiği gibi resim yapan bir sanatçı, gayet de güzel resimler yapıyor ve benim buna bir itirazım yok. İnsanlara “öyle sanat yapılmaz böyle sanat yapılır” gibi bir tavrım da yok. Ama şu da var ki, ben yaptığım her işin o işe bir talip çıkmadığında hesabını veriyordum. Bazı şeylerde verilemez ama veremediğim şunu kabul edemiyorum mesela, düşünsel temellere dayandığı imasını içinde barındıran işler yapıp onun hakkında daha sonra bunu reddetmeyi. Mehmet gibiler bunu reddedebilir mesela çünkü zaten o resmin doğası bunu gerektiriyor ama bir de daha kesinlikle düşünsel anlamda işler yapıp sonra Mehmet gibi bu tamamen içimden geldi dersen, o zaman işler karışmaya başlıyor. Bu türlü bir sanat davranışı siyasi davranıştan farklı değil. Yani böyle sanat yapıyorsan senin yaptığın sanat değildir. Benim burada mesela sınıf arkadaşlarım yapıyor. Birbirleriye dövüşüyorlar ama aynı zamanda bilmem kaç sene sınıf arkadaşı olan tipler var. Romancılar var. Kitaplarını kaçırmadığım çıktığı anda okuduğum romancılar var. Ressam, sanatçılar falan; ama tabii sanat konusunda bu kadar işin içerisinde olunca seçici oluyorsun, yani her şeyden etkilenmiyorsun. Ama başka alanlara bakıyorum. Romanlardan çok esinleniyorum. 3-5 tane biraz Amerikan ağırlıklı ama Türk de var tabi. Türkiye’ye geldiğimde Türk romanlarının peşine düşüyorum bir süre.

Ferhan Güloğlu: Bir de şeyi sormak istiyorum hocam, mesela “state formation” döneminde hani batılılaşmayla sanatı destekleme paralel gittiği için Kemalizm’e sanatçılarımızın ister istemez bir sempatisi oluyor, siz bu akımdan nasıl koptunuz?

Erdağ Aksel: İşte sanatın kutsallaştırılması bu anlatabildim mi. Ben yaptığım işi iyi yapmaya çalışıyorum ama yani iyi bir marangozla iyi bir sanatçı arasında çok bir fark olduğunu düşünmüyorum. Yaptığı işi iyi yapan herkese çok saygım var. Ama bu demek değildir ki benim yaptığım başka birinden daha saygın durmasın. Bunun altında söyle bir şey yattığını düşünüyorum. Sanat iyi bir şeydir ve desteklenmelidir ve saygı gösterilmelidir diyen cumhuriyetçi yüzeysel aydınlar var. Bu aslında tam da yüzeysel aydınlığın kendisi, sana saygı göstermek aslında çok ucuz bir şey. Sanatı bilmek ise emek isteyen bir şey. Mesela ben sanatseverlerden çok korkuyorum. Sanata evet diyenlerden de çok korkarım. Tabi ki sanata evet falan denemez. Bazı sanata evet dersin çünkü bazı sanata da hayır dersin ve çünkü dersin. Herkes sanatla ilgilenmek zorunda, sanatı bilmek zorunda değil; ama sanatı seviyorum diyen demeyeyim de, hani bunu diyenin sebebinin biraz sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Şimdi bu çok ucuz aydın olmaktır. Sanatı bilmeden sanatı sevmek, sanatı bilmeden sanata saygı göstermek, işin kötüsü sanatçılar tarafından da alışılmış bir şey. Sanatçılar da aslında bu hoşnutsuz saygı ve sevgiyi beklememelidir. Ben sanatçıyım, sanatçıya saygı duyuyorum hatta. Yani burada böyle karşılıklı bir yüzeysel aydınlarla, sorgulanmayan sanatçı ve sanat arasında bir işbirliği oluşmuş. Ben bunu kendime yakıştıramıyorum. Ben tabi ki sorgulanabilirim de, sorgularım da. Çünkü ben tanrıdan böyle bir yetenekle doğmuş meczup bir adam değilim. Ben sanatçı oldum, ekonomist olmayı seçmediğim için. Başka bir şeyi beceremeyeceğim için değil. Yani sanatın sorgulanmamasını talep etmeyi de, koşulsuz saygıyı kabul etmeyi de aşağılayıcı buluyorum. Ben saygı falan istemiyorum. Eğer saygı göstereceksen bana, neden saygı gösterdiğini de söylemek zorundasın bana. Yoksa yaşlılara saygı gösterelim gibi bir şey oluyor. Sanatın hepsiyle aynı olduğunu düşünmüyorum ben. Sanat kategorik olarak aynı olan bir şey değil. Genç siviller olarak mesela sana söyle bir örnek verebilirim, Türkiye'nin gençliği de bozdu. Türkiye gençliğe emanet edilmiş bir ortam - palavra bu. Türkiye’de gayet boktan bir gençlik var ve iyi gençler var. Gayet boktan ihtiyarlar var, iyi ihtiyarlar var. Gençler için sanat gibi kategorik olarak çekilmiş çizgilerin kolaycılık olduğunu düşünüyorum ben. Türkiye’deki taksi şoförlerinin araba kullanmasıyla çok benzeşiyor bu mesela.

Ferhan Güloğlu: Seçimlerinizin sizi en azından farklı yaptığını düşünmüyor musunuz? Aileden mi geliyor acaba yoksa? Benim aklıma gelmiyor bu hocam iste. Böyle bir fark var.

Erdağ Aksel: Çok normal yani çünkü hocalık da yaptığım için aynen bu soruyu kendime de soruyorum. Benim aklıma niye böyle manyaklıklar geliyor da bunların aklına gelmiyor! Mesela onlara bir takım problemler veriyorum, ben aynı anda kafamda 18 tane çözüm üretmiş oluyorum ama onlar bana hiç çözüm üretemiyorlar. Bunun cevabını çok iyi bilemiyorum. Çok çalıştım, nasıl yaratıcı düşünülecek diye. Bir takım teknikler var. Türkiye’deki ilk-orta eğitimin aslında eğitim yerine doktrin olması, itaat öğretilmesi gerçeği de var ama bunların hepsi gelip engellenen şeyler. En önemlisi ödleklik, korku. Şimdi kültüre tekrar bakarsan, bütün kültür korku üzerine kurulmuş. Böyle bir ortamda yaratıcı insanların çıkması kolay olmuyor. Sanat okuluna gelen çocuklar inanılmaz derecede ödlekler. Bazıları arada bir yırtıyor. Ben nasıl böyle oldum? Bilmiyorum. Bana kimse öğretmedi. Bilmiyorum. İlk başlarda deli gibi okuturdum nasıl yaratıcı yapacağım bu çocukları diye, 20 seneden sonra bir takım şeyler yapabiliyorum ama itiraf edeyim ki öğretmenin de bir sınırı var. Arada bir de zıp diye çıkan çocuklar da oluyor. Serkan'la da kan akrabalığımız yok yani.  Ayrıca yaratıcılık sadece sanata ait bir şey değil. İzmir sanayisinde çalışan adam çim biçme makinesinden helikopter yapmaya kalkmış. Anlatabiliyor muyum? O bir mucit. Adam ilkokul mezunu ama mucit. Çok çeşitli alanlarda çıkabiliyor yani.

Ferhan Güloğlu: Teşekkür ederim.